Dört Halifenin Seçimleri Üzerine Tespit ve Değerlendirmeler

Dört Halifenin Seçimleri Üzerine Tespit ve Değerlendirmeler
  Hz. Peygamber (sav), Mekke döneminde sadece bir risâlet görevini ifa etmesinin yanı sıra kendisine inananların da lideri konumundaydı. Medine’ye hicretten sonra ise peygamberlik vazifesine siyasî anlamda devlet başkanlığı eklendi. Hicret sonrasında onun aslî görevi şüphesiz dinî idi, yani o devlet başkanı olmasından önce bir peygamberdi. Siyasî görevi ise ancak ilahî misyonunu destekleme ve güçlendirme işlevi görüyordu. Hz. Muhammed’in (sav) vefatıyla birlikte peygamberlik görevi sona ermiş ve risalet zinciri tamamlanmıştır. Dolayısıyla ardından gelip Müslümanları idare edenler ancak onun dünyevî yönünü temsil etme yetisine sahip olabileceklerdir. Binaenaleyh halîfeyi, Hz. Peygamber’in (sav) siyasî misyonunu devam ettiren bir halef olarak değerlendirmek gerekir. Halîfenin dinî olarak değerlendirilebilecek görevleri ise, sadece idare ile ilgili alanlarla sınırlıdır. Yoksa dinî bir meselede karar verme (ictihad) konusunda o tek yetkili değildir, üstelik diğer sahâbeye göre bir ayrıcalığı veya üstünlüğü de yoktur. Halîfeyi bu hususta başka sahâbîlerden ayıran özelliği, yürütmenin başı olarak dinî hükümleri uygulamak, Müslümanlar’a imamlık yapmaktır ki, bu da sadece halîfenin değil, sonraki dönemlerde iktidara gelen her müslüman devlet başkanının yapması gereken görevler cümlesindendir. Halîfe ile ilgili olarak yapılan bu değerlendirmeler, genel hatlarıyla Sünnî hilâfet anlayışını yansıtır. Şia’ya göre ise durum tamamen farklıdır: Onların genel inancına göre halîfenin (imâm) siyasî yönü gibi, dinî yetki ve gücü Hz. Peygamber (sav) kadar olmasa da devam etmektedir. Başka bir ifadeyle Şiîler, halîfenin kimliği, halîfelik makamı ve halîfeliğe geçiş usulünün nass ile tespit edildiğini, yani hilâfet (imâmet) meselesinin dinin esası içinde değerlendirilmesi gerektiğini, zira imâmet makamının insanların tercihine bırakılamayacak kadar önemli olduğunu savunurlar. O kadar ki Şia, hilâfet meselesini dinin herhangi bir konusu olarak kabul etmeyip, bunu özellikle iman esasları içinde mutâlea değerlendirmiş, imâmetin Hz. Ali ve onun evladının hakkı olduğunu kesin bir şekilde kabul etmişlerdir.1 Hâlbuki Ehl-i Sünnet’e göre halîfenin kimliği, halîfelik makamı ve halîfeliğe geçiş usulü nass ile tespit edilmeyip Müslümanlar’ın tercihine bırakılmıştır; dolayısıyla hilâfet imanın, hatta dinin konusu sayılmamalıdır. Böyle olduğu için ilk dört halîfenin seçimi tamamen o dönemin şartları gereği ve çok çeşitli şekillerde Müslümanların tercihleri doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Sünnî siyaset teorisyenlerine göre Kur’ân’da ve hadîslerde hakka ve adalete bağlı olma, meşveretle iş yapma, zulmü önleme, İslâm’ın emir ve yasaklarına uygun davranma gibi kamu yönetimini ilgilendiren genel ilkelerden söz edilmiş olsa da; devlet başkanlığı, devlet başkanında bulunması gereken şartlar, bu kişinin görev ve sorumlulukları gibi konularda ayrıntılı hükümlere yer verilmemiştir. Esasen üst bir kurum olan devletin yönetim biçimi ve siyasî yapılanması, toplumların gelenek, kültür ve sosyal değerleriyle yakından ilgili olduğundan, İslâm dininin bu konularda ayrıntıya girmemesi onun temel niteliklerinin de tabiî bir gereğidir.2 Hilâfet kavramı ilk olarak Hz. Peygamber’in (sav) vefatının ardından Hz. Ebû Bekir’e biat edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Medineliler, Rasûlüllah’ın (sav) vefatının hemen ardından Müslümanların yönetimine talip olduklarını açıklamışlar, daha Hz. Peygamber’in (sav) techiz ve tekfin işlemleri devam ederken Benî Sâide Çardağı adı verilen toplantı yerinde hilâfetin kendilerinin hakkı olduğunu ileri sürerek Hazrec reisi Sa‘d b. Ubâde’yi bu vazifeye aday göstermişlerdir. Sa‘d b. Ubâde, Rasûl-i Ekrem’i (sav) düşmanlarına karşı kendilerinin koruduklarını, Arapların ancak Medinelilerin yardımıyla Hz. Peygamber’in (sav) otoritesine boyun eğdiklerini, bu sebeple Müslümanları yönetme konusunda başkalarından daha fazla hak sahibi olduklarını iddia eden bir konuşmayla adaylığını ilân etti.3 Ensâr’ın halîfe seçmek için bir araya geldiklerini haber alan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ebû Ubeyde ile birlikte toplantı mekanına gitti.4 Medinelilerin niyetini öğrendikten sonra onların dindeki faziletini ve Hz. Peygamber’e (sav) yardımlarını vurgulayan sözlerinin ardından şöyle bir konuşma yaptı: “Biz Rasûllüllah’ın (sav) yakınlarıyız, akrabasıyız. Biz hilâfetin sahipleriyiz. Araplar içinde insanların en soylusuyuz. Bundan dolayı hilâfet, Kureyş’ten birine daha münasiptir.5 Sizler bizleri korudunuz ve bizlere yardımcı oldunuz, ancak insanlar Kureyş’e tabi olurlar. Siz de bilirsiniz ki, Araplar halîfeliğe sadece Kureyş’i uygun göreceklerdir; çünkü onlar, Arapların en değer verdikleri ve şerefli kabul ettikleri yurdun sahibidirler ve İbrahim’in (as) duasına muhatap olmuşlardır. Biz emir, sizler ise vezirlersiniz. Nitekim sizler, Rasûlllah’ın (sav) da vezirleri olmuştunuz.”6 Hz. Ebû Bekir’in bu sözleri, toplantıda bulunanları genel anlamda ikna etmiş görünüyordu. Halîfelik görevinin Kureyş’te kalması kanaati öne çıkmaya başlayınca Hazrecli Hubâb b. Münzir, karşılıklı olarak birer kişinin bu makama getirilmesini teklif etti. Ancak onun bu fikri bizzat Ensâr ileri gelenleri Üseyd b. Hudayr ile Beşîr b. Sa‘d dahi makul karşılamadılar.7 Üstelik Medineli Beşîr b. Sa‘d ve Ma‘n b. Adî bir adım daha atarak hilâfetin Kureyş’in elinde kalmasının gereğini vurgular mahiyette görüş bildirdiler. Bu ifadeler müzakerelerde Muhâcir temsilcilerinin elini daha da güçlendirdi.8 Hz. Ebû Bekir yeni gelişme üzerine yanında bulunan Hz. Ömer ve Hz. Ebû Ubeyde’yi işaret ederek bunlardan herhangi birini halîfe olarak seçebilecekleri tavsiyesinde bulundu. Ancak onlar, bu görev için en uygun adayın Ebû Bekir olduğunu söylediler.9 Netice olarak Müslümanların halîfe adayı ortaya çıkınca başta Hz. Ömer ve Hz. Ebû Ubeyde olmak üzere orada hazır bulunan az sayıdaki Kureyşli, ardından Medineliler Hz. Ebû Bekir’e sırayla biat etmeye başladılar.10 Bu şekilde hem Ensâr’ın sebep olabileceği bir yönetim krizi engellenmiş, hem de Müslümanların Hz. Peygamber’den (sav) sonraki idarecisi seçilmiş oldu. Hz. Ebû Bekir’in halîfe seçilmesinde belirleyici unsur, o dönemin tarihî, siyasî ve ictimaî şartlarıdır. Gerçekten de zamanın sosyal ortamında Kureyş’ten başka bir kabilenin Arap toplumunu kuşatması mümkün değildi. Zira Kureyş kabilesinin gücü ve asabiyeti o asrın toplulukları tarafından kabul edilmiş durumdaydı. Buna karşılık Araplar nazarında Medineli Ensâr’ın asabiyeti aynı derecede güçlü değildi. Hadisenin bu boyutuna İbn Haldûn şu şekilde işaret eder: “Başkanlık, kuvvet ve kudrete dayanır. Bu sebeple bir sülalenin diğerlerine başkanlık yapabilmesi için, onlardan daha güçlü olması gerekir. Bu güç ve kudretin kaynağı ise asabiyettir.”11 kabileden bir kişinin yönetimin başına geçmesi, Müslümanların gönüllerini rahatlatır ve istikrar meydana getirir. Kureyş o çağda Mudar kabilelerinin asabiyetini kendisinde toplamış ve Mudar’ın diğer kabileleri arasında izzet ve şerefiyle tanınmıştı. Bu kabile aynı zamanda sayılarının çokluğu ve asabiyetinin gücü ile başkalarından ayrılıyordu. Diğer Arap kabileleri Kureyş’in bu kudret ve şerefini itiraf ediyorlar ve onların bu üstün kuvvetlerine boyun eğiyorlardı. Diğer Mudar kabileleri Kureyş ile ihtilâfa düşmekten ve savaşa girmekten çekinirlerdi. Çünkü bu takdirde aradaki birlik bağları çözülür ve toplulukları dağılırdı. Kureyş üstün kudretiyle halka istediğini yaptıracağı için, düzeni temin edebilirdi. İşte bunlardan dolayı halîfenin onlardan olması gerekli görülmüştür.”12 Hz. Ebû Bekir, Hicretin 13. yılı Cemâziyelâhir ayının başlarında (M. 634 yılı Ağustos) rahatsızlanınca bu hastalığının vefat ile sonuçlanması ihtimaline karşılık kendisinden sonraki halîfeyi belirlemeye karar verdi. Bu görev için en uygun aday olarak Hz. Ömer’i düşünüyordu. Niyetini ilk önce yakın danışmanlarından Abdurrahman b. Avf’a açıkladığında, muhatabı bu konuda en isabetli kararı halîfenin vereceğine inandığını söylemekle birlikte, Hz. Ömer’in sert mizaçlı olmasından dolayı tereddütlerinin olduğunu bildirdi. Hz. Ebû Bekir ise, onun sertliğinin kendisinin yumuşaklığından kaynaklandığını, görevi üstlendiği zaman daha itidalli ve soğukkanlı hareket edeceğini bildirdi. Halîfe bu konuyu Hz. Osman’a açtığında, ondan görev için en isabetli kişinin Hz. Ömer olduğu kanaatini aldı.13 Hz. Ebû Bekir Muhâcir önderleriyle yaptığı görüşmelerden sonra Müslüman toplumun diğer önemli kanadını oluşturan Ensâr’ın düşüncesini de öğrenme ihtiyacı duydu. Bu amaçla istişare yaptığı Evs reislerinden Üseyd b. Hudayr, Hz. Ömer’in halîfeliğine onay vereceklerini bildirdi. Diğer taraftan Ömer b. Hattâb’ın halîfeliğe getirileceği duyumunu alan başka bazı sahâbîler, onun sert mizacıyla ilgili olarak endişelerini dile getirdiler. Hatta bir kısmı bu konuda Allah’a ne cevap vereceğini söyleyerek Hz. Ebû Bekir’e sorumluluğunu hatırlattıklarından onlara şu karşılığı verdi: "Siz beni Allah ile mi korkutuyorsunuz? Sizin işinizde zerre kadar haksızlık etmiş olan hüsrana uğrasın. Rabbime kavuştuğum zaman, ‘Allah'ım onlar üzerine kullarının en iyisini halef tayin ettim’ derim".14 Hz. Ebû Bekir yaptığı görüşmeler sonucunda teklifinin genel kabul gördüğü kanaatini aldıktan sonra kâtibi Hz. Osman’a şu ahitnameyi yazdırdı: “Bu, Ebû Bekir b. Ebû Kuhâfe’nin dünyadan ayrılırken son deminde, ahirete giderken ilk anında, kâfirin iman ettiği, günahkârın tevbe ettiği ve yalancının doğru söylediği bir anda yaptığı ahiddir. Ben, kendimden sonra Ömer b. Hattâb’ı tayin ettim. Onu dinleyip itaat ediniz. Ben bununla Allah’a, Rasûlü’ne ve dinine, kendime ve size iyilik dilemiş bulunuyorum. Adil davranırsa ne âlâ, ki benim ondan umduğum ve beklediğim budur. Aksi hareket ederse, herkes yaptığının cezasını görür. Ben iyilik istiyorum. İleride ne olur onu bilemem. Zalimler neye uğrayacaklarını bilecekler. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.”15 Hz. Ebû Bekir’in tasdik ettiği ahitname Hz. Osman tarafından ilân edildi. Halîfe, kararın tebliğinden sonra yanında toplananlara kendisine akraba olmayan bir kişiyi yerine tayin ettiğini, ona itaat etmelerini, zira bu konuda kendisinin elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığını söyledi. Bunun üzerine orada hazır bulunanlar vasiyete uyacakları konusunda halîfeye söz verdiler.16 Hz. Ömer, Hicretin 23. yılının Zilhicce ayında (4 Kasım 644) Muğîre b. Şu‘be’nin kölesi Ebû Lü’lüe’nin gerçekleştirdiği suikast sonucunda ağır bir şekilde yaralandı.17 Bunun üzerine ashâb önderleri, kendisinden aynen Hz. Ebû Bekir’in yaptığı gibi yerine birini tayin etmesini istediler. Ancak Hz. Ömer bu teklifi kabul etmedi. Bu konuda yapılan ısrarlı istekler karşısında da eğer hayatta olsalardı bu göreve Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh ile Ebû Huzeyfe’nin kölesi Sâlim’den birisini düşünebileceğini, ancak o an için bunun da imkân dâhilinde olmadığını söyledi.18 Devam Edecek… Dipnotlar: [1] Öz, Mustafa, Avni İlhan, “İmamet”, DİA, XXII, 202; Aydın, M. Akif, “İmamet”, DİA, XXII, 204. 2 Bu konuda geniş bilgi, değerlendirme ve Ehli- Sünnet ile Şia’nın görüşlerinin karşılaştırılması için bk. Mustafa Hilmi, Nizâmü’l-Hilâfe beyne Ehli’s-Sünne ve’ş-Şîa, İskenderiye 1988; Rayyis, M. Ziyaüddin, İslâm’da Siyasî Düşünce Tarihi, (çev. Ahmet Sarıkaya), İstanbul 1990, s. 167-231; Muhammed Mescid-i Cami, Ehl-i sünnet ve Şia’da Siyasî Düşüncenin Temelleri, (çev. Malik Eşter), İstanbul 2003, s. 17-33, 115-192. 3 Buhârî, Hudûd 31; Taberî, Tarih, III, 218. 4 Vâkıdî, Kitabu’r-Ridde, (thk. Yahya el-Cebûrî), Beyrut 1990, s. 35; Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf, I, (thk. Muhammed Hamidullah), Jerusalem, 1963, I, 580-581 Taberî, Tarih, III, 219. 5 Vâkıdî, Ridde, s. 35-36; Taberî, Tarih, III, 206. 6 Buhârî, Hudûd 31; Vâkıdî, Ridde, s. 36-37; İbn Sa‘d, et-Tabakât, III, 182. 7 Buhârî, Hudûd 31; Vâkıdî, Ridde, s. 38. Bunun imkânsızlığı konusunda Hz. Peygamber’den (sav) şöyle bir rivayet nakledilmiştir: “İki halîfeye birden biat edilirse, onlardan ikincisini öldürün. Siz bir kişinin etrafında birlik halinde iken bir başkası gelerek kuvvetinizi kırmak veya cemaatinizi bölmek isterse, onu da öldürün”. (Müslim, İmâret 60,61). 8 Vâkıdî, Ridde, s. 34-35, 41; Taberî, Tarih, III, 221. 9 Vâkıdî, Ridde, s. 36; İbn Sa‘d, et-Tabakât, II, 269-270. 10 Buhârî, Fedâilu’l-Ashâb 5, Cenâiz 3, Meğâzî 11, 83, Muhâribîn 30, 31, İ‘tisâm 16, Mezâlim 19, Menâkıbu’l-Ensâr 46, Hudûd 31; Müslim, Hudûd 15; Nesâî, Cenâiz 11; İbn Sa‘d, et-Tabakât, II, 269, III, 185-187. 11 İbn Haldun, Mukaddime, (thk. Abdülvâhid el-Vâfî), I-III, Mısır 1957, II, 488-489. 12 İbn Haldun, Mukaddime, II, 585-586. (Ayrıca bk. Câbirî, Fikru İbn Haldun el-Asabiyye ve’d-Devle, ? 1984, (Dâru’l-Beyzâ), s. 308-315). 13 Ebû Yûsuf, Kitâbu’l-Harâc, (thk. Kusay Muhibbuddîn el-Hatîb), Kahire 1396, s. 12; Taberî, Tarih, III, 428. 14 İbn Sa‘d, et-Tabakât, III, 274; Taberî, Tarih, III, 433. 15 Taberî, Tarih, III, 429. 16 Taberî, Tarih, III, 428. 17 Buhârî, Fedâilü’s-Sahâbe 8; İbn Kuteybe, el-İmâme, I, 26-27. 18 Buhârî, Fedâilü’s-Sahâbe 8, Ahkâm 51; İbn Sa‘d, et-Tabakât, III, 343;Taberî, Tarih, IV, 227-228. Prof. Dr. Adem Apak

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Mesaj Bırak

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın.

Bülten Aboneliği