Ara

Dünyâda ve Âhirette ‘Şefâat Yâ Rasûlallâh!’

Dünyâda ve Âhirette ‘Şefâat Yâ Rasûlallâh!’

Şefâat kelimesi, bir şeye bir mislini daha ekleyerek çift kılmak, tek olan bir şeyi bir başka şeyle birleştirmek anlamına gelen, ş-f-‘a kelimesinin mastarı olan “şef’” kökünden türemiştir. Şef’ kelimesi ise tek anlamına gelen vetr’in zıddıdır (Fecr, 89/3). İhtiyaç sâhibi, şefâat istemeden önce tek iken, kendisine şefâat eden şefâatçi ile çift oldukları için, şefâat kelimesinin bu kökten alındığı söylenir. (Ḳādî Abdülcebbâr, 1416-1996: 688; Fîruzâbâdî, 2005: 734; İbn Manzûr, tsz.: 8/183; İsfehânî, 1961: 263; Yavuz, 2010: 38/413; Zemahşerî, 1998: I, 513). 

Terim anlamı ise bir kimsenin, dünyâ veya âhirette herhangi bir menfaate nâil olması ya da kendisine zarar verecek bir şeyden kurtulması için, daha yüksek makamdaki itibarlı birinin aracılık etmesi, yardımda bulunması, kefîl olması, mahşer gününde veya daha sonra peygamberlerin ve diğer büyük zâtların Allâh’ın izniyle, yine O’nun râzı olduğu ve izin verdiği günahkâr mü’minlerin azaptan kurtulmaları ve cennetliklerin cennetteki derecelerinin yükseltilmesi için Allah’tan talepte bulunmalarıdır. Başka bir tanıma göre ise, “günahlardan kurtulup bağışlanma, yâni işlenen suçların affedilmesini, bağışlanmasını talep etmektir.” ‘İnsanlar arası haklar hâriç’ yegâne hâkim olan Allâh’ın zâtını ilgilendiren hakları konusunda bir mü’mine şefâat etmesi için bir ikrâm olarak kulunu izni ile yetkilendirmesi, şefâat edenlere izzet ve şeref, şefâat edilenlere ise Allâh’ın fazlı ve ihsânıdır. 

Kur’ân-ı Kerîm’de şefâatin geçerli olmadığını haber veren âyet-i kerîmeler, Allâh’ın râzı olmadığı kimseler için (Zümer, 39/7) nâzil olmuştur ki onlar da îmân etmeyip mutlak mânâda zâlim olan (Bakara, 2/254; Lokman, 31/13), küfür ve şirk üzere ölenlerdir (Mü’min, 40/18). Allâh’ın râzı olduğunu ve kendilerine şefâat izni verdiğini ifâde buyurduğu kimselerin şefâat etmesi ise âyet-i kerîmelerle sâbittir ve haktır (Bakara, 2/255; Yûnus, 10/3; İsrâ, 17/79; Meryem,19/87; Tâhâ, 20/109; Enbiyâ, 21/28; Sebe, 34/23; Necm, 53/26; Müddessir, 74/48). 

Allâh’ın Rasûlü (sav) şöyle buyurur:

“Her peygamberin Allah tarafından kabûl edileceğine dâir söz verilen bir duāsı vardır. Ben ise, o duāmı âhirette ümmetim için şefâat olarak sakladım. Bu şefâatim, ümmetimden şirk koşmadan ölen herkes için olacaktır.” (Buhārî, Daavat, 1; Tevhîd,31, Müslim, İman, 334,335) 

 “Benim şefâatim ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Tirmizî, Kıyâmet, 2435; Ebû Dâvud, Sünnet, 4739; Müsned, İmam Ahmed, III, 213) 

“Benden evvel hiç kimseye verilmedik beş şey bana verilmiştir: Bir aylık mesâfe uzaklığındaki düşmanın kalbine korku salınarak yardım olundum. Yeryüzü bana mescid ve temiz kılındı. Onun için ümmetimden her kime namaz vakti erişirse, hemen namazını kılıversin. Ganîmetler bana helâl kılındı. Benden evvel kimseye helâl kılınmamıştı. Bana şefâat etme verildi. Bir de benden evvel her peygamber hâssaten kendi kavmine gönderilirken, ben bütün insanlara peygamber olarak gönderildim.” (Buhārî, Salât, 56; Müslim, Mesâcid, 521; Nesâî, Gusl, 26; Dârımî, Salât, 1396) 

Allâh’ın İzniyle ve Rızāsıyla Kimler Şefâat Edebilir

Allâh’ın izniyle ve rızāsıyla; Peygamberler ve Melekler (Enbiyâ, 21/28; Necm, 53/26; Buhārî, Tevhîd, 24; Müslim, İman, 183; Müsned, İmam Ahmed, III, 94, 95), Kur’ân-ı Kerîm (Müslim, Müsâfirîn, 804; Müsned, İmam Ahmed, III, 40, V, 251, 255), Sıddîklar (Müsned, İmam Ahmed, I, 5), Şehîdler (Tirmizî, Cihad, 1663; Ebû Dâvud, Cihad, 2799), Oruç (Müsned, İmam Ahmed, II, 174), Ergenlik çağına ulaşmadan ölen çocuklar anne babalarına (Buhārî, Cenâiz, 92), sâlih mü’minler birbirlerine (Buhārî, Tevhîd, 24; Müslim, İman, 302; Müsned, İmam Ahmed, III, 95, 95) şefâat ederler. 

Rasûlullah (sav), ölünün bağışlanması için Müslümanların duā etmesini istemiş (Müslim, "Zühd", 74), dünyâda iken bir kimsenin meşrû işine yardımcı olmayı “hayattayken ona şefâatçi olma” diye nitelemiş (Buhārî, "İstikrâz", 9, 18) ve Kur'ân okuma, oruç tutma gibi ibâdetlerin de şefâatçi olacağını haber vermiştir (Buhārî, "Tevhîd", 24; Müslim, "Îman", 47, 302). 

İsrâ sûresinin 79. âyet-i kerîmesinde buyurulan ‘Yakındır ki Rabbin seni Makām-ı Mahmûd’a (övülen yüce makāma) ulaştırsın’ âyetindeki ‘Makām-ı Mahmûd’, müfessirlerin tamâmına göre Rasûlullâh’a (sav) verilen şefâat makāmıdır. Rivâyetlere göre, hesâbın başlatılması için yapacağı şefâat-ı uzmâdan (Buhārî, "Tevhîd", 19, "Rikâk", 51: "Tefsîrü'l-Kur'ân", 17/5) sonra Rasûlullah (sav), ilkin ümmetinden cennet ehli olanlar için şefâatçi olacak, cehenneme giren günahkârlar için üç defa şefâat edecek ve bu sâyede cehennemlikler buradan çıkarılıp cennete alınacaktır (Buhārî, "Tevhîd", 19, 24, "Rikâk", 51; Müslim, "Îman", 332). 

Ebû Sa`îd el-Hudrî (ra), Allâh’ın Rasûlü’nün (sav) şöyle buyurduğunu rivâyet eder:

“Ben Âdemoğullarının efendisiyim. Bunu övünmek için söylemiyorum. Kıyâmet gününde kabri ilk açılanım. Bunu övünmek için söylemiyorum. Ben ilk şefâat eden ve şefâati ilk kabûl edilenim. Bunu övünmek için söylemiyorum. Kıyâmet gününde Hamd Sancağı benim elimde olacaktır. Bunu övünmek için söylemiyorum.” (İbni Mâce, Zühd, 4308; Müsned, İmam Ahmed, III, 2)

Hadîs-i şerîflerde belirtildiğine göre bütün şefâatçilerin şefâat etmesinden sonra hayırlı hiçbir ameli bulunmayan ve günahlarından dolayı cehennemde bulunan mü’minlere de Allah şefâat edecek, böylece "Rahmân’ın âzatlıları" adı verilen bu grup da cennete girecektir (Buhārî, "Tevhîd", 24; Müslim, "Îman", 302). 

Bazı sahabîlerin, Resûlullah’tan (sav) Şefâat İstediği Rivâyetle Sâbittir

Enes bin Mâlik (ra) şöyle rivâyet eder:

“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’den kıyâmet günü bana şefâat etmesini istedim:

‒ Ederim! buyurdular. Ben:

‒ Ey Allâh’ın Resûlü! Sizi nerede arayayım? dedim.

Efendimiz:

‒ Beni ilk olarak Sırât üzerinde ara! buyurdular.

‒ Sırât üzerinde sizi bulamazsam? dedim.

‒ Mîzân’ın yanında ara! buyurdular.

‒ Sizi Mîzân’ın yanında bulamazsam? dedim.

‒ O zaman beni Havz’ın yanında ara! Mutlaka bu üç yerden birinde olurum.’ buyurdular.” (Tirmizî, Kıyâmet, 9/2433; Ahmed, III, 178)

Rasûlullâh’ın (sav), kendisine hizmet edenlere söylediği şeylerden biri de şuydu:

“Senin bir şeye ihtiyâcın var mı?”

Nihâyet bir gün Rasûlullâh (sav)’e dedim ki: “Ey Allâh’ın Rasûlü! Benim bir şeye ihtiyâcım var.”

Buyurdu ki: “İhtiyâcın nedir?”

Dedim ki: “İhtiyâcım kıyâmet günü bana şefâatçi olmandır.”

Buyurdu ki: “Kim sana bunu öğretti?”

Dedim ki: “Rabbim!”

Buyurdu ki: “İllâ da ısrâr ediyorsan, çok secde ederek bana yardımcı ol.” (Musned, İmam Ahmed, III, 500) 

İmâm A’zam Ebû Hanîfe şöyle der:

“Enbiyânın (peygamberlerin) (as) şefâati haktır. Peygamberimiz (sav)’in, günahkâr kullara ve onlardan (mü’minlerden) azâbı hak etmiş olanlara şefâati haktır, sâbittir.” (Ebû Hanîfe Nu’mân b. Sâbit, Fıkhu’l-ekber, Dâru’l-beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrût, 1419/1998, ss. 275-276).

Ümmet-i Muhammed’in yüzaklarından büyük âlim Teftâzânî de (ö. 792/1390) şefâati üç gruba ayırır: 1) Allâh’ın Rasûlü (sav), hayatta iken bir kimsenin hidâyete ermesi ve günahlarının affedilmesi için Allah katında şefâatçi olur. Allah da peygamberinin şefâatini kabûl ederek o kulu hidâyete erdirir. Şefâatin bu şekli aslında Peygamberlerin tebliğ sıfatı ve görevi arasında yer almaktadır. Buna tevessül de denir. 2) Allâh’ın Rasûlü’nün (sav) mahşer günü umûmî bir şefâatte bulunmasıdır ki “şefâat-i uzmâ‛” kelimesi ile ifâde edilmiştir. (Bk. Buhārî, “Tevhîd”, 19; “Rikâk”, 51; “Tefsîru’l-Kur’ân”, 17/5) 3) Allâh’ın Rasûlü’nün (sav), âhiret hayâtında hesap gününü müteakip, cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme gittikten sonra şefâat etmesidir. 

Hem Dünyâda Hem Âhirette Şefâat Yetkisi

Şefâat, yâni vesîle olmak, aracılık etmek, yardımda bulunmak, kefîl olmak sâdece âhirete āit bir konu değildir. Bir mü’minin başka bir mü’min hakkında onun ihtiyâcını ve sıkıntısını gidermesi için Allâh’a duā etmesi, onun yardımına koşması ve insanlar nezdinde ona aracı olarak sıkıntılarını gidermesi de bir nevi şefâattir. 

Dünyâdaki şefâate birkaç örnek:

  1. Zülkarneyn’in (as) bir kavmi cezâlandırma veya affetme konusunda serbest bırakılması:

“Nihâyet güneşin battığı yere ulaşınca onu kara bir balçıkta batar buldu. Bunun yanında da bir kavim buldu. Dedik ki: «Zülkarneyn, (onları) ya azâba uğratmanda yâhut haklarında güzellik (tarafını) tutman(da serbestsin)».” (Kehf Sûresi, 18/86.) 

Cenâb-ı Hak, Zülkarneyn’e (as) bir kavim hakkında dilerse cezâlandırması veya dilerse onları affetmesi konusunda yetki vermiş, bu konuda kendisini serbest bırakmıştır. 

  1. Tâif halkının âkıbetinin Rasûlullah’ın (sav) karârına bırakılması ve Rasûlullâh’ın (sav) onlara şefâat etmesi:

Hz. Aişe radıyallâhu anhâ’dan rivâyet edildiğine göre bir gün Peygamber aleyhissalâtü vesselâm’a:

“Uhud Gazvesi’nin yapıldığı günden daha zor bir gün yaşadın mı?” diye sordum. Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle cevap verdi: 

“Evet, senin kavminden çok kötülük gördüm. Bu kötülüklerin en fenâsı, onların bana Akabe günü yaptığıdır. Tâifli Abdükülâl’in oğlu İbni Abdüyalîl’e sığınmak istemiştim de beni kabûl etmemişti. Ben de geri dönmüş derin kederler içinde yürüyüp gidiyordum. Karnüssealib’e varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı kaldırıp baktığımda, bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Cebrâil aleyhisselâm’ı farkettim. Cibrîl bana seslenerek: 

- Allah Teālâ kavminin sana ne söylediğini ve seni himâye etmeyi nasıl reddettiğini duymuştur. Onlara dilediğini yapması için de sana Dağlar Meleği’ni göndermiştir, dedi.

Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenerek selâm verdi. Sonra da:

- ⁠Ey Muhammed! Kavminin sana ne dediğini Cenâb-ı Hak işitti. Ben Dağlar Meleği’yim. Ne emredersen yapmam için Allah Teālâ beni sana gönderdi. Ne yapmamı istiyorsun? Eğer dilersen şu iki dağı onların başına geçireyim, dedi. O zaman:

- ⁠Hayır, ben Cenâb-ı Hakk’ın onların soylarından sâdece Allâh’a ibâdet edecek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayacak kimseler çıkarmasını dilerim, dedim.” (Buhārî, Bed’ü’l-halk 7; Müslim, Cihâd 111) 

  1. Mekke’nin fethi sonrası Rasûlullâh’ın (sav) fidye dahi almadan Mekke halkına şefâat etmesi:

Allâh Rasûlü (sav) 630 yılında on bin kişilik ordusuyla dört koldan Mekke’ye girdi ve Mekke’yi kan dökmeden fethetti. Rasûlullah (sav) Harem-i Şerîf’i Kâbe’yi putlardan temizletti ve orada bulunan Mekke halkına:

– Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?” diye sordu. Kureyşliler:

– Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sâhibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sâhibi bir kardeş oğlusun!..” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah (sav):

– Ben de Hz. Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi:

«…Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok! Allâh sizi affetsin! Şüphesiz O, merhametlilerin en merhametlisidir» diyorum. Haydi, gidiniz, artık serbestsiniz!” buyurdular. Bir diğer hitaplarında da:

“– Bugün merhamet günüdür. Bugün Allâh’ın, Kureyşliler’i İslâmiyet’le güçlendireceği, üstünleştireceği bir gündür.” buyurdular. (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 142-143.)

Şubat 2026, sayfa no: 76-77-78-79

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak