- Dil kelimesi hem ağız içindeki kemiksiz konuşma organının hem de milletten millete ırktan ırka değişen konuşma şeklinin adıdır. Evet atalar doğru söylemiş “Dilin kemiği yoktur”, lâkin ayarı vardır. Bu ayar bozulduğu vakit dilinizde tüy bitmesi sürpriz olmaz. Sözün balataları yakıldığında o meşhur bedduayı hak etmişsiniz demektir: “Dilini eşek arısı soksun!”
- Dilin yanlış ve de eksik kullanılması düşünsel bir ârızaya işâret eder. Büyük ihtimal dilin fren lambalarında bir sorun vardır. Kötü düşüncelerin iyi bir dille anlatılabildiği pek vâki değildir. Zîrâ dil tadını beğenmediği cümleleri bünyesinde taşımak istemeyip kusar. Duygu, düşünce ve dil arasında tam bir ünsiyet, yakından mukârenet ve hissedilebilir bir insicam vardır. Dil gönülden ve kafadan gizli çalışmadığı gibi kafa ve kalp de dilden bağımsız işlemez. Dil kelimesinin Farsça’da “gönül” anlamına gelmesi tesâdüf değildir.
- Dil kendi mihveri etrâfında döner. Bu mihver kültür ve medeniyettir. Dile gelmeyen şeyler gönülde birikip depolanır. Yûnus’un söylemek istediği de buna denk olsa gerektir: “Dışarıya o sızar, içeride ne varsa”. Dil gönülden sızan duygu ve düşüncelerin rafinerisidir. Niyet eyleme geçmezden evvel oluşacak fikrin mayasıdır. Bir başka deyişle, fikrin teşekkülünden önce dört bir yana dağılmış halde duran kelimeleri ortak bir hedef için örgütlemenin adıdır. Müslüman Türk Milleti dediğimiz zaman “Müslümanlık”, “Türklük” ve “Millet” kavramlarının her birinin bu minvâl üzere ortak bir çerçeveye sâhip olduğunu göz ardı etmemek lâzım. Zîrâ dil sâdece bir konu üzerinde konuşmaya yarayan bir şey değil aynı zamanda onu kullanan milletin “Millet” olma vasfının dayanağıdır. Başkalarının dili ve kelimeleriyle konuşan milletler bir süre sonra başkalarının diliyle düşünmeye başlarlar.
- Üstad Cemil Meriç’in ifâdesiyle “Kamusa uzanan el nâmusa uzanan eldir.” Dili işgâl edilmiş bir milletin nâmusu ve haysiyeti tehdit altındadır. Millet olarak yaşadığınız asra karşı bir iddianız yoksa diliniz ya kesilmiş ya da dilinizi yutmuşsunuz demektir. Kültür ve medeniyet geliştiği sürece diliniz de gelişir. Kültür emperyalistleri önce dilinizi değiştirmek isterler. Çünkü düşünceye dilden gidilir. Dilin değişimiyle düşünce de değişmiş olur. Düşüncenin değişimiyle ise toplumsal seciye ve davranışın değiştiğini görürüz.
- Dilin bir tadı olduğunu en iyi “Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir” diyen estet şâirimiz Yahya Kemal’de görürüz. Üstâda “Ne zaman şâir olduğunuza inandınız?” diye sorulduğunda verdiği cevap da bir o kadar dilin tadına işâret etmektedir. Yahya Kemal bu soruya şu meşhur cevâbı veriyor: “Türkçe’yi hissettiğim zaman” Bir dil nasıl hissedilir? Elbette öncelikle dil ve sonra kulak iledir. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” atalar sözünü de yabana atmamak lâzım tabii. O kelimeler ki cümle olmazdan evvel bir milletin ömr ü hayâtına boydan boya asılı bir madalya olmuştur. Dilin zevki en çok da çağırma ve çağırılma ihtiyâcımızı giderir. Sevdiklerimizi dilimizle ad niyetine bir kelimeye tutunarak çağırmak ne güzeldir. Bunu da Arif Nihat Asya’nın dili ile ifâde edelim: “Kapılar kalmasın kapalı/ Kulaklar kalmasın sağır/ Dilinde adım güzeldi ey çocuk/ Beni bir daha çağır!”
- “Dil aklın süsüdür” der Yusuf Has Hacip ilk Türk siyâsetnâmesi kabûl edilen “Kutadgu Bilig” (Devlet Olma Bilgisi) adlı eserinde ve devâm eder: “Dilin süsü sözdür, kişinin süsü yüz, yüzün süsü gözdür”. Dil hizmetkârımızdır. Ona gidilmez, ona gelinir ve ısmarladığı şey her ne ise ona getirilir. Dile gelmek ve dile getirmek vardır, dile gitmek diye bir şey yoktur. Dilin kavrama noktasını iyi bilirse insan savaşları bitirir, şâyet yanlış yerden kavrarsa dili, başlar kestirir. Bunu bize bir ulak edâsıyla gelip haber veren kişi de “Türkçe’nin süt dişleri” kabûl edilen bizim Yûnus’tur.
- Sanat güzel ve faydalı olanın kalıcılığını sağlar. Bu yüzden sağlamlığın kalıcılığa dâir olan yanını hep bünyesinde taşır. Bediî duygular bunun en somut örneğidir. Sanat aynı zamanda bir inşâ hareketidir. Tabanla tavan arasını âit olduğu kültür ve medeniyetin rûhu ile doldurur ki o rûha “Elest bezmi”nde üflenmiştir. İnsan elinin sanat adına değdiği her şey mutlak Sânî’nin bağışı ve bağışlayıcı olmasının nişânesidir. Zîrâ Yüce Yaratıcı kâinâta bu sanatı insanı şaşkına çevirecek, hayret makamına ulaştıracak biçimde yansıtmıştır. Estetik ve sanatsal olanı arayış ilâhî olanın izini sürme tecessüs ve heyecânıdır. Yaratılan her şeyin bir dili vardır. Yerde ve gökte ne varsa bu hakîkat mûcibince Allâh’ı zikretmektedir. Yaratanların en güzeli olma vasfı (Ahsenü’l-Hâlikîn) aynı zamanda mutlak Yaratıcı’dan izinli yaratıcıya (İnsana) bir mesajdır.
- Allâh’ın yarattığı her şey güzeldir. Önemli olan onu görmekten âciz ve gaflette olanlara görünür kılmaktır. Güzeli güzelliğe dönüştüren sanat rûhuna sâhip, vardan var etme yetkisi ile yetkili insandır. Allah mutlak güzeldir ve güzeli sevendir. Dil güzel kullanıldığında hakîkat kendini görünür kılar. Kur’ân’ın güzel bir dille indirildiği dil vâsıtasıyla insanı muhâtap aldığı düşünüldüğünde insandan Allâh’a, insandan tabiata ve insandan insana ulaşacak vâsıtanın da güzel ve kıvâmında olması hilkat ve fıtrata uygun olacaktır.
- Edebiyat, güzelliğin sözel aktarımı ve yorumlanmasıdır. Bir milletin söz varlığı o milletin mîrâsıdır. Yazı ve edebî mîras olmamış olsaydı birçok mesele ideolojik ve de tarafgir târihin insâfına hapsolmuş olacaktı. Halbuki edebî metinler yalan söylemez. Sözün uçuculuğuna karşın yazılı edebî metnin zamânın tutanaklarına geçen bir tarafı vardır. Hâfızası boşaltılmış bir milletin ne geçmişi vardır ne de geleceği.
Ocak 2026, sayfa no: 14-15
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak