İstanbul Kara Surları boyunca farklı noktalarda bulunan târihî kapılar, târih boyunca önemli fonksiyonlar üstlenmiş, Osmanlı döneminde de bu özelliğini korumuştur. Vaktiyle başta devlet adamları olmak üzere hayır sâhipleri, önemine binâen kapıların yanında, civârında külliye, câmi, tekke, namazgâh ve çeşme gibi eserler inşâ etmeye özellikle gayret etmişlerdir. Sahâbe makam kabirleri ve fetih şehitleri adına oluşturulan küçük hazîreler, ziyâretgâhlar da bu cümleden sayılabilir. Bu yapılanma, geçiş yolu üzerindeki bölgenin ekonomik, sosyal, kültürel ve mânevî açıdan her dâim canlı ve dinamik kalmasını sağlamıştır. Edirnekapı Mihrimah Sultan Külliyesi; Topkapı, Gazi Ahmed Paşa Külliyesi ve Silivrikapı, Hadım İbrahim Paşa Külliyesi bu güzergâhta hemen akla gelen önemli ve görkemli yapılar topluluğundan bazılarıdır. Bunların dışında, hem kapıların yanı başında hem de sur boyunca onlarca târihî ve kültürel mîras envanteri bulunuyor. Kapılar ve sur boyu yapılaşması târihteki canlılığını kısmen yitirmiş olsa da o günlerin izlerini sürmek, havasını koklamak hâlâ mümkün. Bu minvâlde bugün çok farklı bir rota çizerek Edirnekapı'dan Ayvansaray'a, Haliç sâhiline doğru yürüyeceğiz. Bakalım buralarda bizi hangi güzellikler bekliyor.
Edirnekapı otobüs durağı arkasında bulunan Vaiz Sokağı’ndan girip solumuzdaki Neşter Sokağı üzerinden cumbalı mûnis evlerin arasından geçerek Edirnekapı kara surlarının dibine ulaşıyoruz. Bulunduğumuz tepenin alt kısımlarında Kariye Câmi-i Şerîfi, yanı başındaki Türbe sokağında ise Sahabe-i Kiram’dan Ebû Said el-Hudrî'nin (ra) makam merkad-i münevvereleri yer alır. Surlara paralel olarak uzanan Hoca Çakır Caddesi boyunca Ayvansaray istikametine doğru yürüyeceğiz. Birkaç yüz metre aşağıda meşhur Tekfur Sarayı bulunur. Tekfur Sarayına varmadan hemen sağ tarafta Çakırbaşı Mescidi vardır. Çakırağa Mescidi olarak da bilinir. Kitâbesindeki bilgilere göre câmi, Fatih Sultan Mehmed Han'ın Sekbanbaşılarından ve Ni'me'l-ceyşten Çakır Ağa tarafından 15. yüzyılda yaptırılmıştır. Ni'me'l-ceyş; İstanbul’u fethederek Peygamber Efendimiz’in (sav) övgüsüne mazhar olan fetih ordusuna mensup "güzel askerler" için kullanılan bir tanımlamadır. Bânînin kabri, rivâyetlere göre câminin mihrâbı önündeki hazîrededir. Câminin karşısında, sur kemerleri içerisinde, suyu akmayan bir de çeşme bulunur. 1812 târihli kitâbesinden anlaşıldığına göre Berberbaşı Ali Ağa’nın hayrâtıdır. Selâm verip yolumuza devâm ediyoruz.
Az ileride bir halı saha ile karşılaşıyoruz. Tekfur Sarayı bu halı sahanın hemen bitişiğinde yer alır. Güney cephesinde, pencerelerin ortasında, taş konsollarla taşınan ve uzaktan bir kırlangıç yuvasını hatırlatan balkonu öteden beri hep dikkatimi çekmiştir. Tekfur Sarayı, İstanbul'da bulunan Bizans İmparatorluk Sarayı kompleksinden günümüze kalan tek saray özelliğini taşır. Bilinen târihi 12. yüzyıla kadar giden sarayın kim tarafından, ne zaman yaptırıldığı kesin olarak bilinmiyor. Latin istilâsında çevresindeki yapılarla birlikte yakılıp yıkılan saray, İstanbul’un fethinden sonra îmâr edilip işlevsel hâle getirilerek farklı ihtiyaçlar için kullanılmış, 17. yüzyılda tekrar harâbeye dönmüş; bazı kısımları fil ahırı ve hayvanat bahçesi olarak kullanılmış. Bizans dönemi mîmârî anlayışının yaşayan en mühim örnekleri arasında gösterilen yapı, sonraları cam ve çini atölyesine dönüştürülmüş, bu sefer çinileriyle şöhret kazanmış. Bu sebeple vaktiyle pek çok önemli mîmârî eserde “Tekfur Sarayı çinileri” tercîh edilmiştir. Bugün bunun izlerini gözlemlemek hâlâ mümkün.
20. yüzyılın başlarında dört duvardan ibâret bir harâbe hâline gelen ve 1955-1970 yılları arasında geçirdiği tâmiratla ayakta kalmayı başaran saray, kültür târihimizde farklı bir yere sâhiptir. Yaklaşık bin yıllık târihî serüveni esnâsında pek çok defa tâmirat gören Tekfur Sarayı, son olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından 2006 yılında restorasyona tâbi tutularak müzeye dönüştürüldü. Vaktiyle Tekfur Sarayı’nın nitelikli atölyelerinde üretilen çini, cam ve çömlek örnekleri şimdi buradaki müzede sergileniyor. Müze ziyârete açıktır.
Tekfur Sarayı önünden sola dönerek Şişhane Caddesi boyunca yürüyüp Eğrikapı önüne gideceğiz. Az ötede Âdileşah Kadın Câmi-i Şerîfi yer alır. Câmi 1805-06 yılları arasında III. Mustafa’nın kızları Beyhan ve Hatice Sultanlar tarafından anneleri Âdileşah Kadın hâtırasına yaptırılmıştır. Hatice Sultan'ın 1711 yılında mîmarbaşı Bekir Ağa’ya Ayvansaray’da yaptırdığı bir de sebîli vardır. Yolumuza devâm ediyoruz. Sağ tarafımızda küçük bir hazîre bulunur. Burası Sahabe-i Kiram’dan Şu'be Radıyallâhu Teâlâ anh Hazretleri'nin makam merkad-i münevvereleridir. Makam türbesi içerisinde yer alan sütun şâhidesinde şu ifâdeler yazılıdır: "Hâzâ el-merkadü'ş-şerîf/ Min eshâbi'l-kirâm Şu'be/ Radıyallâhu Teâlâ anh/ Ve nefe'anallâhu bi-şefâatihi/ Sene-i hicret: 46 M. 666-667"
Az ötede, sol tarafta 1950'li yıllarda pek çok örneği gibi yok olan ve geçtiğimiz yıllarda yeniden ihyâ edilerek tekrar ibâdete açılan Avcı Bey Câmi-i Şerîfi bulunur. Bânîsi Fatih Sultan Mehmed'in avcıbaşısı, Ni'me'l-ceyş’ten Mehmed Bey'dir. Az aşağısı Eğrikapı’dır. Eğrikapı önünde, Sahabeden Hz. Hafir (ra) makam türbesi yer alır. Eğrikapı Caddesi üzerinde, Fatih yönüne doğru yürüyerek solumuzda kalan Dervişzâde Sokağı’na geçiş yapıyoruz. Solumuzda harap vaziyette, suyu akmayan bir çeşme bulunur. Çeşmenin ayna taşında Besmele-i Şerîf ve Enbiyâ Sûre-i Celîlesi 30. Âyet-i Kerîmesi yazılıdır: "Hayâtı olan her şeyi sudan yarattık." Bu çeşmenin az ötesinde çok güzel bir çeşme daha bulunur, bu Mimar Mustafa Ağa çeşmesidir. İvaz Efendi Câmi-i Şerîfi'nin çok yakınında yer alır, altı cepheli bir meydan çeşmesidir. Klasik tarzdaki yapının her cephesinde kemerli niş içinde birer çeşme bulunur. Kemerlerin üstü oymalı bir bordürle taçlandırılmış. Rahmetli Semavi Eyice, İvaz Efendi Câmi-i Şerîfi yapı topluluğunun bir elemanı olma ihtimâli de bulunan çeşmenin "İstanbul’da bir benzerinin bulunmadığını" zikreder.
Çeşmenin karşısındaki kemerli bir kapıdan geçerek İvaz Efendi Câmi-i Şerîfi avlusuna giriyoruz. Câminin kıble yönünde, sağımızda bakımlı bir hazîre vardır. Rivâyetlere göre bânînin kabri de buradadır. Semavi Eyice, hazîrede adını taşıyan bir mezar taşına rastlanmamakla birlikte tam mihrâbın hizâsında üzerinde hiçbir yazı olmayan, hazîredeki bütün taşlardan daha büyük silindir biçimindeki iki şâhidenin İvaz Efendi’nin kabrine âit olabileceğini zikreder.
Eğrikapı civârında, surların yanı başında, uzaktan bakıldığında bir kartal yuvasını hatırlatan bu mâbed Haliç’e hâkim bir yerde konumlanmıştır. Burası Bizans döneminin son yüzyıllarında imparatorların tercîh ettiği bir mekân olan Blakhernai Sarayı kalıntılarının bulunduğu yerdeki terasa tekabül eder. Fatih sınırları içerisinde kalmasına rağmen Eyüp Sultan'ımızın görsel hâfızasında önemli bir yer tutar. Câminin inşâ kitâbesi yoktur. Kazasker İvaz Efendi 1586 yılında vefât ettiğine göre mâbed bu târihten önce yapılmış olmalı. Bazı kaynaklarda Mimar Sinan eseri olarak gösterilir. Kimi araştırmacılar tarafından ise Mimar Sinan'ın tezkerelerinde kayıtlı olmamakla birlikte Mimar Sinan çağı sonlarında, onun ekolüne âit bir yapı olarak kabûl edilir. Yine bazı kaynaklarda İvaz Efendi Câmii'nin bir külliye olarak inşâ edildiği zikredilir lâkin bugün buna dâir bir emâre yoktur.
Osmanlı klasik dönem câmi mîmârîsinin sıra dışı bir örneği ile karşı karşıyayız. İvaz Efendi Câmi-i Şerîfi'nde, bu ölçekteki benzer câmilerde bulunan mermer sütunlarla desteklenmiş, revaklı son cemâat yeri yoktur. Bunun yerine harîmi üç yönden çevreleyen, ahşap taşıyıcılarla desteklenmiş saçak sistemi mevcuttur. Özgün hâliyle zamânımıza ulaşamayan saçaklar son restorasyon çalışmaları esnâsında esere yeniden kazandırılmıştır. Câminin ön cephesine ortalı, âbidevî bir taç kapı/cümle kapısı da yoktur. Kapı olması gereken yerde, bitişik vaziyette, dördü alt tarafta, dördü üst tarafta olmak üzere sekiz pencere yer alır. Câmiye, yine ön cephe üzerinde yer alan, ancak sağlı-sollu olarak yanlara doğru çekilmiş iki adet, insan boyu ölçülerinde çifte kapıyla girilmektedir. Her girişin bitişiğinde ikinci bir giriş daha vardır. Bunlar üst kata, galerilere çıkış içindir. Böylece bu cephede, iki yanlarda, birer ikiz giriş yer almıştır. Semavi Eyice, klasik bir son cemaat yeri ve cümle kapısına sâhip olmayışı bakımından giriş cephesinin alışılmışın dışında olduğunu zikrederek bu uygulamayı "Türk sanatında tek örnek" olarak gösterir. Giriş cephesinin sağında olması gereken minâre, güney kıble duvarının köşesine ayrı bir kütle olarak yerleştirilmiştir.
İvaz Efendi Câmi-i Şerîfi, altı pâyeye dayanan büyük bir merkezî kubbe ve bu kubbeyi üç yönden destekleyen beş yarım kubbe ile örtülüdür. Kubbe göbeğinde Besmele-i Şerîf ve İhlâs Sûre-i Celîlesi; Kubbenin oturduğu altı kemer üzerindeki madalyonların içerisinde ise Allah (cc), Muhammed (sav) ve Hulefâ-i Râşidîn'in (r.anhum) isimleri yazılıdır. Mihrap XVI. yüzyılın en kaliteli, en zarîf İznik çinileriyle süslüdür. Mihrâbın iki kenarındaki ince sütunçelerle kaide ve başlıklarındaki kum saatleri de çiniden yapılmıştır. Mermerden sâde bir minberi vardır. Minber kapısı alnında, Fahr-i Kâinât Efendimiz'in (sav) bütün mahlûkatın şefâatçisi olacağına dâir:
"Muhammed sâhib-ül minber / Şefî'ül-halk-î fî'l-mahşer." yazısı yer alır. Böyle bir yazıyı daha önce başka bir minberde gördüğümü hatırlamıyorum. Mahfilleri taşıyan taş taklîdi, zarîf ahşap sütunlar ve sütun başlıklarının kalem işleri özgündür. Harimdeki diğer kalem işleri ise yenidir. Mâbed, çoklu pencerelerle oluşturulan aydınlatma sistemi bakımından Eyüp Sultan'daki, Zal Mahmud Paşa Câmi-i Şerîfi ile Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan Câmi-i Şerîfi'ne benzetilir. İlk yapıldığı döneme âit bir şadırvan izi bulunmayan mâbed geçtiğimiz yıllarda kapsamlı bir şekilde restorasyona tâbi tutularak yeniden ibâdete açıldı. Dönemindeki mîmârî eserlere göre pek çok yeniliği, şaşırtıcı derecede farklılığı bünyesinde barındıran, "güzellikler meşheri" diyebileceğimiz bu hoş mâbedin cemâati azdır. Gayet ferah, huzurlu bir ortamı vardır.
İvaz Efendi Câmi-i Şerîfi'nden ayrılıp Haliç istikametinde yürümeye devâm ediyoruz. 40-50 metre ötede Dervişzâde Sokağı ile Ahmed Rifâî Sokağı kavşağında Ayvansaray, Emîr Buhârî Tekkesi bulunur. Türkistan'da neşet eden Nakşibendîliğin İstanbul'da tanınıp yaygınlaşmasını sağlayan Buhâralı Şeyh Emîr Buhârî (ö:1516) tarafından 1512-13 yılında kurulmuştur. Emîr Buhârî'nin medfun bulunduğu Fatih, Emirbuhari sokağında yer alan Buhârî Tekkesi'nden sonra İstanbul'da faaliyete geçen ikinci Nakşibendî tekkesi buradaki Emir Buhârî Tekkesi’dir. Târihte pek çok defa yenilenerek ihyâ edilen, yakın zamâna kadar yerinde üç duvarından başka bir şey kalmayan tekke, 2006 yılında Fatih Belediyesi'nin girişimi ve İstanbul İl Özel İdâresi katkılarıyla yeniden ihyâ edildi. Tekke binâsı günümüzde Kemal Efendi Vakfı hizmetlerine ev sâhipliği yapmaktadır.
Yamaçtan aşağıya indiğimizde, Ayvansaray Kuyusu Sokağı ile Toklu İbrahim Dede Sokağı’nın birleştiği noktada bir çeşme ile karşılaşırız. Bu, İskender Bey Çeşmesi’dir. 1567 yılına târihlenen çeşmenin kitâbesi yakın zamanda yok edilmiş, ayakta kalan kısımları ise perîşan vaziyette idi. Fatih Belediyesi tarafından restorasyona tâbi tutularak suyu yeniden verildi. Aynı noktada, ahşap malzemeden inşâ edilmiş Korucu Câmi-i Şerîfi ise maalesef çoktan târih olmuş! Ayvansaray Mescidi olarak da bilinen mescidin bânîsi Korucu Mehmed Çelebi’dir. Vakfiye târihi 1590’dır. 1833’te yanan mescidi "Hacı Bekir kızı" isimli bir hayırsever ihyâ ettirmiştir. Günümüze sâdece arsası kalan mescidin projelendirmesi 2018 yılı itibâriyle sürdürülmektedir.
Bugünkü ziyâretimizi burada noktalıyoruz. Yaklaşık iki buçuk saatlik gezimiz esnâsında yaklaşık on beş asırlık târih gözümüzün önünden film şeridi gibi geçti. Kuleler, Tekfur Sarayı, Anemas Zindanları, câmiler, çeşmeler, Buhara Tekkesi, sahabe-i kiram, ni’mel ceyş kabirleri, cumbalı mûnis evler ve canlılığını hâlâ yitirmeyen, yaşayan mahalle kültürü. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın da vecîz bir şekilde ifâde ettikleri gibi: "İstanbul büyük eserlerin olduğu kadar küçük köşelerin, sürpriz peyzajların da şehridir. Hattâ iç İstanbul'u onlarda aramalıdır." Evet, bugün bu ifâdenin ne kadar doğru, ne kadar isâbetli bir tesbit olduğuna bir kez daha şâhit olduk. Bu sebeple tekrâr ediyoruz: "İstanbul'u keşfetmeye ömür, anlatmaya kelimeler kifâyet etmez."
Yararlanılan Kaynaklar:
Hâfız Hüseyin Ayvansarayî, Hadîkatü’l-Cevâmi, İstanbul, 1281.
Hakkı Alçep - Erdal Karaman, Fâtih Câmii ve Mescitleri, Fatih Müftülüğü Yayınları, İstanbul, 2017.
Kitâbelerin Kitâbı Fatih, [Komisyon] Fatih Belediyesi Yayınları, İstanbul, 2016.
Murat Sav-Ömer Faruk KARA, "Ayvansaray’daki İvaz Efendi Câmii’nde Yürütülen Son Restorasyon Çalışmaları." Restorasyon Yıllığı Dergisi, sayı: 12, 2016.
Semavi Eyice, "İvaz Efendi Câmii", TDVİA, c.23, İstanbul, 2001.
Mustafa Cambaz, İvaz Efendi Câmii, www.mustafacambaz.com. Erişim Târihi:30.08.2023.
Emir Buhârî Tekkesi ve Mescidi,
www.kemalefendivakfi.com Erişim Târihi:30.08.2023.
Tekfur Sarayı Müzesi, www.tekfursarayi.istanbul Erişim Târihi:30.08.2023.
İskender Bey Çeşmesi, www.suvakfi.org.tr
Erişim Târihi:30.08.2023.
Ocak 2026, sayfa no: 70-71-72-73-74
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak