Hılye-i şerîfe, Osmanlı kültüründe Resûl-i Ekrem’in vasıflarını, bu vasıflardan bahseden kitap ve levhaları ifâde etmek için kullanılmıştır. Peygamber Efendimiz’in (sav) hılye-i şerîfeleri hakkındaki rivâyetler, hadîs kitaplarında “Sîretü’n-nebî” ve “Fezâil” gibi başlıklarla verilmiş, farklı kitaplarda “Şemâil” adıyla bir ilim hâline gelmiştir. Ashâb-ı kirâmın (ra) Efendimiz’i (sav) lâyıkıyla tavsîf edebilmek için dönemin Arapça’sında pek sık rastlanılmayan kelimeleri kullanmaları, hılye-i şerîfelerin şerh edilmesi yolunu da açmıştır. Hattatların söz konusu rivâyetlerle, farklı yazı nevilerinde ve farklı tasarımlarla yazdığı sayısız hılye-i şerîfe müzelerde, özel koleksiyonlarda yer almakta ve günümüz hattatları tarafından da hılye-i şerîfeler yazılmaya devâm etmektedir.
İlim, kültür ve sanatta yüksek pâyelere ermiş Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Osmanlı medresesi geleneğinin yetiştirdiği son değerlerden birisi olarak engin bir birikime sâhip, çok yönlü ve sanatkâr bir âlimdir. Dil ve edebiyatta Türkçe, Arapça ve Farsça dillerinde dîvançesi olan bir şâir; sülüs, celî sülüs, nesih, rik’a, ta’lik, celî ta’lik ve icâzet hat sanatı nevilerinde eserler vermiş olan kuvvetli bir hattat; tezhip ve ciltçilik gibi geleneksel Türk el sanatları ve tırnakla süsleme ile ilgilenmiş, mûsıkîye âşinâ bir sanatkârdır.
Elmalılı’nın, Bakkal Arif Efendi’den sonra döneminin reisü’l-hattâtı ve hat sanatının zirve ismi olan Sami Efendi’den de meşk edip icâzet alması, onun ilgilendiği her alanda olduğu gibi hüsn-i hat alanında da mükemmeliyetçi anlayışı ve mânen kendini tatmîn etme gayretidir.
Elmalılı’nın yazdığı ve günümüzde Yıldız Holding Koleksiyonu’nda bulunan hılye-i şerîfesi alanında bir ilktir. Bilindiği üzere hılye-i şerîfelerin pek çoğu, İmam Tirmizî’nin Şemâil’inde yer alan Hz. Ali (ra) Efendimizin rivâyetiyle yazılmaktadır. Bunun dışında, Hz. Hasan’ın (ra) sorusu üzerine, Peygamber Efendimiz’in (sav) Hz. Hatice’den üvey oğlu olan Hind ibni Ebî Hâle’nin rivâyeti ile yazılan hılye-i şerîfeler de vardır. Ayrıca Ümmü Ma’bed Âtike binti Hâlid el-Huzâiyye’nin (r.anhâ), Peygamber Efendimiz’i (sav) çok güzel ve fasîh bir şekilde vasfettiği hılyesi de yazılmaktadır. Elmalılı’nın tasarladığı ve yazdığı hılye-i şerîfeyi diğer hilye-i şerîfelerden ayıran özellik, Rasûlullâh’ın (sav) rivâyetlerle gelen özelliklerini, efrâdını câmî ağyârını mânî bir şekilde üç rivâyeti de bir araya getirerek yeni bir metin oluşturmasıdır.
Elmalılı hılye-i şerîfeye; “Peygamberlerin mührü (sonuncusu) Muhammed Mustafâ’yı (sav) vasıflama husûsunda gelen eserler (haberler) şöyledir…” şeklinde bir cümleyle başlamıştır. Yâni Elmalılı, Peygamber Efendimiz’in (sav) rivâyetlerde geçen şemâili ile alâkalı bütün kaynakları taramış ve hepsinden müteşekkil birleşik bir metin oluşturmuştur. Bununla Elmalılı, ilgilendiği ve çalıştığı her alanda olduğu gibi, Peygamberimiz’in (sav) şemâili hakkında söylenmiş her şeyi bir araya getirerek hârika bir metin ortaya koymuş ve hat sanatında ustalığını gözler önüne seren inci gibi yazısıyla da yazmıştır. Hılye-i şerîfe, baş makamda muhakkak tarzı Besmele ile başlamaktadır. Rasûlullâh’ın (sav) güneş ve aya benzediğini sembolize eden orta kısımda nesih tarzı ile hılye-i şerîfe metninin ilk kısmı yazılmış, söz konusu metnin dört köşesine dâireler içerisine sülüs tarzı Ebubekir (ra), Ömer (ra), Osman (ra) ve Ali (ra) yerleştirilmiştir. Hılye-i şerîfe metninin altına dikdörtgen içerisine Enbiyâ sûresi 107. âyet-i kerîmesi ‘Biz seni ancak âlemlere bir rahmet olarak gönderdik’, bu âyet-i kerîmenin altına hılye-i şerîfenin ikinci kısmı ve en alta da ‘Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed’ yazılarak hılye-i şerîfe tamamlanmıştır.
Elmalılı’nın söz konusu tasarladığı ve yazdığı hılye-i şerîfe metni ve Türkçe anlamını şöyledir:
هكذا ورد الآثارُ فی وصف خاتم الانبیاء محمد المصطفی صلی الله علیه و سلم ، إنه كان ازهر اللون ، ادعج العینین اشكلها ، اهدب الاشفار ، ابلج ازجَّ الحواجب ، اقنی الانف ، افلج ، اذا افترّ ضاحكا افترّ عن مثل سنا البرق ، و كان فی الوجه تدویر ، لیس بمطهم ، ولا بمكلثم ، ولم یكن بالجعد القطط ، ولا بالسبط ، كان جعدا رجلا ، كثَّ اللحیة ، احسن الناس عنقا ، سواء البطن و الصدر ، واسع الصدر ، جلیل المشاش و الكتد ، عَبْل العضدین و الذراعین و الاسافل ، شثن الكفین و القدمین ، سائل الاطراف ، انور المتجرِّد ، رقیق المسرُبة ، متماسك البدن ، ضرب اللحم ، ربعة القد ، لم یكن بالطویل الممغط ، ولا بالقصیر المتردد ، و مع ذلك لم یكن یماشیه احد الا طاله ، و اذا مشی مشی تقلعا كأنما ینحط من صبب ، و اذا التفت التفت معا ، بین كتفیه خاتم النبوة ، اجود الناس صدرا ، و اصدقهم لهجة ، و الینهم عریكة ، و اكرمهم عشیرة ، من رآه بدیهة هابه ، و من خالطه معرفة احبه ، یقول ناعته لم ار قبله ولا بعده مثله ، صلی الله علیه و علی آله و صحبه اجمعین . الداعی كوچوك حمدی الالمالی مدرس الفقه والحكمة عفی عنه ۷ ن ١٣٣٥
Peygamberlerin mührü (sonuncusu) Muhammed Mustafâ’yı (sav) vasıflama husûsunda gelen eserler (haberler) şöyledir:
“O (sav) çiçek renkli (parlak/buğday tenli) idi. Gözleri iri siyah ve belirgin idi. Kirpikleri uzun ve iyi görünümlü idi. Kaşları ince (kalem kaşlı/hilal kaşlı) idi. Burnu kemerli idi. Gülerek dişlerini gösterdiğinde, şimşeğin parlaması gibi görünürdü. Yüzünde değirmilik vardı. Tıknaz ve zayıf değildi. Saçları ne kıvırcık ne de dümdüz sarkık olmayıp hafif dalgalı idi. Sakalı sık/gür idi. Boynu insanların en güzeli idi. Karnı ile göğsü bir/berâber/eşit, göğsü geniş idi. İri kemikli ve omuzu geniş idi. Pazuları, kolları ve baldırları iriydi. Elleri ve ayakları dolgundu. Uzuvları mütenâsip idi. Vücûdu kılsız idi, göbeğine kadar ince kıl var idi. Bedeni pek/sağlam, eti sıkı idi. Orta boylu idi, ne çok uzun ne de çok kısa idi. Bununla berâber kendisiyle yürüyeni geçerdi. Yürüdüğü zaman yokuştan iner gibi hızlıca yürürdü. Döndüğünde bütün bedeniyle dönerdi. İki kürek kemiği arasında nübüvvet mührü vardı. İnsanların yüreği en geniş/en cömert olanı idi. İnsanların en doğru sözlüsü, en yumuşak tabiatlısı, insanlık bakımından en ikramlısıydı. Onu ânîden gören kimse irkilir/ürperir, onu tanıyınca severdi. Onu tanıtmak isteyen kimse şöyle derdi: “Ne ondan önce ne de ondan sonra onun gibisini görmedim.” Allah (cc) ona, âline ve ashâbının tamâmına salât eylesin. Duâ eden felsefe ve fıkıh müderrisi Elmalılı Küçük Hamdi, Allah onu affetsin. 7 Ramazan 1335/27 Haziran 1916”
Elmalılı’nın âlim bir sanatkâr olarak hedefi, sanat eserleri tasarlayıp yazarken aynı zamanda yazdıklarının herkes tarafından anlaşılması idi. Her anlamda örnek alınıp yaşanılacak Rasûlullâh’ın (sav) ahlâkî özelliklerini de ifâde eden hılye-i şerîfelerin okunup anlaşılması için, Ahmed Cevdet Paşa’nın Türkçe’ye tercüme ettiği hilye-i şerîfeyi gözden geçirmiş, kendine has cümlelerle tasarlayıp yazmıştı. Aynı hilye-i şerîfe Elmalılı’nın hocası Filibeli Bakkal Arif Efendi’ye yazdırılıp Osmâniye Matbaası’nda farklı iki ebatta bastırılmıştır (1304/1887). Söz konusu hılye-i şerîfenin Türkçe tercümesi şöyledir:
“Rasûl-i Ekrem ve Fahr-i âlem Muhammedün’il-Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem Hazretleri hılkatçe ve ahlâkça nev’-i benî Âdem’in ekmeli idi. Hep enbiyâ-i izâm aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâm hazerâtı tâmmü’l-a’zâ ve güzel yüzlü olup Habîb-i Hüdâ onların en güzeli idi. Mübârek cismi güzel, hep a’zâsı münâsip, endâmı gâyet matbu’, alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzun ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazıları ve baldırları iri ve kalın bilekleri parmakları kalınca idi. Mübârek karnı göğsüyle berâber olup şişman değil idi. Ve ayaklarının altı çukur olup düz değil idi. Uzuna karîb orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetli idi. Ne zayıf ne semiz belki ikisi ortası ve sıkı etli idi. Mübârek cildi ise ipekten yumuşak idi. Kemâl-i i’tidâl üzere büyük başlı, hilâl kaşlı, çekme burunlu, az değirmi çehreli ve sübüce yüzlü idi. Şişman yüzlü ve yumru yanaklı değil idi. Kirpikleri uzun gözleri kara ve güzel ve büyücek ve iki kaşının arasında bir damar vardı ki vakt-i gazabında kabarıp görünür idi. O Nebiyy-i Müctebâ ezherü’l-levn idi. Yâni ne kireç gibi ak ne de kara yağız belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mâil beyaz ve nûrânî ve berrak olup mübârek yüzünde nûr leme’ân ederdi. Gözlerinin akında dahi az kırmızılık var idi. Dişleri inci gibi âbdâr u tâbdâr olup söylerken ön dişlerinden nur saçılır ve gülerken fem-i saâdeti bir latîf şimşek gibi ziyâlar saçarak açılır idi. Saçları ne pek kıvırcık ne de pek düz idi. Ve saçlarını uzattığı vakit kulaklarının memelerini tecâvüz ederdi. Sakalı sık ve tam idi, uzun değil idi ve bir tutamdan ziyâdesini alırdı. Âlem-i bekâya rıhlet buyurduklarında saçı sakalı henüz ağarmaya başlayıp başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz kıl var idi. Cismi nazîf kokusu latîf idi. Koku sürünsün sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan a’lâ kokardı. Bir kimse onunla musâfaha etse bütün gün onun râyiha-i tayyibesini duyardı. Mübârek eliyle bir çocuğun başını mesh etse râyiha-i tayyibesiyle ol çocuk sâir çocuklar arasında ma’lûm olurdu. Doğduğu vakit dahi pâk ve latîf idi ve sünnetli ve göbeği kesik olarak doğmuş idi. Havâssı fevkalâde kavî idi. Pek uzaktan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesâfeden görür idi. Ve hep harekâtı mûtedil idi. Bir yere azîmetinde acele ve sağ ve sola meyletmeyip kemâl-i vakarla doğru yoluna gider ve fakat sür’at ve sühûlet ile yürür idi. Şöyle ki âdetâ yürür gibi görünür lâkin yanında gidenler sür’at ile yürüdükleri halde geri kalırlar idi. Yüzünde nur ve melâhat, sözünde selâset ve letâfet, lisânında talâkat ve fesâhat, beyânında fevkalâde belâgat var idi. Beyhûde söz söylemeyip her kelâmı hikmet ve nasîhat idi. Ve herkesin akıl ve idrâkine göre söz söylerdi. Güler yüzlü tatlı sözlü idi. Kimseye fenâ söz söylemez ve kimseye bed muamele eylemez ve kimsenin sözünü kesmez idi. Mülâyim ve mütevâzi idi. Haşîn ve galîz değil idi. Fakat mehîb ve vakûr idi. Gülmesi dahi tebessüm idi. Onu ansızın gören kimseyi mehâbet alırdı. Ve onunla ülfet ve musâhabet eyleyen kimse ona cân u gönülden âşık ve muhib olurdu. Ehl-i fazl’a derecelerine göre ihtirâm ederdi. Akrabâsına dahi pek ziyâde ikrâm eylerdi. Lâkin onları kendilerinden efdal olanların üzerine takdîm etmezdi. Ehl-i Beytine ve ashâbına hüsn-i muâmele ettiği gibi sâir nâsa dahi rıfk ve lütuf ile muamele ederdi. Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyer ise onlara dahi onu yedirir ve onu giydirir idi. Sahî ve kerîm, şefîk ve rahîm, şecî’ ve halîm idi. Ahid ve va’dinde sâbit ve kavlinde sâdık idi. Hüsn-i ahlâkça ve akıl ve zekâca cümle nâsa fâik ve her türlü medh ü senâya lâyık idi. El-hâsıl sûreti güzel, sîreti mükemmel, misli yaratılmamış bir vücûd-i mes’ûd ve mübârek idi. Allâhümme salli aleyhi ve alâ âlihî ve eshâbihî ecma’în.”
Ocak 2026, sayfa no: 76-77-78-79
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak