Ara

Emânet Sorumluluğu: Yöneticilik

Emânet Sorumluluğu: Yöneticilik

Yüce dînimiz İslâm’a göre yöneticilik ve liderlik (velâyet) sâdece bir üstünlük veya imtiyaz vâsıtası ya da yetki kullanımı değil hem halka hem de Hakk'a karşı hesap verilmesi gereken ağır bir “emânet”, aynı zamanda hem hukûkî hem de mânevî “mesûliyet” olarak kabûl edilir. Dolayısıyla idârî görevler mutlak birer emânettir. Bir başka ifâdeyle ateşten gömlek giymektir. Hazret-i Ömer’e (ra) göre kurban olmaktır. Bundan dolayı bu görev herkese verilmez. Çünkü yöneticilik ve velâyet, “şer’î bir güç” olarak tanımlanır ve sâhibine, başkaları üzerinde rızāları olmasa dahî tasarrufta bulunma yetkisi verir. Ancak bu yetki, mutlak bir hâkimiyet değil, maslahatı gözetme prensibiyle sınırlı bir emânettir. 

Bu görev yāni emânet ehil olan kimseye verilir. “Şüphesiz Allah, size emânetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder” (Nisâ, 4/58). Bu âyet-i kerîme emânetin iki temel direğinin “ehliyet” ve “adâlet” olduğunu ortaya koymaktadır. Bu âyet, nüzul sebebi itibârıyla Kâbe’nin anahtarının Hz. Peygamber (sav) tarafından Osman b. Talha'ya iāde edilmesiyle ilgili olsa da Beyzâvî ve İbn Kesîr gibi müfessirler âyetin hükmünün genel olduğunu ve özellikle “vülâtü'l-emr” (yöneticiler) için bir tâlimat olduğunu belirtmektedirler. 

Ebüssuûd Efendi, “emânetlerin ehline verilmesi” emrinin yöneticiler için “makam ve mansıpları lâyık olanlara tevdi etmek” anlamına geldiğini; “adâletle hükmetmek” emrinin ise “hakları sâhiplerine ulaştırmak” olduğunu ifâde eder.1 Dolayısıyla yönetici, üzerine aldığı görevin sorumluluğunu ve idâre ettiği kimselerin haklarından sorumlu olduğunu müdrik olmalıdır.  Bundan dolayı herkes idâreci olamaz. Çünkü idârecinin sâhip olması gereken özellikler vardır. Bu vasıfları taşıması gerekir. O vasıfları da şöyle sıralayabiliriz: 

  • Emânet Sorumluluğu ve Ehliyet

Yöneticilikte emânet, sâdece maddî değerleri değil, “işin liyâkati”ni de kapsar. Yöneticilik, sâdece dünyevî bir idâre değil, uhrevî bir hesâbı da içeren çok boyutlu bir emânettir. Sorumluluklar yumağıdır. 

Hukûkî Sorumluluk: Yönetici, yetki alanındaki kişilerin can, mal, akıl, din ve neslini korumakla mükelleftir. Özellikle yetîmlerin ve zayıfların malları üzerindeki yöneticilik, Kur’ân’da en ağır şekilde uyarılan bir emânettir. 

Mânevî ve Uhrevî Sorumluluk: Yönetici, Allah katında ağır yükümlülük altındadır ve yaptığı her haksızlıktan sorumlu tutulacaktır. Hz. Peygamber (sav), ehil olmadığı halde yöneticilik isteyenlere bunun “kıyâmet günü rüsvaylık ve pişmanlık” olacağını haber vermiştir. Bundan dolayı idârecilik verildiği zaman: 

  1. a) İşin Ehliyet Sâhibine Verilmesi Sorumluluğu: İbn Kesîr, yöneticilerin işleri ehil olmayanlara vermesini Allâh'a, Resûlü'ne ve mü’minlere karşı bir hıyânet olarak nitelendirir. Buhārî'de geçen “Emânet zâyi edildiği vakit kıyâmeti bekle. Emânet nasıl zâyi edilir? denilince: İş ehil olmayana verildiği zaman.”2 hadîsi, tefsîrlerde bu âyetin en büyük şerhi olarak kabûl edilir. 

Yöneticinin (velî/imam) ehliyeti üç mertebede değerlendirilir:

Kâmil Ehliyet: Adâlet ve dürüstlükle tanınan, emâneti korumada güvenilir olan yöneticidir.

Nâkıs (Eksik) Ehliyet: Kötü yönetim ve tedbir noksanlığı ile bilinen yöneticidir.

Fâsid (Ehliyetsiz): Müsriflik ve malı telef etmekle bilinen, emânete hıyânet eden yöneticidir ki bu durumda velâyeti düşebilir veya kısıtlanabilir. 

  1. b) Kamu Malının Korunması Sorumluluğu: Yöneticilerin kamu malından haksız kazanç sağlaması “gulül” olarak adlandırılır. Bu konuda Âl-i İmrân sûresinde: “Bir peygambere, emânete hıyânet yaraşmaz. Kim emânete (devlet malına) hıyânet ederse, kıyâmet günü, hāinlik ettiği şeyin günâhı boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese -aslâ haksızlığa uğratılmaksızın- kazandığı tastamam verilir.”3 buyurulmaktadır. Bu âyetin tefsîrinde yöneticilerin bu konuda “müste'min” (emânet edilen) oldukları, en küçük bir haksızlığın bile “ateşten bir gömlek” olacağı vurgulanmaktadır. 

Geçmişlerimiz de kamu malını tüyü bitmedik yetîmin hakkı olarak değerlendirmiş ve onu yiyenlerin karınlarını ateşle doldurduklarına inanmışlardır.4 Bu durum sâdece idâreciler değil kamuya kasteden herkes için geçerlidir. 

  • Adâlet

Emânetin birincil meyvesi adâlettir. Müfessirler, “Adâlet mülkün (devletin) temelidir.” (el-Adlü esâsü'l-mülk) ilkesini Nisâ 58 ve Şûrâ 15. âyetlerden çıkarırlar. Adâlet ‘eşit muāmele’ demektir. Kurtubî, yöneticinin halk arasında; huzûra kabûlde, söz söylemede ve hüküm vermede eşit davranmasının vâcip olduğunu belirtmektedir. 

  • Şûrâ (İstişâre): Emânetin Ortak Akılla Yürütülmesi

Yöneticilik emâneti, tek taraflı bir tahakküm değil, bir “şûrâ” (danışma) mekanizmasıdır. “Onların işleri aralarında istişâre iledir.”5 İbn Âşûr, bu âyetin yöneticilere bir emir olduğunu ve ümmetin işlerini yürütürken ehil kimselerin fikrine başvurmanın emânetin gereği olduğunu belirtir. Hz. Peygamber'e (s.a.v.) hitâben buyurulan “İş hakkında onlarla müşâvere et.”6 âyeti, yöneticinin hatâ payını azaltması ve toplumsal rızāyı gözetmesi için bir metoddur. 

  • “Râî” (Çoban/Muhafız) Olmak

Hadîs literatüründeki yönetici-tebaa ilişkisinin temel dayanağı, meşhur «كلكم راع» (Hepiniz çobansınız) hadîsidir. Şârihler buradaki “râî” kelimesini, sürüsünü otlatan bir çobandan öte, “muhafız”, “emîn” ve “maslahatı gözeten” mânâlarına geldiğini söylemişlerdir. 

Hattâbî, “râî” kavramını şöyle açıklamaktadır: “Kelâmda (dilde) râyet (çobanlık) etmenin aslı; bir şeyi korumak ve onu en güzel şekilde gözetip yönetmektir.” Kirmânî’ye göre yönetici, halkın dîni ve dünyevî işlerini düzeltmekle mükellef bir “emîn”dir. Bu bağlamda, yöneticinin rütbesi ne olursa olsun, emri altındakilerin haklarını koruması bir lütuf değil, yarın hesâbı sorulacak bir emânettir. 

  • Şeffaflık ve Halkla Münâsebet

Yöneticinin emânet sorumluluğu, halkla arasına aşılmaz engeller koymamasını da kapsar.  Yöneticinin ihtiyaç sâhiplerine kapısını kapatması, ilâhî rahmetin kendisine kapanmasına sebep olan bir “hıyânet” olarak kabûl edilmektedir. Nitekim Ebû Dâvûd’un naklettiği bir Hadîs-i Şerîf’te Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Allah bir kimseyi Müslümanların işlerinden birinin başına getirir de o kişi insanların ihtiyaçlarına karşı perdelenirse (kapısını kapatırsa) ... Allah da onun ihtiyaçlarına karşı (rahmetini) perdeler.”7 

  • Makam Talebi ve İlâhî Yardım

Aslında dînimizin genel prensibi, görev istenmez verilir. Bundan dolayı yöneticilik makāmına hırsla tâlip olanlar ile bu göreve ehil görülerek getirilenler arasında mânevî bir ayrım yaparlar. Abdurrahman b. Semüre’ye verilen nebevî nasîhat şöyledir: “Yöneticiliği isteme! Eğer o sana talep ettiğin için verilirse, onunla (sorumluluğuyla) baş başa bırakılırsın (Allâh’ın yardımı kesilir).”8 Münâvî ve diğer şârihler, buradaki “vükilte ileyhâ” (ona vekil kılındın/bırakıldın) ifâdesini; ilâhî yardımın kesilmesi ve kişinin kendi âciz nefsiyle baş başa kalması olarak şerh ederler. 

Kendi isteğiyle değil de liyâkati sebebiyle zorla bu göreve getirilenlere ise Allah bir melek göndererek onları isâbetli kararlar alması için destekler. Bu Nebevî uyarıyı dikkate almayan, torpille herhangi bir idâreciliğe gelenlerin geldikleri yerlerde kıyâmeti kopardıklarını, düzeni bozduklarını ve hemen hemen bütün işlerinde hatâ yaptıklarını çok yakından müşâhede etmekteyiz. 

  • Halkı Aldatmaktan Kaçınmak

Yönetici, halkına karşı samîmî (nâsih) olmak zorundadır. Şerhlerde, tebaasına haksızlık yapan veya onların haklarını korumayan yönetici için “ğaş” (hāin/aldatan) nitelemesi yapılır. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmuştur: “Allâh’ın, yönetimini bir halkın üzerine verdiği hiçbir kul yoktur ki, -öldüğü gün halkını aldatmış (haklarını çiğnemiş) olarak ölürse- Allah ona cenneti haram kılmasın.”9 Ulemâmız buradaki “aldatmayı”; adâleti terk etmek, zulmetmek, halkın malını haksız yere almak, onları dînî ve dünyevî görevleri konusunda bilgilendirmemek ve ehliyetsiz kimseleri onlara musallat etmek şeklinde geniş bir perspektifle açıklarlar. 

  • Hevâ ve Hevesten Kaçınmak

Allah (cc), Hz. Dâvûd'a (as) yönelik “Ey Dâvûd! Biz seni yeryüzünde halîfe yaptık; öyleyse insanlar arasında hak ile hükmet, hevâya (nefsânî arzulara) uyma.”10 hitâbıyla, yöneticinin kendi kişisel hırslarını kamu yararının önüne koymamasını emreder. 

Sonuç olarak yönetici, Allâh'ın kulları üzerindeki “gölgesi” (zıllullâh) değildir. Yönetim ve idâre, Allâh'ın kullarına hizmet için yöneticiye tevdi ettiği bir “yük”tür.  Yöneticinin bu emâneti taşıması ancak “adâlet”, “ehliyet”, “istikāmet” ve “şûrâ” ile mümkündür. Emânete riāyet eden yönetici “muksit” (âdil) olarak cennetle müjdelenirken, onu zâyi edenler için hıyânetin cezâsı şiddetlidir. 

Yöneticilik, dünyevî bir şan değil, uhrevî bir sınavdır. Hakîkî yönetici; halkın malını kendi malı gibi koruyan, ehliyeti esas alan, halkına nasîhatle (iyilikle) muāmele eden ve makāmı nefsi için değil hakkı ikāme etmek için bir vesîle kılan kimsedir.

Yöneticilik; liyâkat sâhibi olmayı gerektiren, adâletle icrâ edilmesi zorunlu olan ve ihmâli durumunda hem dünyevî azli hem de uhrevî cezâyı gerektiren bir mukaddes emânettir. Yöneticinin en temel görevi, “maslahat-ı mürsele” (kamu yararı) ve “koruyucu gözetim” ilkelerine sâdık kalmaktır. 

Dipnotlar

1 Ebu Suud Efendi, İrşadu Akli’s-Selim, Ter. Ali Akın, Boğaziçi Yayınları, İstanbul (2006)3/1311.

2 Buhārî, İlim 2, Rikāk 35.

3 Âl-i İmrân 3/161.

4 Bkz. Nisâ 4/10.

5 Şûrâ, 42/38.

6 Âl-i İmrân, 3/159

7 Ebu Dâvud 2948.

8 Buhārî, 6722.

9 Müslim, 143.

10 Sâd, 38/26.

Mayıs 2026, sayfa no: 14-15-16-17

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak