Şehir ve İnsan
Şehirler de tıpkı insanlara benzer. İnsanı anlayan, şehri de anlar. İnsanı anlamlandıran, şehri de anlamlandırır. İnsanın uzuvları yerli yerince olursa, o insan tamdır; ama bir organı işlevini yerine getiremiyorsa yâhut yok ise, o insanı biz özürlü veya engelli olarak tanımlıyoruz. Bazan özürlülük ve engellilik doğuştan olabilir. Ama geçirilen bir hastalık ve kazâyla da insan özürlü veya engelli hâle gelebilir.
Şehirlerin alt yapısını, yollarını, nefes aldığımız parklarını, çocukların oyun sahalarını, sağlık ocaklarını, pazarlarını, kültür merkezlerini şehirlerin organları olarak görmek mümkündür. Bu unsurlardan herhangi birisi olmasa yâhut olsa da hantal çalışsa, işlevini ortaya koymasa… Meselâ şehrin düzgün caddeleri, sokakları olmasa trafiği altüst olur. İşte böylesi şehirler özürlü ve engelli şehirlerdir. Çünkü mesele sâdece trafik meselesi değildir, aynı zamanda şehrin bu ekonomik, sosyal ve kültürel hayâtını doğrudan etkileyen bir özür, hattâ şehirli insanın sağlığına tesir eden, onu kuşatan ve daraltan bir engeller sarmalıdır.
Parkları olmayan, çocuklar için oyun alanı olmayan şehirler de böyledir. Bazı mahallelerde çocuk parkları vardır; güzelce yapılmıştır, ama ya kullanıcılar iyi ve yerli yerince kullanamamış, ya da yeterince korunmamış, yenilenememiştir. Görürsünüz, orada salıncaklar vardır, ama kırılmıştır. Çocuk gelir, oynayamaz. Özürlü hâle gelmiştir.
Şehir ve Kalp
İnsanın bir de iç organları vardır. Bu organlardaki kusur, özürlü ya da engelli olmaktan çok ötedir. Bu kusurlar, sağlığın bozulmasına sebep olur ve vücûdun dengesini tümüyle etkiler. Böylesi insanlara hasta diyoruz… Hasta.
Bakınız bazı hastalıklar geçicidir, tedâvi edilir, insan yeniden sağlığına kavuşur. Ama bazı hastalıklar vardır, kroniktir; bir ömür o hastalıkla yaşamak zorundasınızdır.
İnsanın organları içerisinde müthiş bir denklik, eskilerin deyimiyle muvâzene vardır. Birindeki kusur, zamanla ötekini de etkiliyor, etkisiz hâle getiriyor.
Şehrin de iç organları, temel dinamikleri vardır; dil, örf, âdet, değerler ve bütün bunlara hayat veren inanışlar. Bir şehir, belki parkı ve bahçesi olmadan özürlü hâliyle varlık kazanır… Yine de şehirdir. Ancak, âdeti ve örfü değişmiş, değerleri ve dili bozulmuş ve bunlara hayat veren inanışlardan, dinden uzaklaşılmış ise, o şehir tıpkı insan gibi, hastadır.
Bakınız son yıllarda sıkça şehir kimliği, şehirlilik, şehre âidiyet gibi konular tartışılır oldu… Bazan, kimliksiz şiir tâbiri kullananlar da var.
Kimliksiz insan, vatansız insandır; âit olduğu bir toprak yok demektir... Bu toprak, hem vatandır, hem de değer. Değerler manzûmesinden uzak insan… Kimliksiz şehir de kendi toprağından kopmuştur; târihinden, kültüründen, örfünden, âdetinden… Şehrin temel dinamiklerinde, sağlığında ciddî bir sorun var demektir.
İnsan, vücûdunun temel dinamiğini sağlayan, onun metabolizmasına düzen veren, vücut ısısını düzenleyen bir sisteme sâhiptir. Bu sistem kalp ve damarlardan oluşan dolaşım sistemidir. Kalp bu sistem içerisinde motor görevi yapar.
Şehirlerin de dolaşım sistemi vardır. Şehrin kalbi, motoru, bizim geleneksel şehirlerimiz için söylüyorum, câmidir. Damarları, eğitim ve öğretim kurumları, adlî ve idârî kurumlar, sağlık ve sosyal kuruluşlardır.
Günümüzde câmi, kalp özelliğini yitirmiş gibidir. Bugün câmiye, sosyal ve kültürel hayâtımızın, dirlik ve düzenimizin, ahlâkî ve millî değerlerimizin motoru olarak bakıldığını söylemek güçtür.
Bir zihniyet değişimi yaşanmıştır. Seküler hayat dünyevîliği öne çıkarmış, câminin yerini artık büyük marketler almış, değer, örf ve âdet; ekonomi, kazanmak, üretmek ve tüketmek üzerine inşâ edilmeye başlanmıştır. Kısa zamanda yükünü tutmak, köşeyi dönmek ve dünyâ pazarına açılmak gibi hedefler artık yükselen değer olmuş; bu değişen değerler manzûmesi, dili de dîni de ötelemiştir. Dil, daha çok pazarlama başarısını sağlamak için sâdece iletişim kurulan bir araca dönüşmüş, din ise, ölümle birlikte anılan bir kurum hâline gelmiştir. Câmiye uğramaya zamânı olamayan insanlar, nihâyetinde câmi bahçesinde ebedî hayatlarına uğurlanmaktadır.
Evet, câminin şehrin kalbi olma hüviyetine bu dünyevîlik doğrudan doğruya etki etmiştir… Lâkin işin açıkçası, ne yazık ki, câmi de kendi kendine içini boşaltmıştır. Bu gerçeği de görmemiz, özeleştiri yapmamız lâzım. Bizler din hizmeti yapan görevliler, câmiye ne kadar zaman ayırıyoruz? Bizler, namaz kılan mü’minler, bizler câmiyle olan ilişkimizi ne kadar sağlıklı tutabiliyoruz?
Pek çok câmi, sâdece namaz vakitlerinde açılan, bir an önce namaz kılınsın da çıkalım denilen mekânlar hâline gelmiştir. Daha çok emeklilerin devâm ettiği mekânlar. Çoğu zaman, içeriye bir genç, bir çocuk veya kadın girse, “bu neden geldi?” der gibi bakılan. Çocukların, faraza biraz câmide yaramazlık yapsa, konuşsa, gülse veya koşsalar azarlandığı… Bir problem var. Bir sıkıntı var.
Ben burada problemlerden bazılarına işâret ediyorum. Ayrıntıya girmeyeceğim gibi çözüm yolları da önermeyeceğim. Sâdece şunu söyleyeceğim: Câmiler, İslâm şehirlerinin kalbidir. Bu kalp, bugün kronik olarak rahatsızdır. Bu yüzden şehirlerimizde kimlik sorunu, âidiyet sorunu, güven sorunu, adâlet sorunu, samîmiyet ve vefâ sorunu yaşanmaktadır. Bir an önce şehir sağlığına kavuşmalı, şehirli sağlığına kavuşmalı.
Kalp Derken
Kalp sâdece içimizdeki düzeni sağlayan motor değildir; aynı zamanda, dilimizdeki kullanımıyla, duygu ve düşüncemizi besleyen bir motordur.
Meselâ, maddî tarafıyla değil gönül zenginliğiyle insanları kucaklayan, insanı seven sayan bir kimse için kalb adamı tâbirini kullanırız. Bunun aksine, duygusuz, anlayışsız kimselere de tek kelimeyle kalpsiz deriz. Kalp gözünden, kalp yarasından, kalbine girmekten, kalbine doğmaktan, kalbini kazanmaktan, kalbini okumaktan söz ederiz. Bu bize āit, bizim dilimize āit zenginliktir.
İslâm şehri, bizim şehrimiz bu anlamda kalbi olan şehirdir. Bursa, Manisa, İstanbul… Nereye bakarsanız bakın, merkezde câmi vardır. Bir şehir yenide fethedilmişse, orada ilk yapılan şey, şehrin merkezî yerindeki bir mâbedi câmiye dönüştürmek olmuştur. Meselâ İstanbul Fethedilince, orada ilk iş olarak en merkezî en ihtişamlı mâbed, Ayasofya câmiye dönüştürülmüştür. Böylece şehir İslâm şehri olmuştur; ama şehre tam kimliğini vermek için hemen ilk fırsatta bir câmi yaptırılmıştır: Fatih Câmii… Bu yeni yapıyla şehir gerçekten Türk ve İslâm şehri olmuştur. Bursa da öyle; fetihten sonra sur içinde eski mâbetler câmiye dönüştürülmüştür. Ama sûrun dışında Ulu Câmi inşâ edilerek yeni bir şehir kurulmuştur.
Osmanlı câmileri, mîmârî yapısıyla şehri kuran, şehre hayat veren merkezlerdir. Târih boyunca yapı olarak da mîmârî grubun başında gelmiştir. Câmilerin yanına sebil, imâret, medrese, dâru'ş-şifâ ve hamam gibi sosyal hizmetlerin görüldüğü binâlar yapılırdı. Bu hâliyle bunlar bir külliye meydana getirir ve âdetâ yeni bir mahallenin kurulmasını sağlardı.
İslâm Şehri
İslâm şehirciliğinin örnek mîmârı, doğrudan doğruya Hz. Peygamber’dir. Hepimiz biliyoruz ki Efendimiz Hicret yolunda uğradığı ve konakladığı Kuba’da hemen bir mescid inşâ etmiştir. Medîne’ye vardığında da ilk işi Mescid-i Nebevî’nin inşâsı olmuştur. İslâm’ın ikinci büyük ve kutsal mâbedi Mescid-i Nebevî’nin bizzat planını çizmiş, tasarlamış ve inşâsında âdetâ bir amele gibi çalışmıştır.
Medîne, eski adıyla Yesrib, mescid inşâ edilene değin, Yahudi, putperest ve yeni Müslüman olmuş halkların yaşadığı âdetâ kimliksiz bir şehirdi. İnşâ edilen câmiyle burası Medîne oldu; bir İslâm şehri olarak kimlik kazandı.
Anadolu şehirlerinde Hz. Peygamber’in Medîne’deki yaptıklarının izlerini görmeniz mümkündür. Ama bugün modern zamanlar şehir planlamacıları câmiyi çoğu kere unutuyor. Sonradan yapılan câmiler de halkın desteği ile, planlamasıyla yapılıyor; estetikten, târihsel gerçeklikten kopuk inşâ ediliyor. Velhâsıl şehir câmiden kopuyor, koptukça da kimliksizleşiyor.
Peki, Câmi Ne Demektir?
Hepiniz biliyorsunuz ki câmi, toplayan, bir araya getiren anlamına geliyor. Mescid ise, secde edilen yer anlamındadır.
Câminin iki temel işlevi var; ilkin bir araya getiriyor, derliyor, toparlıyor… İkinci olarak da orada secde ediliyor. Bir araya gelip ibâdet etmek… Allâh’a yönelmek. Allâh’ın huzûrunda bir olmak!
Şehirli olmak da işte, bu birliğe ermekle oluyor… Birlik, aynı dili konuşmak, aynı dertle dertlenmekle mümkündür. Dirliğe de bu birlikle erilir.
Bakınız, esâsen biz biliyoruz ki, müslümanlar için bütün yeryüzü temizdir ve mü’min için mescittir. Buna rağmen Hz. Peygamber hem bizzat elleriyle câmi inşâ etmiş, fiilî sünneti ortada; hem de ''Kim içinde Allâh'ın zikredildiği bir câmi binâ ederse, Allah da ona cennette bir ev binâ eder.'' buyurmuştur.
Hz. Peygamber’in Mescidi,
- Okuldur
- Kültür ve sanat merkezidir.
- Adâlet sarayıdır.
- Devlet sarayıdır.
- Ordu karargâhıdır.
- Haber alma merkezidir.
- Sağlık ocağıdır. (Hz. Peygamber mescidde hacamat yaptırmıştır.)
Günümüzde bu görevleri yerine getiren yeni kurumlar, yeni binâlar yapılmıştır. Ama câmi iki temel görevini hâlâ sürdürmektedir:
- Mâbettir… Mescittir.
- Yaygın eğitimin en temel kurumudur.
Cuma ve Bayram vaazları, hutbeler, câmi dersleri, yaz Kur'ân kursları vb. faaliyetler, din görevlileri ve cemâatin câmilerde geçirdiği süreler ve yaklaşık 20 milyon insanımızın bu faaliyetlere katılması, câmilerin eğitim ağırlıklı fonksiyonunun günümüzde de devâm ettiğini göstermektedir.
Olması Gereken
Bugün olması gereken, iki şey var:
- Mîmârî açıdan, estetik açıdan her ne kadar târihî birikime uygun olmasa da, hâl-i hazırda varolan câmilerin târihî misyonuna uygun hâle getirilmesidir. Bunun için, ibâdet saatlerinden önce ve sonra eğitim faaliyetlerine ağırlık vermek gerekir.
- Yeni inşâ edilecek câmiler, estetik olmalı, daha işlevsel olmalı. Meselâ bu câmilerde mutlaka birer kütüphane kurulmalı… Halk kütüphanesi yâhut çocuk kütüphanesi olabilir.
Bakınız Türkistan’ın Merv şehrindeki Aziziye câmi kütüphanesinde 12 bin ciltlik kitap mevcut idi. Bugün çok az kütüphanede bu kadar eser mevcuttur. Günümüzde eski eserlerin bulunduğu kütüphanelerdeki kitapların pek çoğu hep câmilerden aktarılmıştır. Diğer taraftan, İstanbul Nuruosmaniye Câmii, hat sanatlarının öğretildiği bir eğitim yuvası gibi hizmet görmüştür. Yine kütüphanesiyle de meşhur olan Bursa Ulu Câmi ise, 20 ayrı ders verilen bir eğitim kurumu olarak hizmet görmüştür.
Câmilere, daha başka özellikler kazandırılabilir. Meselâ buralar, yerel gündem 21 projelerinin ve sosyal yardımlaşma kurumlarının birer şûbesi hâline gelebilir.
Câmi ve Minâre
Bizim en çok üzerinde durmamız gereken konulardan birisi, câmi mîmârîsi ve estetik olmalı. Böyle hantal, biçimsiz, ölçüsüz yapılar olmamalı câmiler.
Hele hele minâreler… İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun bir sözü var; der ki: “Türk demek minâre demektir. Hele şu eski minâreleri bir hayâl ediniz… O ne zarâfet, ne incelik.”
Edirne’de 3 şerefeli ve Selimiye minârelerine 3 ayrı merdivenden çıkarak, aynı şerefelerde buluşan insanlar, asırlarca bu nârin yapılara, bu 3 ayrı yolun işleyişindeki inceliğe hayran kalmışlardır. Türk minâresi, Mimar Sinan’la kemâlini bulmuş, daha sonraki asırlarda ise, Dolmabahçe minârelerinde olduğu gibi, inceliğin ve zarifliğin son haddine ulaşmıştır.
Süleyman Nazif; şimdi bizim elimizde olmayan ülkelerdeki minâreler için: “Aden’de uzaktan gördüğüm bir minârenin o yetim manzarası, beni çok müteessir etmişti. Bana öyle geliyor ki, ay yıldıza yakın olmayan her minârede bir kimsesizlik ağlar.” diyordu.
Netîce Olarak
Şehirler de tıpkı insanlara benzer… Yâhut insanlar da şehirler gibidir. Şehir de özürlü ve engelli hâle gelebilir, hastalanabilir. Bizim hâl-i hazırdaki şehirlerimiz biraz hasta, biraz da engellidir. Bunun en önemli sebebi, şehir kalbini unutmuştur… Câmiyi, orada yalnızlığa terk etmiştir. Bazı yeni yerleşim alanlarında tamâmen unutulmuştur câmi.
Kalpsiz insan olmaz; kronik kalp hastasının tek çâresi, kalp naklidir.
Kalpsiz şehirde en başta güven kaybolur, gelecek kaygısı başlar.
Tabiat boşluk kabûl etmez… Câminin yerini tüketim merkezleri aldı; orada sâdece para, zaman ve diğer maddeler tüketilmiyor, bizzat insan da tüketiliyor.
İnsanı sevmenin, onu yeniden üretmenin, onu yeniden inşâ etmenin yollarını aramalıyız.
Câmi, insanı yeniden inşâ etmeli. Buradaki nitelikli sohbetler, verilen dersler, okuma programları onu yeniden üretecektir… Bu yüzden, insanla yeniden dost olmalıyız. Günlük yaşamın karmaşası içinde bunalan, sıkılan, strese giren insanımız için câmiler, birer dinlenme, rahatlama ve arınma merkezidir. Aslında câmiye gelen kişiler bizim ve Allâh’ın misâfirleridir. Misâfire ikram gerekir. Cemâate yapılacak en güzel ikram da iyiyi, doğruyu, güzeli anlatmak, müjdelemek, kalpleri yumuşatmak, ümitlendirmek, kötülüklerin terk edilmesine yardımcı olmaktır.
İnsan bir olmakla, bire ermekle, secde edip huzûra varmakla, huzurda olmakla insan olur. İnsan, insan olduğunda, şehir de şehir olacaktır.
Velhâsıl, bir kalbiniz var, ona iyi bakın!
Ağustos 2026, sayfa no: 24-25-26-27
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak