Ara

Efendimiz’in (sav) Özel Hayâtından Sünnet ve Tavsiyeler “Âile ve Evlilik”

Efendimiz’in (sav) Özel Hayâtından  Sünnet ve Tavsiyeler  “Âile ve Evlilik”
KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ Allah Resûlü (sav), kadının câzibesi, duygusallığı ve dişiliği sebebiyle erkekler için bir fitne olduğunu belirtmiştir. (Buhari, Müslim, Tirmizi, K.S-3308) Kadın ve erkek, birbirleri için bir yardımlaşmanın yanısıra imtihan vesîlesidir. (İbn-i Mâce, K.S-7201) Efendimiz (sav) kadınlara iyi davranılmasını, onların yapıları gereği hemen kırılabilecek özellikte olmaları dolayısıyla daha dikkatli olunmasını istemiştir. (Buhari, Müslim, Tirmizi, K.S-3302) Allah Resûlü (sav) onlardan gelen istek üzerine, kadınlara vaaz ve sohbet vermek için özel bir gün ayırmıştır. (Buhari, Müslim, K.S-4702) Resûlullâh (sav) insanlara iyi davranır, kadınlardan da kendisiyle görüşmek isteyenlere fırsat verirdi. Bir gün, biraz safça olan bir kadın yanına gelerek görüşmek istediğini söylemiş, yolun çok uzak bir yerine kadar Resûlullâh (sav) gitmiş, kadını dinlemişti. (Müslim, Ebu Davud, K.S-3434) Allah Resûlü kadınlarla musâfaha etmezdi. (Tirmizi, Muvatta-K.S.2/275) Resûlullâh (sav), cennet sâkinlerinin en azının kadınlar olduğunu belirtmiştir. (Müslim, K.S-3309) … Erkek kadının, kadın erkeğin avret yerlerine bakmamalı. Erkek tek bir elbise içinde bir başka erkeğe, kadın da bir elbise içinde başka bir kadına sürtünmemeli, birlikte olmamalı, (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi-1306, K.S-5723) uyluk bölgesini göstermemelidir. (1310- Ebu Davud, Tirmizi) Kocası evde olmayan bir kadınla asla yalnız kalınmamalı, evine gidilmemelidir. (Tirmizi-3192, K.S-2200) Bu konuda nâmahrem akrabâlar, (birbirine nikâh düşenler) daha çok dikkat etmelidir. Bu derece yakın olan akrabâların yalnız kalmasını Resûlullâh (sav) “ölüm” olarak nitelendirmiştir. (Buhari, Müslim, Tirmizi-4347) Sâdece evde değil başka yerlerde de bir erkek ve kadın yalnız başına birlikte kalmamalıdır. (Buhari, Müslim, K.S-3433) Bir erkekle bir kadının, yanlarında bir mahremi olmadan birlikte olmalarını kesinlikle yasaklamıştır. (Buhari, Müslim, K.S-2195) “(Yabancı) bir kadınla yalnız kalmayın, çünkü onların üçüncüsü şeytandır.” (K.S-c. 10.s.225) Allah Resûlü (sav), bir gece eşi Safiye’yi evine bırakırken ensar’dan iki Müslüman onları görür ve yollarını değiştirmek isterler. Efendimiz, onları çağırarak, yanında bulunan bayanın eşi Safiye olduğunu söyler. Böylece yanlış anlaşılacak bir durumu giderir. (Müslim, K.S.-3444) Bir erkek, yabancı bir kadına bakmamalıdır. İstemeden, âniden gözün ilişmesinde herhangi bir sorumluluk yoktur. Ancak ikinci bakış yasaktır. Kişinin gözünü çevirmesi gerekir. (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi-4352, K.S.-3435) “Ey Ali, ilk bakış sanadır, ama ikinci bakış aleyhinedir.” (Tirmizi, Ebu Davud, K.s.-3436) Bu anlamda bakmak göz zinâsı, konuşmak dil zinâsı, yürümek ayak zinâsı, dinlemek kulak zinâsıdır. Aynı durum bayanlar içinde geçerlidir. Onların da, velev ki bir âmânın (gözleri görmeyen) yanında bile olsalar, tesettüre bürünmeleri gerekir. (Tirmizi, Ebu Davud-4358, K.S.-3440, K.S.-c.10 s.229) Çarşı pazarda, yollarda, hattâ mescid giriş ve çıkışlarında bile, erkek ve kadınlar karışık bir vaziyette, birbirlerine değecek şekilde yürümemeli, bulunmamalıdırlar. (Ebu Davud-4359, K.S.-3441) Allah Resûlü (sav) bir erkeğin iki yabancı kadın arasında yürümesini de yasaklamıştır. (Ebu Davud- 4361, K.S.-3442) Erkeklerin kadınsı davranması, kadınların da erkeksi tavırlar sergilemesini Peygamber Efendimiz (sav), lânetlik kötü bir davranış olarak haber vermiştir. (Buhari, Tirmizi, Ebu Davud-4357, K.S.-3439) Efendimiz (sav)’den… “Gözlerin zinâsı bakmaktır; dilin zinâsı konuşmaktır. Nefsin zinâsı temenni etmek ve şehvet duymaktır. Kulakların zinâsı dinlemek, ayağın zinâsı (şehvet uğrunda) yürümek ve adım atmaktır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud- 7246, K.S.-804) … “Kızlara karşı nefret duymayın. Zîrâ onlar kıymetli can yoldaşlarıdır, ben de kız babasıyım ve anneleri de kıymetli can yoldaşlarıdır.” (K.S.-c.10s.102) “Eğer ben birisini üstün tutsaydım, kızları üstün tutardım.” (K.S-c. 10 s. 103) İSİM KOYMA Allah Resûlü (sav) çocuklara güzel isimler verir ve bunu Müslümanlardan da isterdi. Kıyâmet günü insanların, kendi ve babalarının ismiyle çağrılacağını belirterek, buna dikkat etmemizi emrederdi. (Ebu Davud-8128, K.S. 2/424) Karşılaştığı, tanıştığı insanlara, misâfirlerine isimlerini sorar, tanışırdı. (Ebu Davud-8157) Bâzı iş ve görevler vereceği zaman ismini sorar ve ona göre vazîfe verir veya vermezdi. Bir devenin sağılması gerekiyordu. Biri sağabileceğini söyledi. İsmini sorunca “Murre: Acı.” dedi, ona oturmasını söyledi. Bir başkasına, ismi savaş olduğu için yine oturmasını söyledi. Üçüncü şahıs, adının “Yaiş: Yaşayan, yaşıyor.” olduğunu söyleyince ona bu görevi verdi. (Muvatta-8134, K.S./120) Bir memur gönderdiği zaman ismini sorardı. İsmi hoşuna giderse sevinirdi. Bu sevinç, yüzünden okunurdu. Eğer isminden memnun kalmazsa, hoşlanmadığı yüzünden belli olurdu. (Ebu Davud-7596, K.S.-4089) Resûlullâh (sav) ismini hatırlamadığı kimseye, “Ey Abdullâh’ın oğlu.” diye seslenirdi. (Taberânî-8173) Çocuklara peygamber isimlerini vermemizi isterdi. (Nesei, Ebu Davud- 8129, K.S.2/425) Peygamber Efendimiz kendi isminin verilmesine izin vermiş ama “Ebu’l Kasım” künyesiyle künyelenmesine müsaade etmemiştir. (Buhari, Müslim, Tirmizi-8136, K.S.-135, 136) Muhammed ismini veren kişinin de dikkatli olmasını istemiştir. (Bezzar-8140,8141) Resûlullâh (sav), insanları, yaşadıkları bâzı durumlar sebebiyle künyelendirirdi. Mescidde uyuyan Hz. Ali’nin toprağa bulanmış halini görünce, “Kalk ey toprağın babası, toprağa bulanmış adam: Ebu Turab.” demiştir. (Buhari, Müslim-8146, K.S./121) Elleri uzun olan Benî Süleymî el-Hırbak’a “Zülyedeyn: İki (uzun) el sâhibi.” künyesini takmıştı. (K.S.-c.9 s.55) Eşi Hz. Aişe’nin çocuğu olmadığı için künyelenmemişti. “Ya Resûlullâh (sav), arkadaşlarımın hepsinin künyesi var, benim yok.” deyince, Efendimiz (as) şöyle buyurmuştu: “Sen de yeğenin Abdullah’la künyelen.” Bunun üzerine Hz. Aişe, “Ümmü Abdullah.” diye künyelendi. (Ebu Davud-8152, K.S.-125) Efendimiz (as) şehir ve yer isimlerini de düzeltir ve güzel olan isimlerin kullanılmasını emrederdi. Yesrib olan ismi Medîne olarak değiştirmiş ve ısrarla bu ismin kullanılmasını istemişti. (K.S.-c.13 s. 183) Değiştirdiği veya Yasakladığı Bâzı İsimler: Kötü anlamlara gelen isimlerin verilmesini hoş görmezdi. Anlamı yanlış ve çirkin olanları değiştirirdi. (Tirmizi-8153, K.S.-126) İsmi Hazen (sert yer) olan birinin adını Sehl (kolaylık, yumuşaklık) (Buhari, Ebu-Dabud-8159, K.S.-131), Arsam (kesik) olan bir zatın adını, Zür’a (büyüme, ekip bitme) olarak değiştirmiştir. (Ebu Davud-8158, K.S.-130) Resûlullâh (Sav)’ın Değiştirdiği Bâzı İsimler Şunlardır: Harb (savaş), Murre (acı) (Nesei, Ebu Davud-8129, K.S. 2/426) Melik’ül Emlâk: Mülklerin mâliki. (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi-8130, K.S. 2/426) Bu ve benzeri anlamlara gelen isimler kesinlikle kullanılmamalıdır, Allâh’ın gazabını celbeder. (Müslim-K.S./177) Âsî, Azîz, Atele (şiddet, sertlik), Şeytan, el-Hakem, Gurab (karga), Hubâb (yılan), Şihâb (kayan yıldız, alev). Gaylan yerine Abdullah (Taberânî-8172), Şihâb yerine Hişâm (cömertlik), Muzdaci’ (uzanmış, uyuyan) yerine Münbais (uyarıcı), Afire (çorak) yerine Hadre (yeşillik) (Ebu Davud-8162, K.S.-131), Abdul Uzza yerine Abdurrahman (Taberânî-8163), Asiye yerine de Cemile (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi-8165, K.S.-132) ismini vermiştir. Güzel anlamlara gelen bâzı isimlerin de, günlük hayatta farklı mânâlarda kullanılabileceğini düşünerek verilmesini hoş görmezdi. Resûlullâh (sav), verdiği bir misâlde, çocuklara “Eflah: Kurtuluşa eren.” ismini vermeyi uygun görmezdi. Sebebini şöyle açıklamıştı: “Sen Eflah (kurtuluşa eren) orada mı?’ dersin, cevap veren de ‘Hayır, Eflah burada yok’ der. (Müslim, Tirmizi, Ebu Davud- 8132, K.S.-117) Bu anlamda asıl adı “Berre: Kendisini, nefsini temize çıkaran”. Bir ismi, Zeynep (Buhari, Müslim-8154, K.S.-127) ve Cüveyriye ile değiştirmiştir. (Müslim-8156, K.S.-128) Hz. Ali oğlu Hasan doğduğunda ona Hamza, Hüseyin doğduğunda da Cafer ismini vermişti. Ancak Resûlullâh (sav) onu çağırarak buyurdu: “Ben bu iki oğlumun ismini değiştirmekle emrolundum.” Ve Hasan ile Hüseyin isimlerini verdi. (Müsned, Taberânî- 8169) Bir rivâyette Harb ismini koymak istemiş ama Resûlullâh (sav) Hasan ve Hüseyin ismini vermişti. (Müsned, Bezzar-8170) Sâdece şahıs isimlerini değil; bölge, memleket isimlerini ve soy isimlerini de daha güzelleriyle değiştirirdi. Şi’bu’d-delâle (sapıklık vâdisi) adını Şi’bu’l-Hudâ (Hidâyet vâdisi) olarak değiştirmiştir. Benü Meğviye (azgın kadının çocukları) ve Benûz-zinâ (zinâ çocukları) olan âile adını Benü Rişde (meşrû çocuklar) olarak değiştirmiştir. (Ebu Davud-8162) Allah Resûlü kelimelerin yerli yerinde kullanılmasını ister ve bunu uygulardı. Bedevilerin akşam namazına “işa” (İşa; yatsı namazı için kullanılırdı.) demesinden dolayı ashâbı bu konuda uyarmış, öğretim ve uygulamada bir yanlışlığın olmaması için hatırlatmada bulunmuştu. (Buhari-2286) Verilmesini İstediği ve Verdiği Bâzı İsimler: Abdullah: Allâh’ın kulu. Ebu Talha’nın oğlu (Buhari, Müslim, Ebu Davud K.S./124), Hz. Ebubekir’in kızı Esma’nın oğlu olduğu zaman onlara, Abdullah ismini vermişti. (Buhari, Müslim-K.S.-4454) Abdurrahman: Sonsuz merhamet sâhibi olan Allâh’ın kulu. Peygamber Efendimiz bu iki ismi çok sever, Allâh’ın da en çok bu iki ismi sevdiğini ifâde ederdi. (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi- K.S.2/425) Çocuğu olan bir sahabiye, Abdurrahman ismini vermesini istemiştir. (Buhari, Müslim, Tirmizi, Ebu Davud-8137) Muhammed: Çokça övülmüş, övülen. Resûlullâh (sav) bu ismi de takmıştır. (Müsned, Taberânî-8142) İbrâhîm: Ebu Mûsâ (ra)’nın çocuğuna bu ismi vermiştir. (Buhari, Müslim-8150, K.S./123) Hâris: Çalışıp kazanan demektir. Hemmân: İsteyen, irâde eden demektir. (Nesei, Ebu Davud-8129, K.S. 2/426) Yûsuf: Yahudi bilgini Abdullah b. Selam’ın oğluna bu ismi vermiştir. (Müsned, Taberâni-8876) Münzir: Uyarıcı. (Buhari, Müslim-K.S.-134) Mehmet Nezir Gül (Nisan 2016) Diyalog Hz. Ömer bir adama sordu: “Adın nedir?” “Cemre (Kor ateş).” “Kimin oğlusun?” “İbni Şihâb (Ateş alevinin oğlu.).” “Kimlerdensin?” “Hurakalardan (Yanmış siyah taş.)” “Eviniz Nerede?” “Harretü’n- Nâr’da (Hararetli ateş)” “Hangisinde?” “Zâtı Lezâ’da (Şiddetli alev).” Bu cevaplar üzerine Hz. Ömer; “Âilene yetiş, yanıyorlar” dedi. Gerçekten de adam mahallesine gittiğinde evinin yandığını gördü. (Muvatta, K.S.-142)

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak