Bir milletin târihi sâdece siyâsî ve askerî olaylardan müteşekkil değildir. Millet dediğimiz organizmanın varlık fotoğrafında, ilim, sanat ve kültüre āit her şey bulunur. Ne var ki, bizdeki târih kitapları meseleyi daha çok siyâsî ve askerî olaylardan ibâret görür ve karşımıza savaşlarla, iktidar mücâdeleleriyle dolu bir târih çıkarırlar. Bu ilk bakışta yāni kelimenin sözlük mânâsına baktığımızda doğru görülebilir ama terime dönüşen her kelime sözlük mânâsının dışında daha geniş anlamları içerecek şekilde kullanılmalıdır. Meselâ Yunanca’nın bir lehçesinde târih kelimesi “görerek, tanık olarak bilme” anlamlarının yanı sıra çok daha geniş bir anlam içeriğiyle “fizik, coğrafya, astronomi, bitki ve hayvan bilgisi ve hattâ giderek doğa bilgisini” kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Biz, bu kapsama pekâlâ şiiri, mûsikîyi, fen ve beşerî bilimleri de dâhil edebiliriz. Çünkü bunların hepsi insanın gerçekleştirdiği faaliyetlerdir.
Bugün varlığını yaklaşık altı asır sürdüren Osmanlı devletiyle ilgili bir târih kitabı okurken de aynı duruma tanık olmaktayız. Osmanlı denilince elde kılıç, üç kıtada durmadan savaşan, taht mücâdeleleriyle dolu bir târih gelir gözümüzün önüne. Pâdişahlar, vezirler, askerler bu târihin aktörleridir. Oysa hiçbir devlet, varlığını sâdece bu yönüyle ifâde etmez. Çünkü bu târih kahramanları arasında bilginler, din adamları, târihçiler, şâirler de vardır. Meseleye böyle bakıldığında Osman Gâzî ne kadar önemli bir târihsel şahsiyet ise Şeyh Edebâlî de o kadar önemlidir. Yavuz Sultan Selim’den söz edeceksek mutlaka Fuzûlî’den de söz etmeliyiz. Söz Fatih’ten açılacaksa Akşemseddîn’den de bahsetmeliyiz. Çünkü bu isimler de Osmanlı târihinin yapıcıları arasındadır. Konu bunlarla da sınırlı değildir. Meselâ bir vezir kadar bir hattat, bir minyatür sanatkârı da bu târihin bir yapıcısıdır. İşte bütün bunlar göz önüne alındığında Osmanlı için artık siyâsî bir yapı değil, aynı zamanda kültürel, sanatsal, ilmî bir yapı demek durumunda oluruz. Târih okumalarımızı bu şekilde yaptığımızda ise hem kadîm devletimizin fotoğrafını bütün unsurlarıyla görmüş hem de bu tecrübenin bugün ne ölçüde işimize yarayacağını daha iyi anlamış oluruz.
Osmanlı’ya bu açıdan bakmak isteyenler için çok önemli bir kaynak var elimizde. Bu kaynağın adı bugünkü Türkçe’ye “Osmanlı Bilginleri” olarak çevirebileceğimiz ve kısaca “Şakāik-ı Nûmâniye” adıyla bilinen ve özgün adı “eş-Şakāiku’n-Nu’mâniyye fî-ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniyye”dir. Yazarı ise “Taşköprîzâde” olarak bilinen Ebu’l-Hayr İsamuddin Ahmet Efendi’dir. Taşköpülüzâde, 1459 yılında Bursa’da dünyâya geldi. Babası cihetinden Taşköprülü olduğu için Taşköprülüzâde olarak ün yapan düşünürümüzün babası, Muslihiddin Mustafa Efendi de önde gelen âlimlerimizden olup, Yavuz Sultan Selim (1466-1520)'in hocasıdır. Taşköprülüzâde, tahsil hayâtının ardından birçok medresede müderris olarak görev yaptı. Daha sonra kendini kitap çalışmalarına verdi. 1561 yılında İstanbul’da vefât etti.
Taşköprülüzâde’nin Nevâdirü’l-aḥbâr fî menâḳıbi’l-aḫyâr, el-Meʿâlim fî ʿilmi’l-kelâm, Risâle fî beyâni esrâri’l-ḫilâfeti’l-insâniyye ve’s-salṭanati’l-maʿneviyye gibi pek çok eseri bulunmakla berâber, onu asıl önemli kılan eseri Şakâik-Numaniye’dir. Kendisi de bir âlim olan Taşköprülüzâde, hayâtı boyunca bilginlerle ilgili bilgilere ilgi duymuş, onları derlemiş, defterler dolusu bir arşiv ortaya çıkarmıştır. Bu derlemede yüzlerce bilginin biyografileri yer almaktadır. Yazar; şâirleri, tasavvuf büyüklerini de bu kapsam içinde ele alarak eserinde onların biyografilerine de yer vermiştir. Esere bu çerçeve içinde baktığımızda söylememiz gereken ilk özelliği klasik Osmanlı ilim hayâtı ve âlimleri hakkında özgün, derli toplu bilgiler vermesidir. Günümüzün kelimeleriyle söyleyecek olursak Osmanlı entelektüel hayâtı bu eserde olduğu gibi yansıtılmaktadır. Dahası; yazar, eserinde ilimleri bir ayrıma tâbi tutmamış naklî ve aklî ilimleri bir bütünlük içinde vermiştir. Bu da o dönem Osmanlısının medrese/tekke konusunda bir ayrılık ve zıtlık yaşamadığını da göstermesi açısından önemlidir.
Eser, bir biyografi kitabıdır ama, sâdece biyografik kuru mâlûmâtla yetinilmemiş, biyografisi verilen kişiyle ilgili hâtıralara, şiirlere, menkıbelere ve daha farklı nakillere başvurularak o kişinin hayâtının arka planı, zihniyet yapısı daha anlaşılır hâle getirilmiştir. Dolayısıyla biz, bu kitapta bir isimle ilgili bilgi edinirken onun kişisel hayâtıyla ilgili bilgilerin yanı sıra, mensup olduğu âile, yetiştiği ilmî çevre, hocaları, ulemâ ve halk nezdindeki yeri ve önemi, hayâtında yaşadığı önemli olaylar hakkında da mâlûmât sâhibi olabilmekteyiz.
Taşköprülüzâde, bu eserinde yaklaşık beş yüz kişinin biyografisini alıyor. Kendisinin de belirttiği gibi bunların hepsi aynı mevki ve seviyede değildir. Meselâ eserde Molla Fenari gibi çok büyük bir bilginin yanında Molla Mahşayiş gibi önemi ve ünü çok da yaygın olamayan isimlere de yer verilmiştir. Bunu yaparken amaçladığı şey, bütünüyle Osmanlı âlimlerini, mevkileri ne olursa olsun bir eserde bir araya getirerek onlarla ilgili bilgileri muhâfaza etmektir. Çünkü kendisinin de belirttiği gibi o târihe kadar, bu özellikte bir eser ortaya konulmamıştır. Onun: “Hiç kimse şu memleketin âlimlerinin hayatları hakkında bilgi toplamaya iltifat etmemişti. Neredeyse gelip giden nesillerin dillerinde ne isimleri ne resimler kalacaktı.” sözü eserin hazırlanış gāyesini ortaya koymaktadır.
Eserde yer alan isimler, elbette Osmanlı ilim adamlarının tümü değildir. Kendisi de “Zikretmediklerimin sayısı zikrettiklerimden fazladır” diyerek daha yazılması gereken pek çok isim olduğunu söylemektedir. Sâdece zikredilenlere baktığımızda ise nasıl müthiş bir ilim geleneğine sâhip olduğumuzu görmekteyiz. Eser, Osmanlı’nın bu birikimini bugüne taşıdığı için de önemli görülmelidir. Yazar, ayrıca eserini on tabakaya ayırarak Osman Gâzi’den Sultan Süleyman’a kadar on pâdişâhın görev yaptığı dönem içindeki bilginleri ele almıştır.
Yazımızın başında verilmesi belki daha uygun olacak bir bilgiyi burada verelim. Yazarın eserine verdiği isim yāni “şakâyık” “gelincik çiçeği” anlamına gelmektedir. Yazar, kitabına bu ismi verirken bu çiçeğin mitolojik ve simgesel anlamından yararlanmış olmalıdır. Şakayık çiçeğinin ilmî adı olan paeonia, Yunan hekimi Paeon’dan gelir. Homeros’a göre bu hekim Pluton’un Herakles’ten aldığı yarayı bu bitkiyle tedâvi etmiştir. Şakayık aynı zamanda beyaz, pembe, kırmızı veya alaca renklerde çiçek verir. İlim adamları da öyledir. Her biri değişik ilim dallarıyla uğraşmıştır. Ve ilim, aydınlatıcıdır. Cehâletin yaralarının ilacıdır. Eseri okuduğunuzda kendinizi, emînim siz de benim gibi eserin de adına uygun olarak bir ‘gelincik tarlası’nda hissedecek ve Osmanlı’nın siyâsî ve askerî yönlerinden farklı bir yönüyle karşılaşmış olacaksınız. Son söz olarak eserin Sultan Süleyman Han devrinde yazıldığını da belirtelim. Bu yüzden bu eser, Osmanlı ihtişam çağının bir yansıması olarak da görülmelidir.
Eylül 2026, sayfa no: 48-49-50
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak