Ara

Esaretten Özgürlüğe

Esaretten Özgürlüğe

Mârifetullâhın gerçekleşmesi ma’rifetü’n-nefs ile mümkündür. Kişinin nefsini tanımadan, nefsinin haddini bilmeden, nefsini terbiye ve tezkiye kılmadan ve nefsine hâkim olmadan Allâh’ı (cc) tanıması mümkün değildir. 

Gerek rûhânî tarîkatlarda gerekse nefsânî tarîkatlarda öncelikle dervişin nefsini terbiye edip iyi bir insan olmaya çalışması esastır. İnsanın en büyük düşmanı şeytan ve onun iç dünyâmızdaki işbirlikçisi nefistir. Hattâ nefsin hîleleri şeytānın aldatmasından daha çetin olur. Zîrâ şeytan insana bir vesvese verir, o kötülüğü yaptırmayı başaramazsa başka bir hîleye başvurur. Şeytānın oyunları ve aldatma yolları çok ve çeşitlidir. Eğer bâtıl yolla saptıramazsa insana hak taraftanmış gibi gözüküp bu kez hak zannedilen birtakım usûllerle yanıltmaya çalışır. Nefsin tuzakları ise daha çetindir. Şeytan gibi başka hîleler kullanmaya yeltenmez, yaptırmak istediği kötülükler husûsunda insana ısrarcı bir tutum sergiler. Sâhibine o kötülüğü işletene kadar ısrarcı bir tutum sergiler. Şeytan da nefsi de insanın tüm hücrelerine sirâyet etmeye çalışır. Göz, kulak, dil, el ve ayaklarını hedefledikleri kötülükleri icrâ etmede kullanmaya çalışır. Şeytānın ve nefsin şerrinden sakınmak için Rabbimiz’e (cc) sığınmaktan başka çâremiz yoktur.

Âhiret yolunun başı ve esâsı nefsimize muhâlefettir. Büyüklerin ifâdesiyle nefsânî isteklerin önünü muhâlefet kılıcıyla kesmemiz gerekmektedir. Nefsin alıştığı lezzetlerden vazgeçebilmesi, Allâh’a (cc) itāat edecek bir kıvâma erebilmesi, kötü huylarını terk edebilmesi ancak kararlı ve ciddî mücâhedelere koyulmakla sağlanabilir. Kendisini nefsinin arzularına kaptıran, şeytānın vesveselerine, nefsin hîlelerine ve mâsivânın aldatmacılarına kendini kaptıran kişiler Allâh’a (cc) karşı besledikleri ünsiyet ve muhabbetlerini kaybetmeye başlarlar. 

Zunnûn-ı Mısrî’ye (ö. 245/859) göre ibâdetin anahtarı tefekkür, kabûlünün alâmeti ise nefsin arzularına muhâlefettir. Nefse muhâlefet ancak nefsânî şehvetlerin terki ile sağlanır. 

Aklı başında olan hiç kimsenin nefsinden râzı ve hoşnut olamayacağını belirten Ebu Hafs Haddâd (ö.270/883), nefsini ithâm etmeyen, her durumda ona muhâlefette bulunmayan ve nefsini onun hoşlanmadığı işleri yapmaya mecbûr etmeyen kimsenin aldanmış olduğuna dikkatimizi çekmektedir.

Cüneyd-i Bağdâdî (ö.297/909) kendi tecrübesinden bahisle diyor ki: Bir gece uykum kaçtı. Vird edindiğim namazı kılmak için kalktım. Rabbime münâcât ederken bulduğum her zamanki haz ve zevki bulamadım, hayrete düştüm. Uyumak istedim, fakat uyuyamadım. Oturayım dedim ama oturmaya da tâkat getiremedim. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ânîden bir abaya sarılarak yola atılan bir adama rastladım. Benim geldiğimi hissedince başını kaldırdı:

- Ey Cüneyd! Hayrete düşer düşmez neden yola çıkmadın? dedi. Ben:

- Efendim, böyle bir vaad yok ki, dedim.

- Hayır! Kalpleri harekete geçirene, senin kalbini bana doğru harekete geçirmesi için niyazda bulunmuştum, dedi.

- İstediğin oldu, ihtiyâcın nedir onu söyle, dedim.

- Nefsin derdi ne zaman devâsı hâline gelir? dedi.

- Nefsinin hevâ ve hevesine muhâlefet ettiğin zaman, dedim.

Bunun üzerine adam nefsine yöneldi ve ona hitâben:

- Dinle, yedi kere bu tarzda sana cevap vermiştim, fakat Cüneyd söyleyene kadar dinlemedin, şimdi dinle bâri, dedi. Sonra adam oradan savuşup gitti. Kendisini tanıyamamıştım. Ondan sonra da durumu hakkında bilgi sâhibi olamadım. 

Tasavvuf eğitiminde işin başı kişinin şehvetlerinin esîri olmaması, nefsinin arzu ve isteklerini terk etmeye çalışmasıdır. Nefsinin esîri olmaktan kaçınanların hâmîsi Hz. Allah (cc) olur. Şehvet ve tutkularını terk edenler ilâhî azaptan kendilerini korumuş olurlar. Tasavvuf ehli olduğunu söyleyip de şehvetlerinin peşinde koşturanların akılları başından gitmiş, ileriyi göremeyecek konuma gelmiş, basîret nurları sönmüştür. Tutkularının esîri olmaktan kurtulduğunu söyleyenlerin kalbi huzurla dolmuyorsa iddialarında yalancı durumdadırlar. Hazlarını terk edenler huzur ve güven atmosferine bürünürler. 

Şeytānın insanı aldatmayı başarmasının en önemli göstergesi kişinin hazlarının peşinde koşmaya başlamasıdır. Nefsin dürtülerine kendilerini kaptıranlar hem zikirlerinden hem de seyr u sülûklarından ödün vermeye başlarlar. Şehvetler, tutkular, hazlar, beyhûde lezzetler, oyun ve eğlencelerin hepsi nefsin dâvetine icâbettir. Nefsin arzularını yerine getirmeye çalışanlar, hiçbir zaman Hakk'a yakın olamazlar, Hakk’ın rızāsını elde edemezler, en sonunda hüsrâna uğrarlar. Nefsin istekleri insanın kalbinde kasvet ve zulmet meydana getirir. Bir gönül erinin çağrısı şu minvâldedir: “Nefsin seni bir gün bir şehvete çağırırsa, sakın aldanıp da yapma. Bütün gücünü harekete getirip nefsin bütün arzularına muhâlefet eyle. Zîrâ nefsin arzularına muhâlefette, senin için büyük nimetler vardır.” 

Tüm bu tesbitlerden de anlaşılmaktadır ki nefsin tüm çirkin isteklerinden, bizi kötülüğe sevk eden isteklerinden kaçınmak ve sakınmak her Müslümanın bir vecîbesidir. Nefsin böylesine kötülenen, çirkin görünen ve rezâlet olarak görülen arzularına kapılanlar kalplerini beden hapishanesinde mahpus kılmışlar, kendileri de süflî ve zulmânî unsurların içinde hapsolmuşlar ve ulvî âlemlere terakkî etmekten mahrum kalmışlardır. İnsanın ömrünü nefsine bende olacak şekilde heder etmesi târif edilemez bir felâkettir. 

Nefsin terbiyesi tasavvufta çok önemli bir meşgaledir. Nefsin terbiyesi uğrunda yapılan riyâzetler, mücâhedeler, halvetler, zikirler, hizmetler ve nâfile ibâdetler kişiyi oldum, erdim, başardım ve kemâle ulaştım gibi kuruntulara sevk etmemelidir. Yaptığı ibâdetleri gözünde büyütmek, girdiği halvetlerle işi tamâma erdirdiğini zannetmek, yapılan zikirlerle coşku seline kapıldığını düşünmek kişinin kaş yapayım derken göz çıkarmasına yol açmaktadır. Tasavvufta dervişin mütevâzı, mahviyet sâhibi, edepli ve acziyetinin farkında bir mü’min olması esastır. Tarîkat içerisinde itibar kazanmaya çalışmak, halîfe veya vekîl olma derdine düşmek, şeyhlik hayâllerine kapılmak, etrâfına kitleleri toplayıp kendi adını ön plana çıkarmak hamlığın, cehâletin ve nefse kapılışın bir işâretidir. Tasavvufta ve tarîkatlarda kişinin ıslâh-ı nefs çabasına bürünmesi ve ıslâh-ı hâl seyrine koyulması makbûldür. Yapılan her riyâzet ve gerçekleştirilen her halvetin başarılı sonuç vereceğini düşünmek de yanlıştır. İnsan hatâlı olabilmek, yanlışa düşebilmek, hedefi yakalayamamak, samîmiyetini kaybetmekle de karşı karşıya kalabilir. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın dervişi yolundan geri çevirebilmek, ilerleyişini engellemek, yükselişini durdurmak için şeytan da nefsi de boş durmayacaktır. Her an şeytan ve nefsin aldatmacasına mâruz kalması mümkündür. Kalbinin selâmetini isteyen ve Hakk'ın rızāsını gözetmek isteyen her kişinin elini ve dilini, gözünü ve kulağını bütün yersiz ve çirkin tavırlardan koruması, kâmil bir mü’min olmaya çalışması gerekmektedir.

Mânevî kirlerden arınmanın yolu nefsin tezkiyesini sağlamaktır. Kötü huyları ancak teneşirin temizleyeceğini söyleyen büyüklerimiz, nefis terbiyesinin ne kadar önemli ve ne kadar zorlu bir meşgale olduğuna özellikle vurgu yapmışlardır. Nefisle mücâdele sâdece tarîkat erbâbının işi değildir. Her Müslümanın en esaslı meşgalesi nefsini tezkiye etmesidir. Riyâ, haset, kin, kibir, öfke, cimrilik, israf, kabalık ve hırçınlık gibi kötü ahlâkla perîşân olmak yerine mütevâzı olmak, kadere rızā göstermek, kimseyi incitmemek, kimsenin malında gözü olmamak ve herkese iyilik yapmaya çalışmak gerekmektedir. 

Seyr u sülûk eğitimiyle nefsine muhâlefet etmeyi şiâr edinen dervişler, nefsini temizleyip arındırdıkça vuslat makāmına ermeye, Allâh’ın sevdiğini sevmeye, Allâh’ın sevmediklerinden kaçınmaya özen gösterirler. O nedenle sûfîler tasavvuf ilminin başını nefse muhâlefet olarak görmüşlerdir. Diğer bir yaklaşımla en üstün amelin nefsin arzularına muhâlefet ve mâsivâdan yüz çevirmek olduğuna dikkat çekmişlerdir. Kişi nefsine pâye vermekten kaçındıkça Allâh’a (c.c.) teveccüh etmiş olacaktır. 

Nefsine karşı mücâhedesi olmayanın Hakk’ı müşâhedesi nasip olmamaktadır. İlâhî hidâyet, ilâhî nusret ve ilâhî lütuf nefsimizi ıslâh etmeye yönelik çaba ve gayretimiz oranında gerçekleşecektir.

İnsanın yegâne sermâyesi ömrüdür. Ömrü beyhûde bir şekilde geçirmek gibi cehâlet olmaz. Ömrü günah yerlerde geçirmek felâket üstüne felâket getirmektedir. Tasavvuf erbâbı nefsî arzularını kontrol edebilmenin esaslarını şu şekilde belirlemişlerdir:

  1. Yemeği ancak zarûret miktârı ve iyice acıkınca yemek.
  2. Uykuyu ancak uyku galebe edince uyumak.
  3. Konuşmayı da ancak ihtiyaç duyulduğunda zarûret miktarı konuşmak. 

Nefis terbiyesinin aslı ve gāyesi, nefsi alışmış olduğu kötü âdetlerden kesmek ve kurtarmak, nefsin arzularına aykırı hareket etmektir. Tasavvuf büyükleri çok amel işlemeyi değil, gönül dünyâlarının berrak olmasını, mânevî hallerinin düzgün olmasını, içsel deneyimlerinin derinlikli konuma gelmesini önemsemektedirler. Akşama kadar aç durmak, gece sabaha kadar uyanık olmaktan çok, güzel ahlâk sâhibi olmayı, kötü huyları bırakmayı, dâimâ Hakk’ın rızāsını gözetmeyi ve hareketlerini ona göre tanzîm etmeyi oldukça fazla önemsemişlerdir. Aslında gerçek dindarlık; emânete riāyet etme, istikāmetten ayrılmama, Allâh’a itāat edip lâyıkıyla kulluk yapma çabasının adıdır.

Eylül 2026, sayfa no: 10-11-12-13

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak