Ara

Çantamı Taşır Mısın?

Çantamı Taşır Mısın?

Günümüz ebeveynlik anlayışında, çocukların her türlü yükten korunması neredeyse bir kural hâline geldi. Sosyal medyada paylaşılan "mükemmel anne" fotoğraflarında, çocuklar gülümserken arka planda annelerin sırtlarında dev çantalar taşıdığını görüyoruz. Bu görüntü bir okul sabahı alışkanlığı değil; aynı zamanda toplumun değişen değerlerini yansıtan bir ayna. Peki, bu aşırı korumacılık nereden geliyor? Belki de modern hayâtın hızı, çocukların "mutlu" olmasını her şeyin önüne koymamızdan. Mutluluk, gerçekten yükten uzak bir hayat mı? Yoksa sorumluluk alarak büyümek mi?

Sabahları okulun önünde bir sahneyle karşılaşıyorum ki evlere şenlik. Hattâ bazan durup izliyorum, sanki küçük bir tiyatro oyunu sahneleniyor. Dekor hazır: Okul kapısı, servis minibüsleri, simitçi… Oyuncular belli: Çocuklar, anneler ve arada kaybolan birkaç baba figürü. Beşinci sınıf öğrencisi hoplaya zıplaya okula gelirken, annesinin elinde çocuğunun sırt çantası ve omzunda beslenme çantasıyla arkadan gelmesi artık sıradan bir görüntü oldu. Çocuk önde, dimdik, göğsünü gere gere yürüyor. Anne arkada, iki büklüm, çanta omzunda, bir elinde poşetler… Sanki çocuğun yerine o okula başlıyor. İçimden dedim ki: “Hanımefendi, sizin okul çağınız çoktan geçmedi mi?”  

Düşünün, bu çocuklar ileride iş hayâtına atıldıklarında, "Patron, raporumu sen hazırlar mısın?" diyebilecek mi? Hayır, çünkü hayat her zaman güler yüzünü göstermez insana. 

İlkokulların önü tam bir ana-baba günü. Hattâ bazan o kadar kalabalık oluyor ki çocukları seçmek zorlaşıyor; kim öğrenci, kim veli... Okul yolumda da aynı sahne tekrâr ediyor. Önde çocuk, yine hoplaya zıplaya giderken arkada anne, sırtında çanta, elinde beslenme çantası okul yolundalar. “Ana-baba günü” dediysem sözün gelişi. Aslında bu tam anlamıyla bir ana-çocuk günü. Çünkü babalar bu sahnede çok az yer alıyorlar. Varsa yoksa anne. Baba genelde ya direksiyon başında ya da uzaktan “Hadi yavrum geç kalacaksın.” diye seslenip kaçıyor. Neden babalar bu kadar az? Belki iş yoğunluğu, belki geleneksel rol dağılımı. Ama bir araştırma hatırlıyorum. Türkiye'de yapılan bir ankette, okul işlerinde annelerin %80 oranında sorumlu olduğu ortaya çıkmış. Bu dengesizlik, anneleri daha fazla yük altına sokuyor ve çocuklara da "Anne her şeyi halleder." mesajını veriyor. Dikkat edin, babalar okul açılış törenine geliyor, gerisini anneye bırakıyor. Sonuç? Çocuk, babadan sorumluluk örneği görmeden büyüyor. 

Bizim zamânımızda böyle şeyler olmazdı demek artık çok demode oldu ama… olmazdı işte. Gerçekten olmazdı. Çanta dediğin, omzunu çökertirdi, kolunu uyuştururdu, bazan belini ağrıtırdı ama yine de sen taşırdın. Kimse “Bu çanta ağır.” diye rapor tutmazdı. İlkokul üçüncü sınıfta çantam o kadar ağırdı ki merdiven çıkarken iki elimle tutar, “Anne, biraz yardım etsene.” diye aşağıdan bağırırdım. Annem kapıdan seslenirdi: “Oğlum, o çanta senin sorumluluğun, ben mi okuyacağım senin yerine?” Hop, bir tokat gibi cevap. Annem haklıydı. Çantayı taşımayı öğrenmek, aslında hayâtı taşımayı öğrenmekti. O yıllarda, çantalar tekerlekli değildi; basit sırt çantalarıydı. İçinde ne mi vardı? Matematik defteri, Türkçe kitabı, belki bir coğrafya atlası ki o atlaslar bugünün tabletlerinden ağırdı. Üstelik, okullar arası fark da yoktu; herkes aynı yükü taşıyordu. Bu, bize disiplin ve dayanıklılık öğretiyordu. Bugünse, çocuklar çantalarını taşımadıkça, bu becerileri kazanamıyorlar. 

O çantaların içinde neler vardı bir bilseniz… Defterler, kitaplar, atlaslar, sözlükler… Bir de öğretmenin “Yarın lâzım.” deyip aslında hiç bakmadığı kitaplar. Üstüne bir de evden konulan “Lâzım olur.” eşyâları… Bazan annem “Şunu da koy.” derdi, bazan babam “Bu da senin çantanda dursun.” derdi. Çantam sanki bir depo gibiydi ama kimse “Çocuğum yoruluyor.” diye düşünmezdi. Çünkü yorulmak ayıp değildi. Yorulmak, çalışmanın doğal sonucuydu. Hatırlıyorum, bir kış günü çantam o kadar ağırdı ki karda kayıp düşmüştüm. Annem üstümü silerken, "Dikkat et, çantan senin emânetin." demişti. Bu küçük olaylar bize sâhiplenmeyi öğretiyordu. Bugün, çocuklar çantalarını unuttuklarında bile anneler koşup getiriyor. Bu, ucu açık bir bağımlılık oluşturuyor. 

Şimdi anneler çocuklarının çantasını servise kadar götürüyor, kapıda teslîm ediyor, hattâ bazıları “Öğretmenim, çantası ağır, dikkat etsin. Taşımasın. Ben çıkışta geleceğim.” diye tembihliyor. Yâhu, o çantanın içinde ne var ki; üç kalem, bir defter, bir suluk, bir de oyuncak araba! Bir velînin, çocuğunun çantası çok ağır diye CİMER’e şikâyet dilekçesi yazdığını duyduğumda “Pes artık!” dedim. Bunu bilen çocuk o çantayı bir daha eline alır mı? Bu şikâyetler artıyor; Milli Eğitim Bakanlığı’na gelen dilekçelerde, çanta ağırlığı en sık konular arasında. Ama asıl sorun, çantanın ağırlığı değil ebeveynlerin tutumu. Avrupa'da bazı ülkelerde çocuklar okula bisikletle gidiyor, çantalarını kendileri taşıyor. Bu, bağımsızlığı teşvîk ediyor. Bizde ise servisler bile ebeveynler tarafından "fazla" denetleniyor. 

Bir gün okul çıkışında bir anneye denk geldim. Çocuğun sırtında minicik bir çanta var ama yine de anne taşıyor. Dayanamadım sordum: “Neden taşıyorsunuz?” Anne çok ciddî bir ifâdeyle cevap verdi: “Terlemesin.” Dedim ki: “Terlemeden büyüyen çocuk gördünüz mü?” Cevap yok. Çünkü bu sorunun cevâbı yok. Bu "Terlemesin." bahanesi, aslında derin bir korkuyu yansıtıyor: Çocukların herhangi bir zorlukla karşılaşması. Psikologlar bu tutuma "helikopter ebeveynlik" diyor. Helikopter gibi çocuğun üstünde dolaşıp her şeyi kontrol etmek. Araştırmalara göre, bu çocuklar yetişkinlikte anksiyete sorunu yaşıyor çünkü sorunlarla baş etmeyi öğrenmemiş oluyorlar. 

Bizim zamânımızda çantanın yarısı ansiklopediyle doluydu, öbür yarısı da kardeşimizin eşyâlarıyla. “Anne, niye benim çantamda kardeşimin eşyâsı var?” diye sormuştum bir gün. Annem hiç düşünmeden “Çünkü sen büyüksün, taşırsın.” demişti. Adâlet böyle bir şeydi bizim zamânımızda. Büyük olmak, biraz fazla yük almak demekti. Bu, âile içi dayanışmayı öğretiyordu. Bugün, kardeşler arasında bile paylaşım azaldı; her çocuğun ayrı çantası, ayrı tableti var. Bu, bireyselliği artırıyor ama empatiyi azaltıyor. 

Peki bu aşırı korumacılık çocuklara ne yapıyor? Bir kere sırt kasları gelişmiyor, duruş bozuluyor. Ortopedistler artık “sırt çantası sendromu” diye bir şeyden bahsediyor ama bana sorarsanız asıl sendrom, çantayı hiç taşımamış olmaktan kaynaklanan “sorumluluk eksikliği sendromu.” Çocuk büyüyünce de aynısını yapıyor: “Canım, valizimi taşır mısın?”, “Kanka, projemi bitirir misin?”, “Anne, faturaları öder misin?” Çünkü küçüklüğünden beri biri hep onun yükünü taşımış. Tıbbî açıdan bakarsak, Türk Ortopedi Derneği'nin raporlarında, çocuklarda sırt ağrısının arttığı belirtiliyor. Sebep tek başına çanta mı? Hayır; hareketsizlik ve ekran süresi. Bir doktor arkadaşım anlatmıştı: 10 yaşındaki bir hasta, çanta taşımadığı halde skolyoz başlangıcı göstermiş. Neden? Günde 5 saat tablet kullanımı. 

Bir de çok komik ama bir o kadar da düşündürücü bir şey oluyor: Çocuklar artık çantalarını nasıl taşıyacaklarını bilmiyorlar. Geçen yıl bir velî anlatmıştı. Oğlu ortaokula başlamış, ilk gün çantasını annesi taşımış. İkinci gün çocuk “Anne, çantam nerede?” diye sormuş. Anne “Senin sırtında değil mi?” demiş. Çocuk şaşkın: “Ama sen taşıyordun ya!” Anne o gün çantayı çocuğa vermiş. Çocuk servise kadar üç kere düşürmüş. Dördüncü düşüşte “Anne, bu çok ağır!” diye ağlamaya başlamış. Anne de gayet sakin: “Oğlum, ben 40 yaşındayım, 15 kilo fazlam var, hâlâ taşıyorum. Sen 12 yaşındasın, taşıyamazsan ayıp olur.” Bu hikâye, gülümsetse de düşündürüyor. Çocuklar, temel becerileri öğrenmeden büyüyor. 

Kimse çocuğuna eziyet edilsin istemez. Çanta gerçekten ağır olacaksa, elbette müdâhale edilsin. Ama 7 yaşındaki çocuk 3 kiloluk çantayı taşıyamıyorsa, orada bir sorun var demektir. O sorun da bizim “Aman yavrum yorulmasın, aman terlemesin.” diye başlayan aşırı korumacılığımız. Bu korumacılık nereden geliyor? Belki medya etkisi: Televizyon programlarında "süper anne" modelleri gösteriliyor. Bir de sosyal baskı: Komşu anne taşıyorsa, sen de taşı. 

Bırakın çocuklar çantalarını taşısın. Bırakın biraz omuzları çöksün, biraz terlesinler. Çünkü bir gün gerçek hayâtın çantasını kimse onların yerine taşımayacak. O çanta bazan işsizlik olacak, bazan hastalık, bazan kalp kırıklığı… O zaman “Anne, bunu da sen taşır mısın?” deme şansları olmayacak. Gerçek hayatta yükler paylaşılmaz; taşınır. Pandemi döneminde çocuklar evde kaldı, sorumluluk almadı. Sonuç? Okula dönüşte uyum sorunu yaşadılar. 

Bugün 12–13 yaşında çocuklar skolyoz şikâyetiyle doktora başvuruyor. Bunun sebebi ağır çanta taşımak değil saatlerce telefona, tablete, bilgisayara bakmak. Ama biz suçu hemen çantaya atıyoruz. Çünkü çantayı suçlamak kolay. Asıl sorumluluğu görmek zor. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, çocukların ekran süresi ortalama 4 saat. Bu, sırt sağlığını bozuyor. Çözüm? Dengeli bir yaklaşım: Çanta taşıtmak, ama spor yaptırmak. 

“Çantamı taşır mısın?” sorusuna verilecek çok net bir cevap var: “Hayır canım, sen taşırsın. Çünkü o senin çantan, senin hayâtın.” 

Otuz yılı aşkın zamandır omzumda çanta taşırım. Benim için değişmez aksesuarların başında gelir çanta. Birkaç kitap, birçok kalem, gözlük, tesbih… Nasıl ki “Şapkasız çıkmam abi.” diyorsam, çanta için de aynısını söylerim. Çanta mutlaka yanımda olacak. İçi boşsa elbet dolar, doluysa bir gün boşalır ama o çanta hep benimle olur. Bu, metaforik olarak hayâtı temsîl ediyor: Herkes kendi yükünü taşır. 

Herkes sorumluluğunu bilmeli. Bu, küçük bir çanta da olsa, koca bir hayat da olsa değişmez. Çanta çocuğun sırtında olacak. Bu tavrı net olarak alırsak belki bir gün torunlarımız bize dönüp “Siz zamânında bizim çantalarımızı niye taşımadınız?” diye sorar ve biz de hiç tereddüt etmeden gururla cevap veririz: “Çünkü sizi adam yerine koyduk evlâdım, oyuncak değil.” Gün gelecek o torunlar, kendi çocuklarına aynı dersi vererek, daha güçlü bir nesil yetiştirecek. Sonuçta, çanta taşımak fiziksel değil zihinsel bir olgunlaşma süreci. Bu süreci atlamamak, geleceğin anahtarı.

Şubat 2026, sayfa no: 68-69-70-71

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Mustafa Uçurum Tokat doğumlu. İlkokulu, ortaokulu ve liseyi Adapazarı’nda; üniversiteyi Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde okudu. Arkadaşlarıyla Martı dergisini ve Yitik Düşler Edebiyat dergisini, daha sonra Tokat merkezli Polemik dergisini çıkarttı. Şiir ve yazıları; Dergâh, Yediiklim, Hece, Hece Öykü, Yolcu, Türk Dili, Karabatak, Türk Edebiyatı, Aşkar, Sabit Fikir, Ayasofya, Cins, Nihayet, Muhit, Yitiksöz gibi dergilerde yayımlandı. Şairin Aynası kitabı ile TYB 2018 deneme ödülünü aldı. TÜRDEB tarafından 2020 yılı Dergi Dostu Yazar Ödülü’nü aldı. TYB Tokat Şube Temsilcisi. www.mustafaucurum.com adresinde dergiler ve kitaplar hakkında yazılar yazıyor. Evli ve iki çocuk babası olan Uçurum, Tokat’ta öğretmenlik yapıyor. Kitapları: Tenhalayın Kalbimi (Şiir), Esmerliğime Bakma (Öykü), Fedakâr Dost (Hikâye), Çocuklar Çocukluğunu Bilsin (Şiir), Irmaklarla Büyüyen Çocuk (Hikâye), Konuştukça Memleket (Şiir), Deneme Çekimi (Deneme), Kalbime Takılan Uçurtma (Hikâye), Şairin Aynası (Deneme), Şehirde Yeni Bir Rüzgâr (Deneme), Dünya Telaşı (Şiir) Uçurumda Bir Gömü ( Öykü), Boyumu Aşan Ömür – (Şiir), Eve Dönen Masallar ( Masal) - Yüzümün Haritası ( Deneme)
Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak