Uçağın penceresinden aşağıya baktığımda, yeryüzünün bu kadar parçalı ama bu kadar bütün olabileceğini ilk kez düşündüm. Ada ada dağılan, denizin içine serpiştirilmiş gibi duran topraklar… Yeşilin onlarca tonu birbirine karışıyor; yağmur ormanları, pirinç tarlaları, volkanların etekleri ve kıyıya yaslanmış şehirler aynı sessizlikte birleşiyor.
Endonezya, haritada uzak görünen ama kalbe dokunur dokunmaz tanıdıklaşan ülkelerden biri. Çünkü burada İslâm, bağırarak değil; yaşayarak anlatılıyor. Endonezya bugün dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkesi. Yaklaşık üç yüz milyon insanın yaşadığı bu coğrafyada Müslümanlık, bir azınlık kimliği değil; fakat buna rağmen gösterişli bir çoğunluk hâli de değil. İslâm burada gündelik hayatın içine yerleşmiş. Sabah ezanı sokakları titreterek değil, uyandırarak dolaşıyor. İnsanlar ibadetlerini göz önünde tutmak için değil, yerli yerinde yaşamak için yerine getiriyor.
Burada İslâm’ın yayılışı, klasik fetih anlatılarından oldukça farklı. Bu topraklara ne büyük ordular gelmiş ne de şehirler zorla dönüştürülmüş. İslâm, Hint Okyanusu’nu aşan Yemenli, Gujarati ve Arap tüccarlarla birlikte adım adım gelmiş. Liman şehirlerinde başlayan bu tanışıklık, önce güvenle, sonra dostlukla, ardından gönül bağıyla derinleşmiş. Bu tüccarlar sadece mal getirmemiş; ölçüyü, adaleti ve sözüne sadakati de taşımış. İnsanlar, Müslümanların ticarette hile yapmadığını, verdikleri sözü tuttuklarını, zayıfı kolladıklarını gördükçe merak etmiş. Bu merak zamanla bir kabule dönüşmüş. Endonezya’da İslâm, önce ahlâk olarak benimsenmiş, sonra inanç olarak yerleşmiş.
İlk durağımız başkent Cakarta. Şehirde ilk hissettiğimiz şey yoğunluk oluyor: trafik, kalabalık sokaklar, gökdelenler… Ama bu karmaşanın içinde bile tuhaf bir yavaşlık var. İnsanlar aceleci değil; yüzler sert değil. Kalabalığın içinde bile bir sükûnet dolaşıyor.
Cakarta’nın kalbinde yükselen İstiqlal Camii’ndeyiz. Güneydoğu Asya’nın en büyük camisi olan bu yapı, geniş avlusu ve ferah iç mekânıyla insanı içine alıyor. Buradan çıktığımızda, Cakarta sokaklarında yürürken küçük mescitlere rastlıyoruz. Büyük tabelaları yok, iddialı mimarileri yok; ama kapıları hep açık. Namaz vakitlerinde şehir telaşesi biraz daha yavaşlıyor.
Cakarta’dan uzaklaştıkça Bandung’un serinliği karşılıyor bizi. Dağlarla çevrili bu şehir, yeşilin içine kurulmuş gibi. Sokaklar daha sakin, hava daha hafif. Burada camiler şehrin merkezinde yükselmekten çok, mahalle aralarında karşınıza çıkıyor. Küçük, sade ama hep açık. Bandung’da sabah namazı vakti sokaklardan yükselen ezan sesi, sisin arasından geçerek kulağa geliyor. İnsan, bu şehirde İslâm’ın daha mahrem yaşandığını hissediyor. Gösteriş yok, iddia yok; sadece devam eden bir hâl.
Ve Endonezya denince İslâmî tarih açısından özel bir yere sahip olan Açe’ye geliyoruz. Ülkenin en batısında yer alan bu bölge, İslâm’ın Endonezya’ya ilk ayak bastığı yer olarak kabul ediliyor. Açe Sultanlığı, yüzyıllar boyunca İslâm ilminin ve tasavvufun önemli merkezlerinden biri olmuş. Açe sokaklarında yürürken insanda tuhaf bir ağırbaşlılık beliriyor. Bu, sadece tarihten gelen bir vakar değil; yakın geçmişin de izlerini taşıyan bir hâl.
2004 yılında yaşanan büyük tsunami, Açe’yi derinden sarsmış. Deniz bir anda yükselmiş, şehirleri yutmuş, hayatları altüst etmiş. Ancak felaketin ardından anlatılanlar, bu toprakların imanla olan bağını daha da görünür kılmış. Yıkıntılar arasında ayakta kalan camiler, çamurun içinden çıkarılan mushaflar, secde hâlinde vefat eden insanlar… Deniz çok şey almış ama bu şehirden duayı söküp götürememiş.
Bugün Açe’de camiler dolu, insanlar vakur. Şeriat uygulamalarıyla bilinen bu bölge, dışarıdan bakıldığında sert görünebilir; fakat yaklaştıkça bunun aslında bir düzen ve edep arayışı olduğu hissediliyor. Açe’nin kalbinde yükselen Baiturrahman Camii, sadece bir ibadet mekânı değil; aynı zamanda bir hafıza mekânı. Beyaz duvarları, siyah kubbeleri ve geniş avlusuyla insanı içine alan bu cami, tsunami sırasında etrafındaki her şey yıkılırken ayakta kalmış. Avluya girdiğinizde, ayaklarınızın altındaki taşların bile bir şey anlattığını hissediyorsunuz. Baiturrahman, Endonezya’da imanın nasıl direnç hâline geldiğinin en somut örneklerinden biri.
Gezimize devam ediyoruz. Endonezya’da İslâm’ın ruhunu anlamak için Cava Adası’na uğramadan olmaz. Çünkü burada İslâm’ın yayılışı sadece tarih kitaplarında değil; halkın hafızasında, masallarında ve gündelik dilinde yaşıyor. Cava’da anlatılan en önemli hikâyelerden biri, Wali Songo olarak bilinen dokuz İslâm âlimi ve mutasavvıfın hikâyesidir. Bu âlimler, İslâm’ı sert bir kopuşla değil; yerel kültürü incitmeden, dönüştürerek anlatmışlardır. Tasavvufun yumuşak diliyle, insanlara yukarıdan bakmadan, onların dünyasına girerek…
Bu yüzden Endonezya’da İslâm, kültürle kavga etmemiş; onu arındırarak içinde yer almıştır. Yogyakarta sokaklarında yürürken geçmişle bugünün yan yana durduğunu görüyoruz. Eski saray yapıları, dar sokaklar, ahşap evler… Camiler büyük ve iddialı değil; ama hep dolu. Özellikle sabah ve yatsı vakitlerinde gençlerin camilere akın etmesi, insanı umutlandırıyor.
Cava’daki Demak Büyük Camii ise bambaşka bir durak. Taştan değil, ahşaptan inşa edilmiş bu cami; çok katlı çatısı ve sade yapısıyla klasik Ortadoğu camilerinden oldukça farklı. Ama içeri girdiğinizde hissedilen şey tanıdık: huşû. Demak Camii, Wali Songo’dan biri olan Sunan Kalijaga ile anılır. Caminin ahşap sütunlarından birinin, birden fazla parçanın birleştirilmesiyle yapıldığı rivayet edilir. Bu sütun, Endonezya İslâm’ının sembolü gibidir: Parça parça gelen ama aynı inançta birleşen bir yapı.
Gezimize kısa bir soluk veriyoruz. Endonezya, sadece camileriyle değil; yetiştirdiği âlimlerle de İslâm dünyasında önemli bir yere sahiptir. Şeyh Yusuf el-Makassari, tasavvuf geleneğinin önemli isimlerinden biridir ve yalnızca Endonezya’da değil, Güney Afrika’da da iz bırakmıştır. Hadratussyaikh Hasyim Asy’ari, Nahdlatul Ulama’nın kurucusu olarak Endonezya’daki geleneksel İslâm anlayışının temel taşlarından biridir. Pesantren adı verilen İslâmî yatılı okullar ise bugün hâlâ binlerce gencin ilimle, edep ve hâl üzerinden yetiştiği mekânlardır. Bu bilgileri hafızamıza ekleyip yola devam ediyoruz.
Sulawesi Adası’ndaki Makassar’dayız. Denizle iç içe bir şehir: limanı, rüzgârı, tuz kokusu… İslâm bu şehre de deniz yoluyla gelmiş. Burada yetişen Şeyh Yusuf el-Makassari, Afrika’da dahi iz bırakmış bir isim. Makassar’da camiler denize bakar. Akşam ezanı okunurken güneş ufukta kaybolur; ezan sesi dalgalarla birlikte yayılır. İnsan, burada imanın yolculuk eden bir şey olduğunu daha iyi anlıyor.
Yönümüzü Surabaya’ya çeviriyoruz. Endonezya’nın ticaret merkezlerinden biri olan bu şehirde limanlar, pazarlar ve kalabalık çarşılar var. Ama bu hareketin içinde bile İslâmî bir ritim hissediliyor. Esnaf dükkânını besmeleyle açıyor, ezan vakti işler yavaşlıyor.
Ve sıra, gezinin en sevilen kısmına geliyor: Endonezya mutfağı. Bu mutfakta yemek, yalnızca sofraya konan bir tabak değil; uzun bir hikâyenin devamı gibidir. Tatlar aceleye gelmez. Pirinç tarlalarında başlayan emek, mutfakta sabırla tamamlanır. Baharatlar ölçüsüzce değil; dengeyle kullanılır. Her yemeğin bir vakti, bir ritmi vardır.
Endonezya mutfağının merkezinde pirinç bulunur. Günün hangi saati olursa olsun, sofralarda mutlaka yerini alır. Pirinç burada yüzlerce farklı şekilde hayat bulur. Nasi Goreng, Endonezya denince ilk akla gelen yemeklerden biridir; ancak tek bir tarifi yoktur. Her şehirde, hatta her sokakta başka bir Nasi Goreng vardır. Kızartılmış pirinç; sarımsak, arpacık soğanı, acı biber ve soya sosuyla harmanlanır. Üzerine yumurta kırılır, bazen tavuk ya da karidesle zenginleştirilir. Akşam saatlerinde Cakarta sokaklarında tencereden yükselen dumanla birlikte Nasi Goreng kokusu yayılır. Küçük taburelerde oturan insanlar, plastik tabaklarda servis edilen bu yemeği sessizce yer. Bu yemek, lüks restoranlardan çok sokakta anlam kazanır.
Sumatra Adası’nda, özellikle Padang mutfağına özgü Rendang, Endonezya mutfağının en derin yemeklerinden biridir. Dana eti; hindistancevizi sütü, zencefil, sarımsak, limon otu ve acı biberle birlikte saatlerce kısık ateşte pişirilir. Et, lif lif dağılacak hâle gelene kadar sabırla bekletilir. Bu uzun pişirme süreci, Endonezya’da sabrı ve bereketi temsil eder. Padang usulü restoranlarda vitrine dizilmiş onlarca yemek arasında Rendang hep ortadadır. Tabakların masaya üst üste dizilmesi bile paylaşma kültürünü anlatır.
Gün batımına doğru sokaklarda mangal ateşinin kokusu yayılır. Satay, küçük şişlere dizilmiş etlerin kömür ateşinde pişirilmesiyle hazırlanır. Yanında sunulan fıstık sosu ise bu yemeği özel kılar. Satay genellikle ayakta yenir; birkaç lokma, kısa bir durak, sonra yoluna devam eden insanlar…
Soto, Endonezya’nın en yaygın çorbalarındandır. Her şehrin kendi Soto’su vardır. Kimi tavuklu, kimi etli; kimi sarı baharatlı, kimi daha berrak… Sabah saatlerinde küçük dükkânlarda içilen bir kase Soto, güne başlamanın en sade yollarından biridir.
Tatlılar gösterişli değildir; ama sürprizlidir. Klepon, pirinç unundan yapılan, içine hurma şekeri doldurulan küçük toplardır. Isırdığınızda içinden akan şeker, Endonezya mutfağının karakterini özetler: sade görünen ama içi dolu.
Endonezya’da yemek yalnız yenmez. Tabaklar ortadadır, herkes paylaşır. Bu paylaşım, sofrayı bir yemek alanı olmaktan çıkarır; bir birlik hâline dönüştürür. Endonezya mutfağı, baharat kadar edep ve ölçüyle yoğrulmuştur. Tıpkı bu ülkenin İslâm anlayışı gibi: sessiz, dengeli ve derin.
Gezimizin sonuna geliyoruz. Endonezya’dan ayrılırken geriye yüksek sesli cümleler kalmıyor. Bu ülke size bağırarak bir şey öğretmiyor; fısıldıyor. İslâm’ın kılıçla değil, ahlâkla; bazen sözle değil, hâlle yayıldığını hatırlatıyor. Endonezya, dalgalarla çevrili olabilir; ama asıl dikkat çekici olan, bu dalgaların arasında yüzyıllardır sarsılmadan duran bir iman. Sessiz, derin ve vakur.
Bir sonraki rotada görüşmek üzere.
Şubat 2026, sayfa no: 6-7-8-9
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak