Ara

Din Hayattır / Hayat Dindir

Din Hayattır / Hayat Dindir

İnsan zahmet ile rahmet bulur, açlık ile gıdâ, fakirlik ile zenginlik, ölüm ile diriliş, düşüş ile yükseliş bulur, dert ile derman bulur.

Allâh’ın ilâhî politikası; fakrı gınâ ile, ācizliği inâyetle, kırıklığı bütünlükle, kudretsizliği kuvvetle, hiçliği hakīkī îmân ile, çâresizliği yardımıyla, gāfilliği selâmet vermesiyle ödüllendirir. Mutlak ihtiyaç içerisinde olan bizler kendimizi Allâh’a vermenin tek kazancımız olduğunun farkına varmalıyız. Sâdece ācizlik ve fakirlikle hakīkī sevgiye ulaşabiliriz.

Hakīkī zenginlik muhtaç olduktan sonra erişilen zenginliktir. İnsan hakīkī kazanca bir şeyi kaybedip, onu geri aldıktan sonra erişir. Hakīkī sıhhat, hastalık yaşadıktan sonra erişilen sıhhattir. Hakīkī cennet, “Kālû belâ”dan ayrıldıktan sonra kazanılan cennettir. Hakīkī yükşeliş, düştükten sonra erişilen yüceliktir. İnsan yalnızlığı ve ayrılığı tatmadan, ağlayıp inlemeden ve acı duymadan aşkın sırrını keşfedemez. Rabbiyle tevhîdin lezzetini bilemez. Açlık yaşamazsa Allâh’ın lütuf ve nīmetlerinin farkına varamaz. İnsan fakirlik yaşamazsa Allâh’ın zenginliklerinin kıymetini takdirden āciz kalır. Hz. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî şöyle buyurmaktadır: “Derde düşmedikçe dermâna erişmezsin. Can vermedikçe de cânâna kavuşamazsın. Halîl gibi ateşe atılmadıkça Hızır gibi âb-ı hayât kaynağına ulaşamazsın.”

Bize dermânı getiren ayrılık acısının tâ kendisidir. Yaranın acısı şifâsını aratacaktır. İnsan hasta olduğunda sağlığını geri kazanmaya çalışır. Hapisteki bir adam özgürlüğünü arar. Ne kadar incinirsek, ne kadar ayrı kalırsak, ayrılık yarası ne kadar derin olursa, sağlık, tevhîd, şifâ ve kurtuluştan o nisbette haberdâr oluruz.

Açlık kapısının eşiğine gelmeden, Peygamber Efendimiz’in aleyhis-salât ü ves-selâm hükümlerinin karşısında aklını fedâ etmeden, gaflet, mānevî körlük ve cehâletten kurtulmadan, dünyânın câzibesinden, bedenin ağırlığından, varlık hapishānesinden kurtulmadan, cennet arzusu ve cehennem korkusundan kurtulmadan, pişmân olup tövbe etmeden kalb gözümüzü açamayız, Allâh’ın sıfatları ile sıfatlanamayız, O’nun aleyhis-salât ü ves-selâm ayağının tozu olamayız.

Teslîmiyet aşkıyla yıkanmış, ibâdet muhabbetiyle arınmış, pişmanlık gözyaşlarıyla yıkanmış bir gönül tertemiz olur ve Allâh’ın ilâhî Cemâl’ini müşâhede eder ve “Göz aydınlığım bana namaz verilmiştir” buyuran sevgili Efendimiz aleyh-is-salât-ü-vesselâm’ın yaşadığı ilâhî hazları bir nebze yaşar.

İslâm‘da yüce ahlâk, mānen sarhoş olup kendinden geçme ile kazanılmaz. Ancak Allâh’a kulluk ve hizmetten, emirlerine itāatten en büyük lezzeti alanlar bu mertebeye ulaşabilir. Bu tutum, bu itāat etmekten alınan neşe Allah dostlarını, velîlerini sıradan bir insandan ayıran şeydir. Allah Teālâ, Enfâl Sûresi’nde buyurur ki: “Mü’minler öyle kimselerdir ki Allâh’ın adı anıldığında kalpleri titrer ve Cenâb-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecellîlerini gördüklerinde ise îmanları kuvvetlenir.” (Enfâl, 2.)

Genel insânî zaaflarımızı ikrâr etmeli, yüzümüzü toprak etmeli, bütün yetersizliklerimizi bilmeliyiz. Bu ikrarlar kalbimizi yumuşatıp onu merhamet ve aşkla dolduracaktır. Bütün sahte kuvvetleri ondan gitmeli. Çünkü o sahte, mevhum kudretler insandan ayrıldıktan sonra Allâh’ın nusreti ve inâyeti tam olarak iner. O zaman da artık O’nun irâde, bağışlama ve rahmet kösü çalmaya başlar.

En büyük yolculuk hac ve hicrettir. En büyük dinamik sünnet Resûlullâh'ın sünnetidir. En yoğun mücâdele iç savaştır, 'cihâd-ı ekber'. En büyük aşk eylemi secdedir. En yüce iç yolculuk mi’râcdır.

En yüksek seviyede dinamizm arzeden “Sünnet-i Resûlullâh”a dāvet edildik. Vâris olunan en büyük hazîne; “Ahlâk-ı Muhammedî”ye dāvet edildik. Kulluğun kemâli olan “Ubûdiyyet”e ermeğe dāvet edildik. Aşkların en yücesi olan Aşk-ı Muhammedî'ye dāvet edildik. Bu dāvetlere icâbet edebilmenin tek yolu bütün kâinâta rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz’i (sav) tākip etmektir. Bu yol sırât-ı müstakīmdir. Sırât-ı müstakīmi ahlâk-ı Muhammedî temsîl ediyor. Ancak bu yolda O’nun ayağının tozu olup O’nu tākip ederek Allâh’a ulaşmak mümkündür.

Bu yolda çekilen zahmet rahmettir, açlık gıdâmızdır, fakirlik zenginliğimizdir, ölüm dirilişimizdir, yıkımlar inşâ içindir. Derdimiz dermânımızdır, kaybımız kazancımızdır.

İnsan kaybettiği için ağlamaz, gördüğü için ağlar. Kaybettiği için değil, hakīkate duyduğu özlem yüzünden ağlar. Kaybettiği için değil, Sevgili’yle kurmuş olduğu yakınlığı özlediğinden ağlar. Kaybettiği için değil, cennet sofralarına oturup, Allah dostlarıyla âb-ı hayât içmeyi arzuladığı için ağlar. Kaybettiği için değil, aşkın eksikliğini hissettiği için ağlar. 

Açlık yaşamazsak, Allâh’ın lütuf ve nīmetlerinin farkına varamayız. Fakirlik yaşamazsak, Allâh’ın zenginliklerinin kıymetini takdirden āciz kalırız. İlâhî susuzluğumuzu arttırmaya çalışmalıyız ve böylece hakīkate olan ihtiyâcımızın farkına varabiliriz. Açlık bütün mānevî hastalıklarımıza şifâdır. Bütün sıkıntı, bunalım, belâ, depresyon ve korkularımıza dermandır. Hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz “Açlık kapısını çalın” buyurmuştur. Açlık, yaratılanların Yaratıcılarına olan ihtiyaçlarını artırır, açlık günahları temizler ve Hālik-ı Zü’l-celâli ve’l ikrâm’a giden yoldaki engelleri kaldırır. Susamış olan su arar; muhtaç olan da kurtuluş için yalvarıp yakarır, el açıp ağlar. Hz. Rûmî’nin deyişiyle:

“Su aramak ve susuzluğunu gidermek için daha az zaman harca. Göreceksin ki semâdan ve yerden su fışkıracaktır.” 

“Gerçekten açlık ilaçların sultānıdır. Açlığı rûhuna yerleştir; onu hor görme! Açlık hoşa gitmeyen her şeyi hoş hâle getirir, fakat onsuz, tüm güzel şeyler geri çevrilir.” 

“Sağlığında açlık sana gelir durur, hazımsızlığını ve sıkıntını alır götürür.” 

“Bir insan açlık nakdini kazandığında, vücudunun āzāları dâimî yenilenme içine girer.” 

“Allah, açlığı seçkin kullarına güçlü aslanlar hâline gelmeleri için verir.” 

 “Hiçbir tabip hastalık olmadan ilaç vermez – tamâmen dert olayım ki şifâya kavuşayım.” 

“Aşkın acısı kalbi bir an olsun yalnız bıraktığında, hāne bir mezara döner ve orada yaşayan her şey mâtem tutar.” 

“Arınma ve saflaşma isteyip de cilâ aşamasında zorluktan kaçanın hâline şaşarım.” 

“Aşk bir duruşmadır ve acı çekmek de şâhiddir; şâhidin yoksa dāvâyı kaybedersin.” 

Benlik virüsüne karşı müthiş bir ahlâk ilacı bulunmaktadır. Bu ilaç; şiddetli bir ihtiyaç içinde olsak bile kardeşlerimizin iyiliğini, ihtiyaçlarını tercîh etmek, kardeşlerimizin acısını kendi acımızdan önemli görebilmektir. Özverinin ve fedâkârlığın zirvesinde bulunan Ebu Bekir hazretlerimiz şöyle buyurmaktadır: “Başkalarının acısını dindirmek için acı çekmek hakīkī cömertliktir.” Nefsi fedâ etmenin zirvesi de Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve ashâb-ı bâ-safâda tezāhür etmiştir. Onlar hep bir ağızdan, cân ü dilden “Anam, babam, çocuk, mal, mülk, makam ve canım fedâ Yâ Resûlallâh!” demişlerdir. Nefsinden infâk etmeyen bir kimsenin Efendimiz’e (aleyh-is-salât ü ves-selâm) karşı sevgisi sahte olur.

Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Kirâm Efendilerimiz dāvete icâbet etmenin tüm zorluklarını göğüslemişler, canlarını mallarını ve tüm sevdiklerini bu uğurda fedâ etmişlerdir. Günümüze gelene kadar Ehl-i Beyt-i Mustafâ ve Ashâb-ı Kirâm Efendilerimiz’in ayak izlerini tākip eden hakīkī mü’minler de, İslâm’ın nûrunu korumak için aynı şekilde büyük zorluklara göğüs gerip canlarını bu uğurda fedâ etmişlerdir.

Allâh’ı tanımak, O’na ulaşmak ve kurbiyet cennetine ermek için canımızı vermemiz gerekir. Bu ilâhî alışverişi Rabbimiz şöyle açıklamaktadır: “Şüphesiz Allah, mü’minlerinden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. O halde yapmış olduğunuz alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.” (Tevbe, 111.)

Allâh’a ulaştıran yol fedâkârlıktan geçiyor. Hakīkī insan olmak için can vermek gerekir. İnsan Allah'la ilâhî mübâdeleye girer ve O'nun tarafından satılıp alınır. İnsanın cüz’î irâdesini Allâh’ın Küllî İrâdesine teslîm etmesi, benzeri olmayan bir özgürlük, nur, zenginlik, mutluluk ve güç getirecektir.

İnsan hizmet ile hayat bulur. Bir kulun temel vasfı insanlara hizmet etmesidir. Başkalarının refâhına öncelik verir, o yüzden kendi acılarından çok diğer insanların acılarını dikkate alır. Allâh’ın taleplerini kendi nefsininkilerden azîz tutma sırrıyla yaşar. Nefsine müteallık bir şahsiyetle zerre ilgili değildir. O kendi nefsini kurbân etmiştir. Yaşayan bir şehittir ādetâ. Etrâfını alevleriyle aydınlatan ama bu meyanda etrâfındakiler nurlanırken kendisi eriyip giden bir mum gibidir. Hz. Mevlânâ’nın söylediği gibi: “Derviş bedenini de rûhunu da fedâ eder. Bu, her cömertçe işin temelidir.” “Kur'ân'ın huzūrunda alçalmış, kurbân olmuş, rûhu Kur'ân kesilmiş adamdan sor.” Fedâkârlıkta zirve olan Hz. Ebû Bekir (ra); “Başkalarının acılarını dindirmek için zahmetlere katlanmak cömertliğin rûhudur.” buyurmaktadır.

Mayıs 2022, sayfa no: 26-7-28-29

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak