Kur’ân’da Allah Teālâ buyurmaktadır: “(Habîbim!) De ki: “(Ben) sizden buna (size olan teblîğ vazîfeme) karşı, akrabâlıkta (âl-i beytime) muhabbetten başka bir ecir istemiyorum!” (Şûrâ, 23.)
Bütün insanlar arasında Peygamberlerden sonra en değerli ve en seçilmiş zâtlar, Allâh’ın en has kulları Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Kirâm efendilerimizdir. Onlar bâtınî zenginliğin ve sırların somutlaşmış hâlidir. Çünkü onlar Peygamber Efendimizin sözlerinin, hallerinin, fiillerinin doğrudan alıcılarıdırlar ve Onun asîl ahlâkının vârisleridirler.
İslâm dîni Hazret-i Muhammed aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm'a büyük muhabbet duyan ilk mü’minler sâyesinde tüm dünyâya yayıldı. Dîni yaşamanın itâatte kemâl değil, aşkta kemâl olduğunu bize Ehl-i Beyt ve sahabeler göstermişler. Özellikle Asr-ı Saâdet’te gönüldeki muhabbet-i Muhammedî’nin nasıl hayâta yansıdığını en müthiş şekilde gösterdiler, yāni ahlâklarına Fahr-i Kâinât Efendimiz’in sevdâsını nakşetmişlerdir.
Allah Teālâ tarafından seçilmiş kahramanlar, Asr-ı Saâdet’te Peygamber Efendimiz’in dostları hep bir ağızdan aşkla ve şevkle: “Malım, mülküm, makāmım, âilem, çocuklarım, canım sana fedâ olsun Yâ Rasûlallah!” diyerek haykırdılar.
İslâmiyet’in doğuşuna hizmet ederken omuzlarında taşıdıkları ağır yükle kimse yarışamaz. Allâh’ın insanlığa karşı tamâmen kapsayıcı Rahmet’inin bir göstergesidir onlar. Allâh’ın bahçesinde yetişen en güzel meyvelerdir. Allâh’ın semâlarındaki en parlak yıldızlardır.
Peygamber Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm Gadîr-i Hum hutbesinde buyurmuştur: “Ey insanlar, biliniz ki, yakında ebedî âleme döneceğim. Sizi doğru yolda muhâfaza edecek iki şey bırakıyorum. Bunlardan birincisi kâinâtın nûru olan Kur’ân, ikincisi de Ehl-i Beyt’imdir.” Hum tebliği Efendimiz’in târih boyu Müslümanlara verdiği en önemli mesajlardan birisidir. Bu sebeple Kur’ân ile Ehl-i Beyt-i Mustafâ’yı ayırmak mümkün değildir.
Ashâb-ı Kirâm, saf mânâ hazînesi idiler. Onların kalplerinin saflığı, hakîkate derûnî bir şehâdettir. Yeni vahyolunan Kur’ân âyetlerini Efendimiz’in fem-i saâdetlerinden duyar duymaz bütün vakit, gayret ve dikkatlerini onların en derûnî mânâlarına intibâk etmek adına öyle bir yoğunluk ve samîmiyet içinde veriyorlardı ki netîcede vahiy onların hayatlarının parçası hâline gelmişti. Kalpleri en yüksek viteste çalışmıştır. Kalplerinde îmân sembolize olmuş ve ebediyyen canlı tutulmuştur.
Fahr-i Kâinât Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm, câhiliye devrinin gaflet ve bilinçsizlik karanlıklarını en küçük zerrelerine kadar ortadan kaldırmıştır. Ehl-i Beyt ve Ashâb-ı Kiram da dünyânın rastladığı bu en tesirli temizlikte hayâtî rol oynamışlardır. Bu yüzden denilmiştir ki: Kâinatta hem temiz, hem temizleyici olan iki şey vardır; biri su, biri Ehl-i Beyt-i Mustafâ. Kur’ân-ı Kerîm’de buyurulmuştur: "Ey Nebî'nin âilesi! Allah sizden her türlü kirliliği giderip sizi tertemiz kılmak istiyor." (Ahzab, 33.) Böylece Ehl-i Beyt ve Ashâb-ı Kiram kanalıyla yeryüzüne bir dirilik getirilmiştir. Bu dirilik, bu nur bizi kıyâmet gününe kadar aydınlatmaya devâm edecektir. Bizim îmânımızı dirilttiler, tâzelediler, hayâtımıza neşe verdiler, mânevî hastalıklardan, dünyânın pisliğinden, şerrinden, kör kuyulara düşmekten kurtardılar.
Ashâb-ı Kirâm’ın varlığı sâyesinde kıyâmete kadar bütün insanlığın, İslâm’ın ilâhî farkındalığına sâhip olma imkânı bulunuyor. Ashab Efendilerimiz (sav)’de zuhûr etmiş olan nûrânî misâlleri tâkip ederek bir kimse ma’rifete, kurbiyete ve tevhîde kavuşabilir.
İslâm dîni için canlarını fedâ etmiş Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Kiram zihinlerimizin karanlığını aydınlatırlar; bizim görmemiz, uyanmamız, anlamamız ve Kur’ân-ı Hakîm’in hikmetinden hidâyet nûru almamızı mümkün kılarlar.
Gelmiş gelecek bütün insanlar ve peygamberler arasında Peygamber Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm gibi bir insan bu dünyâyı teşrîf etmedi.
İnsanoğlu varolduğundan bu yana Ehl-i Beyt-i Mustafâ gibi eşi benzeri olmayan bir âile dünyâyı şereflendirmedi. Peygamber Efendimiz’e âilesinin kim olduğu sorulduğunda; Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma’yı sağ ve sol yanına, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin’i ise anne ve babalarının önüne çağırdı. Onları kendisine yaklaştırdı, cübbesini açıp içine aldı. Hepsi O’nunla aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm tek vücut görünüyordu. Bu durum, onların bâtınî olarak birbirlerinin parçası olduklarını gösteriyordu.
Ashab Efendilerimiz’de îmân nûrunun güzelliklerinden doğan, daha önce benzeri görülmemiş derecede muazzam ahlâkın tecelliyâtına şâhit oluruz. Hazret-i Fâtıma annemizin Hazret-i Ali hakkındaki fevkalâde târifinde de bu güzelliklerin yansımasını görebiliriz: “Sen toprak ahlâkısın, sana ne atılırsa atılsın sen ondan bir gül yaparsın, sen benliğini yok ettin. Hiç kimseden bir şey beklemez, yalnız ilâhî tecellînin yansıması gibi tüm varlıklara bir şeyler verirsin!”
Benzeri görülmemiş bu ahlâkın şeytānî güçlere karşı direnme kudretini dört halîfenin şahsında da görebiliyoruz. Hz. İbn-i Abbas rivâyet ediyor: “Bir gün laîn İblis Resûlullah Efendimiz’i aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm ziyâret etmişti. Peygamberimiz ona bazı sorular sordu: “Ebubekir için ne dersin?” “O bana, câhiliyet devrinde bile itāat etmedi. İslâm’a girdikten sonra nasıl itāat eder?” “Peki, Ömer bin Hattab için ne dersin?” “Allâh’a yemîn ederim ki, her gördüğüm yerde ondan kaçtım!” “Peki Osman bin Affan için ne dersin?” “Ondan utanırım… Hem de çok! Nasıl ki, Rahmân’ın melekleri de ondan utanırlar!” “Peki, Ali bin Ebi Tâlib için ne dersin?” “Ah, onun elinden bir kurtulsam… O, kendi başına kalsa. Ben de kendi başıma kalsam… O, beni bıraksa, ben de onu bıraksam… Ben onu bırakırım; ama o beni bırakmaz!”
Efendimiz’in aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm bizzat kendisi, âilesi ve ashâbı tarafından yaşanan nefisden infak ahlâkı ile İslâm’da kemâle ulaşmıştır. Hazret-i Ali daha on üç yaşındayken Peygamber Efendimiz’e sevgisini şöyle haykırdı: “Canım canına, kanım kanına, her şeyim sana fedâ olsun, yâ Resûlallâh!”
Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Kiram hiçbir karşılık beklemeden tüm insanlara adâletle muāmele etmişlerdir. Yaptıkları hayır ve yardımlar karşılığında ne mânevî bir ücret istemiş, ne cenneti ummuş, ne de cehennemden korkmuşlardır. Fakirlikten ve yokluktan da râzı olurlar. En büyük musîbetin içerisinde de olsalar hiçbir şey olmamış gibi kulluk vazîfelerine devâm ederler. Başlarına ne gelirse gelsin, her türlü belâya ve acıya karşı dayanıklıdırlar. Çünkü Allah ve Resûlü’nün sevgisiyle doludurlar.
Öyle bir yüce infak ahlâkı taşırlar ki insanoğlunu kurtarmak için cehenneme girmeye râzı olurlar. Hz. Ebû Bekir cehennemdeki dehşet anlarını gördüğünde dayanamayarak Allâh’a haykırdı: “Yâ Rabbi! Vücûdumu o kadar büyüt ki, cehennemi ben doldurayım. Oraya bir başkası girmesin!” Hazret-i Ali de şöyle buyurdu: “Allah izin verirse, ben elimden gelen bütün iyiliği yapacağım. Yarın kıyâmet gününde Sırat köprüsünün her iki tarafını tutup âsî ümmetinin cehenneme girmesine mânî olacağım. Durum şiddetlenirse, onların her birinin yerine ben ateşe gireceğim!"
Ashâb-ı Güzîn, îmânlarının mesûliyetini bütün ağırlığı ile omuzlarında taşıdılar ve birçoğu da bu mesûliyetin bedelini canını vererek ödedi. En yüce özelliklerinden birisi de Allah Teālâ ve Resûlü uğruna şehit olmaya tâlip olmalarıdır. Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Kiram muhteşem nûrânî misâlleriyle bizim için kanlarını dökerek şehit oldular. Onlar bu yola kurban veya şehit olmasalardı İslâm yeryüzünde var olmazdı.
Hazret-i Ali Efendimiz bir gün en güçlü yenilmeyecek düşman Merdan’ı ikiye böldü. Hiç coşkuya kapılmadı, tam aksine içini büyük bir endîşe kapladı ve Rasûlullah aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın yanına gitti ve haykırdı: “Yâ Rasûlallâh ben nasıl şehit olacağım? Hangi düşmana baksam perîşan olur. Kime kılıç çeksem elimde kalıyor!”
Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm saâdetle buyurmuştur ki: “Dünyânızdan bana üç şey sevdirildi: Güzel koku, helâl nisâ, gözümün nûru olan namaz.” Dünyânın güzellikleri ona ilâhî güzelliğin bir aynası oldu.
Resûlullah Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın bu hâli ve sevgisi başta en yakınları olmak üzere ashâbına da sirâyet etmişti. Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Güzîn’in, Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a olan muhabbetleri gönüllerine öyle yerleşmişti ki dünyâyla olan bağlantılarını tamâmen kesmişlerdi. Dünyâ ve içindekilere hizmet ederek benliklerini fedâ ettiler ve kendilerini Resûlullah aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın yoluna adadılar. Haşr Sûresi en mükemmel bir şekilde Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Kirâm’ın ahlâkını târif ediyor: “Hayır olarak verdikleri dünyâlık nimetlere karşı kalplerinde en küçük istek duymaz, gözleri arkalarında kalmaz ve böyle bir şeyi içlerinden dahî geçirmezler. Muhtaç oldukları hâlde başka ihtiyaç sâhibi kardeşlerini tercîh ederler.” (Haşr, 9.)
Bu hususta buyurmuşlar:
Hazret-i Ebu Bekir: “Bana da dünyâdan üç şey sevdirildi yâ Rasûlallah! Senin yüzüne bakmak, kızımın Rasûlullâh'ın zevcesi olması, Senin yolunda mal harcamak.”
Hazreti Ömer: “Dünyâdan bana da üç şey sevdirildi: İyilikle emretmek, kötülükten nehyetmek, eski kaftan giymek.”
Hazret-i Osman: “Dünyâdan bana da üç şey sevimli oldu: Aç doyurmak, Kur'ân okumak, çıplak giydirmek.”
Hazret-i Hasan: “Bana da dünyâdan üç şey sevimli oldu: Geceleri namaz kılmak, sözün doğrusunu söylemek, hastaları ziyâret etmek.”
Hazret-i Hüseyin: “Ben de dünyâda üç şeyi sevdim: Allâh’a muhabbet, Allah için fukarâya şefkat, Allah yolunda şehâdet.”
Hazret-i Fâtıma: “Bana da dünyâdan üç şey sevimli oldu: Yetimlere şefkat, komşuya ihsan, fakir ve zayıflara merhamet.”
Eğer aşkı öğrenmek istiyorsak, dünyâ metâına sâhip olmayı ve sevmeyi değil, Habîbullah aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın buyurduğu gibi dünyâ metâının Allah tarafından sevdirilmiş olması şerefine ermeyi hedeflemeliyiz.
Eğer aşkı öğrenmek istiyorsak, Hazret-i Hatîce‘nin üstüne aldığı en ağır mesûliyetlerin altında ezilmeye, biz de kendi hayâtımızda bir zerre kadar bile olsa gayret etmeliyiz.
Eğer aşkı öğrenmek istiyorsak Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in gönlündeki direnç gücünden, Hazret-i Hamza'nın cesâretinden, Hazret-i Ali'nin, Efendimiz'in yatağında yatıp uyuyacak kadar ihlâslı olmasından, Hazret-i Âdem’in pişmanlığından, hayâ ve tevâzu vasıflarından bir nebze olsun mîras etmeye çalışmalıyız. Hazret-i Hatîce vâlidemizin sözlerinden sâdece aşkın en yüce ifâde biçimini değil, Efendimiz’e âşık olmayı, dünyâ arzularını kökünden nasıl söküp atacağımızı da öğreniriz. O demiştir ki: "Fahr-i Kâinât sevdâsına düştükten sonra benim için dünyâ bitmiştir."
Kim Hazret-i Fâtıma’yı, Hazret-i Ali’yi, Hazret-i Hüseyin’i, Hazret-i Hasan’ı ve Sahabe-i Kirâmı bulmak isterse onları kitaplardan okuyarak, hayat hikâyelerini dinleyerek, onlara olan sevgilerini kuru sözlerle dile getirerek bulamaz. Onları, nefislerini İslâmiyet’e hizmet yolunda fedâ ederek bulabilir. İslâm dîni adına seve seve yaptığımız hizmetlerle ancak bu fedâkârlık kahramanlarıyla bir olma nimetine erişebiliriz.
Dr. Haluk Nurbâki'nin mübârek sözleri şöyledir: "Medîne sırrını taşıyarak, Sevdây-ı Muhammedî uğruna fedâ edilmeyecek hiçbir duygu yoktur. Bütün duygularımızı, nefsimizin bütün hâinliklerini Sevdây-ı Muhammedî uğruna fedâ edeceğiz.”
Hayatlarımızı, Ashâb-ı Kirâmın hayatlarını araştırıp öğrenmeye vakfetmeliyiz! Hakîkî mü’minliğe vâsıl olmak istiyorsak, Efendimiz’in hayât-ı saâdetini ve O’nun âile ve ashâbının hayatlarını çok çalışmalı, araştırmalı ve incelemeliyiz. Bu, Allâh’ın koyduğu bir şarttır. O hidâyet yıldızları için nübüvvet göğüne bakmalıyız. Onların nûrunu algılayabilmek için kendimizi ashâbın yüce ahlâkî özellikleri ile bezemeliyiz. O nurlu örnekleri inceleyerek, kendi kapasitemizin, insanlık fıtratımızın ve Allâh’ın içinde olmamızı istediği hallerin farkına varacağız. Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm; “Ashâbım yıldızlar gibidir; hangisini tâkip ederseniz hidâyeti bulursunuz” buyurmuşlardır.
Ağustos 2026, sayfa no: 46-47-48-49
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak