Ara

Dünyânın Kıymeti -2

Dünyânın Kıymeti -2

İnanan kullar için en büyük muvaffakiyet, Allâh’ın (cc) bizi, biz daha bu dünyâdayken huzûruna almakla ödüllendirmesidir! 

Hadîs-i kudsîde, dünyâ hayâtına gönderilişimizin sebebi şöyle anlatılır: “[Ey İnsan!] her şeyi senin için, seni Kendim için yarattım.” 

Tevhîd-i ilâhî’ye îmân etmiş ve Ümmet-i Muhammed’den olmuşların maksadı, şu dünyâ çölünde âb-ı hayâtı bulmamız gerektiğine dâir bir şuûra yükselmektir. Dünyâ'ya gönderilişimizin sebebi, nihâî amacımız; kurbiyet âlemine varmaktır. 

Hayâtımızın temel meselesi, temel amacı mânevî uyanışa erişmektir. Hazret-i Mevlânâ kelâm-ı mübârekleri ile: “Allah gökleri yarattıysa ihtiyaçları gidersin diye yarattı. Nerede dert varsa devâ oraya gider, nerede yoksulluk varsa nimet orada vardır. İbret almayı, uyanmayı Allah’tan dile. Kitaptan, sözden, harften, duraktan değil.” 

Bir müslüman için dünyâ hayâtında en yüce şeref, Ramazan ayının ihlâsını yaşamasıdır. Çünkü oruç tutarken Allah (cc) bize İslâm'ın ve Kur’ân'ın rûhunu yaşama imkânı veriyor. Bütün hayâtımızı canlı kılacak bir rahmet lütfediyor. Daha üst bir mutluluk yoktur! 

Bir müslüman için dünyâ hayâtında en yüce şeref, Kadir gecesinin nûrundan istifâde edebilmektir. Ay karanlık geceyi nasıl aydınlatıyorsa, Kadir Gecesi de mü’minlerin hayâtını öyle nurlandırır, çünkü bu gece bin aydan daha hayırlıdır. Daha üst bir mutluluk yoktur! 

Rahmân Sûresi bize dünyâdaki lütufları, ihsanları, bereket ve güzellikleri haber veriyor. Rahmân Sûresi’ne “Kur’ân’ın gelini” denmiştir. Âyet-i kerîmeler, hilkat-i İlâhî’nin sonsuz hârikalarını ve hazînelerini, insanlığa lütfedilen hediye ve ihsanlarını gözler önüne sermektedir. “Öyleyse Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” âyet-i kerîmesi Rahmân sûresinde otuz bir defa tekrâr edilmiştir. Allah Teālâ bize O’nun sayısız nimet ve hediyelerinin kıymetini bilmemiz gerektiğini hatırlatır. Bize kalp gözümüzü açmamız ve gaflet karanlığından uyanmamız gerektiğini anlatır. Allah Teālâ, bizi hilkat hazînelerinin ebedî güzelliğini müşâhede etmeye çağırır. Bizi hayranlığa, aşka, ilâhî ilhâma çağırır. 

Bu hususta Hazret-i Mevlânâ: “Ey oğul! Bütün dünyâyı, ağzına kadar ilimle, güzellikle dolu bir testi bil. Fakat bilesin ki bu ilim ve güzellik, zuhûru zâtının muktezâsı olan ve zuhûr etmemesine imkân bulunmayan Allâh’ın Dicle’sinden bir katredir! O gizli bir hazîneydi. Ma’rifetine muhabbet etti. Böylece o hazîne, pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini izhâr etti! Toprağı, göklerden daha parlak bir hâle getirdi. Gizli bir hazîneyken coştu; toprağı, atlas giyen bir sultan hâline getirdi!”

İnsanın sermâyesi, Rabbi’ni aramasıdır. Bu dünyâ, hayâtın esrârını arama atölyesidir. Ancak arayışın iştiyâkı derecesinde gizli ilâhî tatminleri bulabiliriz. Baha Veled hikmetiyle buyurmaktadır: “Eğer arayışın lezzeti olmasa ölürdüm!” 

Mevlânâ Hazretleri şöyle bir kıssa nakleder: “Bir gece vaktiydi. Evimden dışarı çıktım. Kırlarda geziyordum. Bir adamcağızın elinde fenerle dolaştığını gördüm. ‘Bu gece karanlığında ne arıyorsun?’ diye sordum. Adam: ‘İnsan arıyorum.’ diye cevap verdi. Ona dedim ki: ‘Yazık, boşuna yoruluyorsun... Ben yurdumu terk ettim de yine onu bulamadım. Git evine... Yat, rahatına bak. Nâfile arıyorsun, onu hiçbir yerde bulamayacaksın!’ Adamcağız acı acı baktı: ‘Bulamayacağımı ben de biliyorum. Ama yine de aramaktan zevk alıyorum. Onun hasreti bile bana zevk veriyor!’ dedi.” 

Bu dünyâda arayıştan mahrûm olan bir kimse Allâh’ın (cc) lütuf ve kereminden de mahrumdur.

Mü’min dünyâ hayâtını en güzel şekilde yaşayabilmek için sürekli gayret, mücâdele ve cihâd edecektir. 

Kur’ân’da şöyle buyrulmaktadır: “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 39.) "Biz âhiret nimetlerini elde etmek için gayret eden kişiye fazlasıyla lütfederiz. Sâdece dünyâ için çalışan kişiye de yaptıklarının karşılığı verilir. Ancak onun âhirette hiçbir nasîbi yoktur.” (Şûrâ, 20.) “Ey insan, ölümle Rabbine varıncaya kadar çalışıp çabalayacak, gayret edecek ve sonunda O’na kavuşacaksın.” (İnşikâk, 6.)

Hz. Mevlânâ bu hususta; "Topraktan yaratılmış bedenimiz, göklerin nûrudur. Gayretimize melekler bile gıpta eder. Bazan günahsızlığımızı melekler kıskanır. Bazan arsızlığımız şeytanı bile kaçırır.” demiştir.

Mü’min dünyâ hayâtını en güzel şekilde yaşayabilmek için şeytan tohumuna karşı sevgi tohumu, âhiret tohumu, îman tohumu, iyilik tohumu, tevhîd tohumu ekmelidir.

Allah Teālâ bize dünyâ hayâtında mükâfât olarak ilham kaynağı ihsân ederse; Peygamber Efendimiz'in aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm “Dünyâdan bana da üç şey sevdirildi” buyurduğu gibi; huzur, mutluluk, selâmet, rızā, sükûnet ve güven dolu bir hâl içimizde tecellî edecektir. Bu hususta Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Güzîn (r.anhüm) şöyle buyurmuşlar:

Hz. Ebu Bekir radıyallâhu anh: “Bana da dünyâdan üç şey sevdirildi yâ Rasûlallah! Senin yüzüne bakmak, kızımın Rasûlullâh'ın zevcesi olması, senin yolunda mal harcamak.”

Hz. Ömer radıyallâhu anh: “Dünyâdan bana da üç şey sevdirildi: İyilikle emretmek, kötülükten nehyetmek, eski kaftan giymek.” 

Hz. Osman radıyallâhu anh: “Dünyâdan bana da üç şey sevimli oldu: Aç doyurmak, Kur'ân okumak, çıplak giydirmek.” 

Hz. Ali radıyallâhu anh: “Ben de dünyâdan üç şeyi sevdim: Misâfire hizmet etmek, yaz gününde oruç tutmak, düşmana kılıç vurmak.” 

Hz. Hasan radıyallâhu anh: “Bana da dünyâdan üç şey sevimli oldu: Geceleri namaz kılmak, sözün doğrusunu söylemek, hastaları ziyâret etmek.” 

Hz. Hüseyin radıyallâhu anh: “Ben de dünyâda üç şeyi sevdim: Allâh’a muhabbet, Allah için fukarâya şefkat, Allah yolunda şehâdet.” 

Hz. Fâtıma radıyallâhu anha: “Bana da dünyâdan üç şey sevimli oldu: Yetimlere şefkat, komşuya ihsan, fakir ve zayıflara merhamet.” 

En büyük ma’rifet; bu fânî dünyâda, madde hayâtında, îmân nûrunun güzelliklerini yansıtabilmektedir. Hz. Fâtıma Annemizin Hz. Ali Efendimiz hakkında fevkalâde târifini hatırlayalım: “Sen toprak ahlâkısın, sana ne atılırsa atılsın sen ondan bir gül yaparsın, sen benliğini yok ettin. Hiç kimseden bir şey beklemez, yalnız ilâhî tecellînin yansıması gibi tüm varlıklara bir şeyler verirsin!” 

Dünyâ, bizim sûreten gördüğümüz şey değildir. Dünyâ; Hakk’ın Huzûru ve Cemâl’inden, ilâhî merhametten, ebediyetten, ölümsüzlükten ve âhiretten gāfil olmak demektir. Diğer bir deyişle, bu dünyâya duyulan muhabbet oranında Âlemlerin Rabbine muhabbet duyamıyoruz demektir. Dünyâ sevgisi; bencilliği, kibri, şirki, cehâleti ve dalâleti temsîl eder. Âlemlerin Rabbi'ne duyulan aşkın yokluğu; mi’râcın, secdenin, Rasûlullâh'ın sünnetinin yokluğudur. Resûlullah Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a soruldu: “Yâ Rasûlallah, dünyevîlik nedir?” Saâdetle cevap buyurdu: “Seni gaflete atıp Rabbini unutturan her şey.”

Dünyâyı ne kadar boşayabilirsek; ünsiyetimizi, mânevî terakkîmizi ve ebedî hayâtımızı o derece artırabiliriz. Daha büyük bir takvâ, aşk ve ilâhî farkındalık kazanır ve böylece Allâh’a (cc) kurbiyete yükselebiliriz. Bütün problemlerin cevâbı, bütün yanan kalplerin çâresi, bütün ihtiyaç sâhiplerinin kurtuluşu kişinin kalbinden dünyâyı çıkarması ve kalbini Allah ile doldurmasındadır. Bu dünyâ hayâtını, ona doğduğumuz saflıkta terk etmek, en büyük niyâzımızdır! 

Mânevî kutlamaların özü, Fahr-i kâinât Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın bu dünyâyı teşrifleridir. Dünyâ ve kâinâtın ihtişâmı ancak Allâh’ın (cc) Habîbi’nin aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm hürmetinedir. Hazret-i Mevlânâ buyurur ki: “Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.” 

Allâh’ın Habîbine olan aşkına katılmak için bu dünyâya geldik. Peygamber Efendimiz'i aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm tanıyabilmek, O'nun nûrunu müşâhade etmek adına bu dünyâya geldik. Bir ağızdan, cân ü dilden: “Anam, babam, çocuğum, malım, mülküm ve canım sana fedâ olsun Yâ Resûlallah!” demek için bu dünyâya geldik. Muhammedî varlığı tatmak için bu dünyâya geldik. Efendimiz’e aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm olan aşk, O'na giden yolun rehberidir. 

Hz. Peygamber aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm bu dünyâyı şereflendirince, insanlığa şeref ve izzet geldi. Mübârek bedeni ile dünyâyı teşrif buyurmasıyla velâyet, âşıklık, ilâhî merhametin ve ilâhî kurbiyetin hakîkati kemâl derecede zuhûra geldi. Sonsuz yükselme, miraç, arınma ve nurlanma dînini getirdi. Allâh’ın ilâhî hidâyet nûru bütün kâinatta parıldamaya başladı. İlâhî rahmet büyün dünyâyı sardı. Evrensellik güneşi yükselerek gaflet, cehâlet ve şuursuzluk karanlıklarını dağıttı. Bütün farklar bertarâf oldu, bütün sınırlar kalktı. Allâh’ın hidâyet nûru bütün kâinâtı tuttu. O, aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm ilâhî lütufların kemâline erdi ve ahlâkın en yüksek zirvesine mazhar oldu.

Kulların sertâcı olan Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm; “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim!” buyurmuşlardır.

Aşkın mütekābiliyeti, “O onları sever, onlar da O’nu severler.” Ve “Her nerede olursanız, O sizinledir.” âyetlerinin anlattığı gibi özellikle bu dünyâda yaşanır. Ahmed Samânî şöyle buyurmaktadır: “Arştan dünyâya kadar insanın üzüntü ve neşe evi hâriç hiçbir yerde aşk satılmamaktadır. Nice günahsız ve saf melek dîvân-ı İlâhîde durdular, ancak şu bir avuç tozcağız, o bedenler eriten, kalpler yakan âyetin muhâtabı oldu: “O onları sever, onlar da O’nu.” 

Hazret-i Mevlânâ şöyle anlatıyor: “Susuz kimse, ‘Ey tatlı su!’ diye ağlar, inler ama su da, ‘Nerede o susamış?’ diye ağlar, inler! Bizdeki bu susuzluk, suyun bizi çekmesinden ileri gelir; biz suya āitiz, su da bize.” “Bu gönülden sevgi şimşeği çaktı mı bil ki o gönülde de sevgi vardır. Gönlünde Allah sevgisi arttı mı şüphe yok ki Allah seni seviyor. Tek elin sesi çıkmaz. Öbür elin olmadıkça, iki elin birbirine vurulmadıkça ne ses çıkar ne sedâ!” 

Bu dünyâya aşkın sırrını keşfetmek için geldik. Abdulhamîd Han; “Bizi yükselten, dînimize duyduğumuz büyük aşktır!" buyurmaktadır. Âlem, kemâl aşkından doğmuştur. Âlem, bilinmek aşkından doğmuştur. Kâinâtı ve insanlığı harekete geçiren güç, aşktır. Aşk hayâtın anlamıdır, hayâtın tadı aşktır. Aşk motivasyondur, araçtır, kıbledir, gāyedir, sonuçtur. 

Hazret-i Mevlânâ eşsiz hikmetlerini şu sözlerle sunuyor: “Aşk içinde yaşamalısın, ölü bir adam hiçbir şey yapamaz. Kim hayattadır? İçinde aşk doğan kimse.” “Dünyâ aşkla yaratılmıştır. Her şeyin içinde Yaratıcı gücün yāni Allâh’ın aşkı bulunur. Bu sebeple, her şey Allâh’a âşıktır. Diğer bir ifâdeyle, her şey birbirine ihtiyaç duyar ve birbiriyle bütünleşmeye çalışır. Münferit aşklardaki ihtiyaç ve arzu, hareketin kaynağıdır. Allâh’ın buyruğu, hepimizi aşık yapmıştır.” 

İnsanın esas görevi aşkın sırrını keşfetmektir. Zîrâ bizler Rabbimizin bize duyduğu sevgiden dolayı varız. Ebedî aşkın tohumu insanın en derin benliğinde saklıdır. Bu tohum bizim ilâhî kaynağımızı temsîl eder. 

Aşkın sırrı aşkın yokluğu hissedildiğinde aşktır.
Aşkın sırrı, cennet sevdâsından, cehennem korkusundan âzâd olmaktır.
Aşkın sırrı Rahmânî nefesin parçası olmaktır.
Aşkın sırrı asıl vatana dönmektir.
Aşkın sırrı açlık kapısını çalmaktır.
Aşkın sırrı iki kez doğmaktır.
Aşkın sırrı ölmeden önce ölmektir.
Aşkın sırrı su yerine susuzluğu aramaktır.
Aşkın sırrı kendi hiçliğimizi ve Rabbimizin Yüceliğini keşfetmektir.
Aşkın sırrı kalp gözüyle görmek ve duymaktır.

Mayıs 2026, sayfa no: 46-47-48-49

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak