Sâdece bu dünyâda kazanılmış aşk Allâh’ı (cc) bütün kuşatıcı hakîkatiyle sevebilir.
Kulların sertâcı olan Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm bir hadîs-i-şerîflerinde: “Şu üç şeyin sevgisi yüzünden bu dünyâda kalmak isterdim; biri secde etmenin zevki, ikincisi sıcak bir yaz mevsimine denk gelmiş Ramazan’da oruç tutmanın ihlâsı, üçüncüsü de insanların Allah için birbirine duyduğu muhabbet.”
Biz bu dünyâya aşktan doğan idrâke erişmek için geldik!
Biz bu dünyâya, mi’râca erişmek için, şehit olmak için, kurbiyet cennetine kavuşmak için geldik. Gözümüzün nûru namaza erişmek için, O'nun bilinmek murâdına cevap vermek için, teslîmiyet aşkına erişmek için geldik. Biz bu dünyâya “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitâbını işitip, bu çağrıya tüm yaşantımız ile icâbet edip “Evet” cevâbını vermek için geldik. Biz bu dünyâya gerçek insâniyetimizi, gizli kalmış ilâhî potansiyelimizi fark etmek için, kalbimizi fethetmek için geldik.
Biz birbirimizi sevmek için dünyâya geldik. İslâm dînine gönül vermiş iki kişi arasında İslâmiyet sâyesinde karşılıksız ve samîmî muhabbet cereyânı oluşur. Resûlullah Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm bir hadîs-i şerîfte şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allâh’ın kullarından bazı insanlar vardır ki onlar ne peygamber ne de şehittirler. Fakat kıyâmet gününde, Allah katındaki makamlarından dolayı nebîler ve şehitler onlara gıpta edecekler. Onlar alıp verecekleri mal mülk olmaksızın Allah için birbirlerini severler.”
Secdenin sırrını ve kıymetini kavramak ve yaşamak için bu dünyâya geldik. Abdülkādir Geylânî Hazretleri secdenin gücünü bir örnekle tasvir buyuruyor: “Âcil ihtiyaç alnını, ikrâr edilmiş çâresizlik toprağına dayamazsan ve hüzün gözyaşları göz bulutlarından sağanak hâlinde yağmazsa, zevk nebatların hayât bahçesinde yeşillenmez. İnsanlık bahçeleri maksadına hizmet için verimli bir hâlde yeşillenmez. Sabır dalları rızā yaprakları veyâhut yakîn dostluğun hoş râyihalarını vermez, ne de seni ünse taşırlar.” Rivâyet olunduğuna göre Hazret-i Mevlânâ soğuk bir kış gecesi medresede teheccüd namazıyla meşgûl olmuş. Secdesini o kadar uzatmış ki gözyaşları sakallarına karışıp donarak döşemeye yapışmış, çevresindekiler onu sıcak su getirerek kurtarmışlardır. Hz. Mevlânâ ise kuvvetli bir “Âh” ile “…keşke beni bıraksaydınız” diye haykırmıştır.
Dünyâ insanın ilâhî sorumluluk taşıdığı bir yerdir; geldiği yere dönüş ve yükseliş platformu, kaynağına, rûhunun anavatanına, huzûra, rızāya ve rıdvâna dönüş yeridir. Hz. Mevlânâ: “Bu dünyâ bir gereklilikten zuhûr etti, ki Elest Bezminin kıymetini anlayasın” demiştir.
İnsan bu dünyâya âhirete dönmek için doğar. Dünyâ hayâtı, âhirete dönük yatırımlarımızı yaptığımız bir yerdir. Bu hakîkat, hayâtımızın her bir ânına inanılmaz bir kıymet yüklemektedir! Sâdece bu dünyâ hayâtında insan insanlığını keşfedebilir. Rabbi’nin kendisine bahşettiği şerefi, izzeti ve yükselişi bulabilir. Yaratıcısının Celâl, Cemâl ve Kemâl’ine açık bir görüş kazanabilir. “O onları sever, onlar da O’nu” sırrını yakalayıp tecrübe edebilir.
Allah dünyâyı varlık sahasına çıkarmasaydı, insan hilâfet sırrına mazhar olamayacak, O’nun emânetini taşıma şerefine eremeyecek ve O’nun ilâhî hazînelerini koruma görevini üstlenemeyecekti. İnsanlık, Yaratıcı’nın azamet ve kudretinin vizyonunu paylaşamayacak ve Sevgili Habîbi Hazret-i Muhammed’in sonsuz güzellik ve ihsânına mazhar olamayacaktı.
Bu dünyâ hayâtı olmasaydı, insan Allâh’ın isim ve sıfatlarını taşımanın mânâ ve kıymetini anlayamayacak, Allâh’ın Cemâl ve Kemâl’ini idrâk edemeyecek ve Allâh’ın cömertlik, kerem, ihsan, rahmet ve mağfiretini tadamayacaktı.
Dünyâ, insanın iç potansiyelinin tamâmen tahakkuk edebileceği bir yerdir. Bozulmamış insan fıtratına ancak bu dünyâ hayâtında dönülebilir. Bu yüzden dünyânın insana ihtiyâcı vardır. Bunun hikmeti şudur: Dünyânın karanlık hakîkatine âb-ı hayâtı bulabilmek için muhtâcız. Derinliklerimizde gömülü olan gizli hazîneyi bulmak için bu unsura ihtiyacımız var.
İnsan, bu dünyâ sahnesinde türdeşleriyle hemhâl olup karışmalı ve Allâh’ın kendisine yazdığı nice senaryonun bir parçası olmalı. Yalnızlığı ve ayrılığı tatmazsa Rabbiyle tevhîdin lezzetini bilemez ve Rabbiyle aşkın sırrını keşfedemez. Açlık yaşamazsa, Allâh’ın lütuf ve nimetlerinin farkına varamaz. Fakirlik yaşamazsa, Allâh’ın zenginliklerinin kıymetini takdirden âciz kalır.
Yakıcı bir hasretle, odaklı bir aramayla, yüksek emellerle Allâh’a olan ihtiyâcımız, Allah aşkı ortaya çıkabilir. İnsan ancak Allâh’a olan aşkıyla idrak meyvelerini toplayıp Allâh’ın isim ve sıfatlarının sonsuzluğunu yaşayabilir.
İşin özü; bütün dünyâ işleri ve bu dünyâdaki varlığımız, Rabbimize fizikî olarak nasıl ilticâ edeceğimizi öğrenmektir. Ancak Allâh’a ilticâ etmek yaratılmışları Yaratıcılarına yaklaştırabilir.
Allâh’ın “Bilinmeyen gizli bir hazîne idim, bilinmek istedim, bilineyim diye mahlûkātı yarattım” beyânının iç mânâsı, bize bu dünyâdaki insan hayâtının maksadını ve kıymetini açıklıyor. O’nun bilinmek murâdı, kâinâtı ve içindeki her şeyi yaratmasının ardındaki sebeptir. Ahmed Samânî şöyle demiştir: “Allah bütün mahlûkātı kudretinin bir tecellîsi olarak, ancak Âdem evlâdını aşkının bir tecellîsi olarak yaratmıştır. Diğer her şeyi el-Kavî isminin muhâtabı olarak, seni ise el-Velî isminin muhâtabı olarak yaratmıştır.”
Yaratmanın ana sebebi Allâh’ın bilinmeyi sevmesi, insanın bu dünyâda ilâhî bir idrâke varma neşesini ve o gizli hazîneyi dünyâda bulabilmek mesûliyetini bize anlatıyor. “Bilinmeyi murâd ettim” ifâdesi velâyet çağrısıdır. Bu da rahmet ve merhametin, aşkın, nûrun ve ihsanların kemâlinin ancak insanın dünyevî varlığından zuhûr edebileceği mânâsına geliyor.
Allah, yarattıklarından Kendisini bilir, yaratılmışların ise Allâh’ı (cc) bilmek için bu dünyâya ihtiyaçları vardır. Yāni, Allâh’ın (cc) Kemâl ve Cemâl’ini takdîr edebilmek için bu dünyâya muhtaçtırlar. Susayanın suya ihtiyâcı olduğu gibi suyun da susayana ihtiyâcı vardır. Sürâhi olmadan su bir yerde durmaz. Sürâhinin varlık sebebi içine konan sudur. Mânâsız kelime olmaz, kelime olmadan da mânâ anlaşılmaz.
Hz. Mevlânâ, en çarpıcı beyitlerinden olan bir bölümde Cehenneme atılıp da Cennete girmek için değil, dünyâya döndürülmek için Allâh’a yalvaranların hâlini anlatıyor: "Cehennem ehli cehennemde, dünyâda olduklarından daha hoş, rahat bir haldedir. Çünkü cehennemde Hak'dan haberdâr olurlar; dünyâdaysa Hak'dan haberleri yoktu. Hak'dan haberdâr olmaktan daha hoş bir şey de yoktur. Dünyâyı istemeleri, bir ibâdette bulunup dünyâda da Allâh’ın lütfuna mazhar olup O'ndan haberdâr olmayı istemelerindendir; yoksa dünyânın, kendileri için ahretten daha hoş olmasından değil."
Bu muhteşem hikmetle Allah, ilâhî idrâkin bir insanın kalbine girdiğinde her şeyin nasıl değiştiğini insanlığa anlatmaktadır.
Çünkü ancak ilâhî idrak nûruyla Allâh’a karşı târif edilemez bir iştiyak doğuyor! Bu nur, insanın dünyâdaki varlığıyla bağlantılıdır; o, aşktan doğan idraktir! Bu, düşüşünden sonra dünyevî varlığa bürünen Âdem’in hissettiği şeydir. Gafletimizden, cehâletimizden ve şuursuzluk karanlığımızdan uyandığımızda ve göremediğimizi gördüğümüzde ilâhî merhamet sarayının kapıları açılır ve Allâh’ın ilâhî nimet, ihsan ve lütuflarına nâil oluruz.
Âdem’in dünyâya indirilişiyle, Allâh’ı (cc) sevebilmek potansiyeli bütün insanlığa gösterilmiştir.
Âdem dünyâya iki sebepten inmeliydi; bir, cenneti kazanmak, ikincisi de aşkın Âdem’i olmak. Âdem cennetten, cemâlden, vahdetten, melekî varlıklardan, hayranlıktan uzaklaştı ve kalb sancıları, arama ateşi ve aşk sıcaklığı dünyâsına girdi. Cennet’te Âdem kendisini şeref, izzet, makam olarak yansıtmıştı, ama dünyâya inince kendisini fakirlik, hiçlik, yetersizlik, eksiklik ve kusur ile yansıttı.
Ahmed Samânî şöyle buyurmaktadır:
“Allah sahneyi öyle kurdu ki mahlûkātı, idrak ve saâdet meyvelerini dersinler.”
“Âdem’i kayıtsızlık tahtından ihtiyaç dünyâsına indirmek istiyoruz ki aşkın sırrını âşikâr edelim.”
“Eli açıklık ve cömertlik Âdem’i cennete sokan şeydi ve Âdem cennette övülme minderine oturtuldu. Cennetin hepsi onun emrine verildi. O cennete ve içindeki herşeye baktı, fakat orada ne bir zerre mihnet ne de aşkın hakîkatini gördü. O zaman dedi ki: 'Yağ ve su karışmaz.'”
“Ey Âdem, cennetten çık ve dünyâya gel. Tâcını, kuşağını ve takkeni aşk yolunda kaybet! Acı ve ızdırâba katlan. Yarın seni yüzbin kat letâfet cübbesiyle, her tür izzetle, şehâdetin şâhı olarak, yüzbin şu kadar peygamberin huzûrunda, sâfiyetin sâhibi ve seçilmişliğin kaynağı olarak bu kıymetli vatana ve bu bekā iklîmine döndüreceğiz.”
“Allah, Âdem’e, hatâsını görebilen bir günahkârın Kendi İndinde, kendinde saflık gören temiz bir kuldan daha evlâ olduğunu gösterdi. O yüzden Âdem’e meleklerin secdesinin kıblesi olma şerefini verdi, melekleri de sâcid eyledi.”
Allah, bütün mahlûkātın babasını cennetten çıkarmıştı. Zuhûr eden zelleden sonra Hz. Âdem cenneti alt-üst etti. Ahmed Samânî anlatmaktadır:
“Âdem bu dünyâya zellesi yüzünden indirilmedi. Eğer zelle işlemediğini varsaysak dahî yine de bu dünyâya gönderilecekti. Zîrâ, hilâfet eli ve sultanlık halısı onun dünyâya kadem basmasını bekliyordu."
"Allah Âdem’i daha cennete koymadan çıkarmıştır. Âdem’in iki varlığı vardı, birinci ve ikinci varlık. İlk varlığı bu dünyâya āitti, cennete değil. İkinci varlığı ise cennete āittir.”
“Ey Âdem! Senin cennetten çıkarılman bütün hikmetli işlerin ve gizemlerin perdesiydi; çünkü senin tâlihli sülbünden yüzyirmi küsur bin nübüvvet incisi ve ummânı zuhûr edecekti. Birazcık belâlara katlan; sonra birkaç güne hazîneyi kap!”
Âdem’in düşüşünün hikmeti şuydu ki, cennetten kendi hâliyle olduğu gibi çıktı ve ona çok daha büyük bir kemâl ile yāni insanlık ile girecek. Âdem Allâh’ın herşeyi kuşatan hikmetiyle bütün peygamberlerin zuhûrunu ve dünyâyı teşriflerini tetikledi, elbette netîcede Efendimiz’in aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm teşrîfi için o, cennetten çıktı.
Âdem’in sırrı, Rabbine olan ihtiyâcının hiçliğinden, zellesinden ve eksikliklerinden kaynaklandığı gerçeğinde yatar. Ancak dünyevî varlığıyla Âdem düşüklüğüne, kusurlarına ve hatâlarına dâir mükemmel bir şuura varabilirdi. Yaratıcısının Azameti, Kudreti ve Celâl’i karşısındaki kendi yetersizliği, zâfiyeti ve çâresizliğini tanıdı, bildi. Rabbine olan aşkından mahcûp oldu, hayâya büründü ve mahviyete düştü. Bu yüzden hepsi Âdem evlâdı olan bütün insanlığın bu varlığın hikmetini ve sırrını paylaşması gerekir; kendimizi birer hiç olarak görmeliyiz.
Genel insan zaaflarımızı ikrâr etmeli, yüzümüzü toprak etmeli, bütün yetersizliklerimizi bilmeliyiz; bu ikrarlar, kalbimizi yumuşatıp merhamet ve aşkla dolduracaktır.
Önemli nokta şu, bizim dünyâdaki kırıklığımız, zayıflığımız, niyazlarımız, duālarımız ve ağlamamız kalplerimizi bir hasret yangınına çevirecek ve biz de Sevgili Rabbimize doyulmaz bir açlık ve ihtiyaç içinde olan mahlûklar hâline geleceğiz. Dünyâ gezegeni bir kimsenin hatâlarını tanıyıp, yetersizliklerini, gafletlerini, zaaflarını, eksikliklerini ve kusurlarını bulup ikrâr etme yeridir. Bu şuur, aşkın başladığı önemli bir noktadır.
Âdem mükemmel davranışıyla dünyâdaki insan hayâtının tamâmen eğitimsel olduğunu göstermiştir. Allah insanları, insâniyetin kemâlini, yüksekliğini, güzelliğini, izzet ve şerefini kazanabilsinler diye irşâd eder. Allah insanı aşkın kemâli için irşâd eder.
Nisan 2026, sayfa no: 34-35-36-37
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak