Ara

Bir İstanbul Beyefendisi: Mehmed Şevket Eygi

Bir İstanbul Beyefendisi: Mehmed Şevket Eygi

Mehmed Şevket Eygi, sâdece yaşadığı dönemin insanı değildi. İçinden geçtiği zamânın sınırlarını aşan, geçmişin hâfızasını bugüne taşıyan, geleceğe sessiz ama derin izler bırakan ender şahsiyetlerden biriydi. Onu yalnızca kaleme aldığı yazılarla, çıkardığı gazetelerle, kurduğu yayıneviyle veya kültür dünyâmıza kazandırdığı eserlerle anlatmak mümkün değildir. Çünkü Eygi’nin asıl büyük eseri, bütün bunların ötesinde bizzat kendi şahsiyetiydi. Duruşu, konuşması, nezâketi, zevkleri, itirazları, hassâsiyetleri ve gündelik hayâtın en küçük ayrıntılarına kadar yansıyan tavrı kaybolmaya yüz tutmuş büyük bir medeniyet anlayışının son örneklerinden birini temsîl ediyordu. Bugün onun ardından konuşurken yalnızca önemli bir yayıncıyı, etkili bir fikir adamını, büyük bir koleksiyoneri veya kitap sevdâlısını anmış olmuyoruz. Aynı zamanda eski zamanların inceliğini, İstanbul terbiyesini, Osmanlı irfânını ve Müslüman münevver sorumluluğunu şahsında toplamış nevi şahsına münhasır bir insanı hatırlıyoruz. Çünkü Mehmed Şevket Eygi, târihi yalnızca araştıran ve anlatanlardan değil, târihi kendi hayâtında yaşatan insanlardandı.

Bir İstanbul Beyefendisi

Onu târif ederken en çok kullanılan ifâdelerden biri “İstanbul beyefendisi” sözüdür. Fakat bu ifâde onda sıradan bir nezâket tanımlaması değildi. İstanbul beyefendiliği onun için güzel konuşmak, zarîf giyinmek veya eski eşyâlara ilgi duymaktan da ibâret değildi; dünyâya belli bir medeniyet perspektifinden bakabilmekti. İnsana, tabiata, kitaba, sanata, mîmârîye ve târihe karşı incelikli bir dikkat geliştirebilmekti. Eygi’nin dünyâsında medeniyet yalnızca büyük zaferlerin, büyük siyâsî hâdiselerin veya görkemli yapıların adı değildi. Medeniyet; bir kitabı muhâfaza etme hassâsiyetinde, bir hat levhasının güzelliğini fark edebilmede, kaybolan bir sokak çeşmesinin ardından hüzün duyabilmede, eski İstanbul’un kuşlarına, kedilerine, bahçelerine ve insan ilişkilerine gösterilen dikkatte saklıydı. Onun için geçmiş, arkasından ağıt yakılacak uzak bir hâtıra değil, bugünü ve geleceği beslemesi gereken canlı bir kaynaktı. Bizim kuşağımız için ise Mehmed Şevket Eygi isminin daha özel, daha şahsî bir karşılığı vardı. Gençlik yıllarımız onun Millî Gazete’de yayımlanan muhteşem köşe yazılarıyla beslendi. Sabah gazeteyi elimize aldığımızda onun köşesinde yalnızca günlük siyâsî tartışmalar bulmazdık. Orası bizim için başka bir pencere, başka bir mektepti. Eygi’nin yazıları bizi kimi zaman unutulmuş bir Osmanlı âliminin dünyâsına götürür, kimi zaman eski İstanbul terbiyesiyle tanıştırır, kimi zaman da iyi bir Müslümanın nasıl bir ahlâka, nasıl bir estetik zevke ve nasıl bir sorumluluk duygusuna sâhip olması gerektiği üzerine düşündürürdü. Elbette Eygi zaman zaman sert eleştiriler de kaleme aldı. Ancak onun eleştirilerinin arkasında kaba bir öfke değil, kaybedilen bir dünyânın hüznü vardı. Temel meselesi kavga etmek değil, insanları uyandırmaktı. Modern zamanların karmaşası içinde bize sürekli aynı soruyu sordurmaya çalıştı: “Neyi kaybettik ve yeniden neyi kazanmalıyız?” Bu yüzden onun yazılarında ahlâk, edep, zevk-i selîm, kalite, ilim, sanat, medeniyet ve şahsiyet gibi kavramlar sürekli karşımıza çıkardı. Bugünün hız, tüketim ve gösteri çağında belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz kavramlar bunlardı. Eygi, Müslümanların yalnızca ekonomik veya siyâsî olarak güçlenmesini yeterli görmezdi. Ona göre büyük medeniyetler sâdece maddî imkânlarla kurulamazdı; büyük medeniyetlerin arkasında büyük ahlâk, büyük kültür, büyük sanat ve iyi yetişmiş insanlar bulunurdu. Bu nedenle gençlere sürekli okumayı, dil öğrenmeyi, klasik sanatlarla ilgilenmeyi ve kendilerini çok yönlü yetiştirmeyi tavsiye ederdi. Çünkü onun gözünde ideal Müslüman şahsiyet yalnızca inanan değil; aynı zamanda güzel düşünen, güzel konuşan, güzel yaşayan ve etrâfına güzellik taşıyan insandı. 

Çocuklukta Başlayan Kitap Aşkı

Mehmed Şevket Eygi’nin kitapla ve kültürle kurduğu güçlü bağ çocukluk yıllarında başlamıştı. 1933 yılında Karadeniz Ereğli’de dünyâya gelen Eygi, daha okuma yazma bilmediği dönemlerde bile dergilerin gelişini heyecanla bekleyen bir çocuktu. Kitaba duyduğu bu erken ilgi, ilerleyen yıllarda bütün hayâtını kuşatacak büyük bir tutkuya dönüştü. İstanbul’a uzanan eğitim yolculuğu ve Galatasaray Lisesi’nde aldığı güçlü kültür terbiyesi onun şahsiyetinin oluşmasında önemli bir rol oynadı. Galatasaray onun için yalnızca iyi bir okul değildi; farklı kültürlerle temas kurduğu, dil öğrendiği, dünyâya daha geniş bir pencereden bakmayı kazandığı bir çevreydi. Fransızca’ya hâkim oldu, Batı düşüncesini yakından tanıdı, ancak bütün bunları yaparken kendi medeniyet kökleriyle bağını hiçbir zaman koparmadı. Belki de onu akranlarından farklı kılan en önemli özelliklerden biri buydu. O ne kendi geçmişinden habersiz bir Batıcıydı ne de dünyâya kapılarını kapatmış dar bir gelenekçiydi. Bir yanda Osmanlı yazmaları, hat sanatı, klasik metinler ve İslâm irfânı; diğer yanda dünyâ kültürünü tâkip eden geniş bir merak vardı. Bu yönüyle Mehmed Şevket Eygi, eski tâbirle gerçek bir “münevver”di. Bugün sıkça kullanılan entelektüel kavramından daha farklı, daha derin bir tarafı vardı onun münevverliğinin. Çünkü münevver sâdece bilgi sâhibi insan değildir; bilgisini ahlâka, zevke, davranışa ve hayâta dönüştürebilen insandır. Eygi’nin bütün çabası da bu bilgiyi kuru bir birikim olmaktan çıkarıp yaşayan bir kültür hâline getirmekti.

İlklere İmza Atan Bir Münevver

Onu anlamak için gazeteciliğini ve yayıncılığını da yalnızca meslekî bir faaliyet olarak görmemek gerekir. Mehmed Şevket Eygi, kalemi geçim vâsıtası yapanlardan değil, kalemi bir emânet olarak görenlerdendi. Yazmak onun için günlük hâdiseleri yorumlamakla sınırlı değildi; bir neslin zihnini, zevkini ve medeniyet anlayışını inşâ etme gayretiydi. Bu yönüyle o, eski Bâbıâlî geleneğinin son güçlü temsilcilerinden biri olarak görülebilir. Bugün medya çoğu zaman hız, gündem ve tüketim üzerinden şekillenirken Eygi’nin gazetecilik anlayışında bambaşka bir ruh vardı. Gazete onun elinde bir okul, köşe yazısı ise geniş kitlelere ulaşan bir sohbet halkası gibiydi. Okurlarıyla kurduğu ilişki sıradan bir yazar-okur ilişkisinin ötesindeydi. Onu tâkip eden pek çok insan için Eygi; bazan yol gösteren bir ağabey, bazan uyaran bir hoca, bazan da unutulan değerleri hatırlatan bir kültür rehberiydi. 1950’li yıllardan itibâren Türkiye’de Müslüman kesimin kültürel anlamda kendisini yeniden ifâde etme arayışında onun önemli katkıları oldu. Sebîlürreşad çevresiyle temasları, Necip Fazıl’dan Mahir İz’e uzanan fikir ve kültür dünyâsının önemli isimleriyle yakınlığı onun düşünce dünyâsını besledi. Ancak Eygi sâdece büyük isimlerin yanında bulunan biri olmadı; kendisi de yeni yollar açtı, yeni imkânlar oluşturdu. 1961 yılında kurduğu Bedir Yayınevi bunun önemli örneklerinden biridir. Bugünden geriye bakınca bazı hizmetlerin kıymetini yeterince fark edemeyebiliriz; ancak o yıllarda İslâmî yayıncılık yapmak, klasik metinleri okuyucuyla buluşturmak, Müslüman toplumun kültürel hâfızasını diri tutmaya çalışmak büyük bir gayret istiyordu. Pek çok temel eserin yeni kuşaklara ulaşamadığı bir dönemde Bedir Yayınevi yalnızca ticârî bir kurum değil, aynı zamanda önemli bir kültür hizmeti olarak ortaya çıktı. Çünkü Eygi’nin yayıncılık anlayışının merkezinde güçlü bir hâfıza bilinci vardı. Ona göre bir millet hafızasını kaybettiğinde sâdece geçmişini değil, geleceğini kurma imkânını da kaybederdi. Bu yüzden kitap basmak onun için sâdece bir yayın faaliyeti değildi; geçmişle gelecek arasında sağlam bir köprü kurma gayretiydi.

Kültür-Sanat ve Edebiyatın Tam Ortasında

Mehmed Şevket Eygi’nin dikkat çeken yönlerinden biri de Türkiye’nin düşünce, sanat ve ilim dünyâsının çok farklı isimleriyle kurduğu güçlü bağlardı. O, kendi mahallesinin sınırları içine kapanan dar bir kültür insanı değildi. İnançlarında ve düşüncelerinde sağlam bir duruşa sâhip olmakla birlikte, ilgileri oldukça genişti. Farklı dünyâları okuyabilen, farklı birikimlerden istifâde edebilen ve kültürün ancak geniş ufuklu bir bakışla inşâ edilebileceğine inanan bir insandı. Onun dünyâsında Necip Fazıl’dan Mahir İz’e, Eşref Edib’den Süheyl Ünver’e uzanan geniş bir kültür halkası vardı. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikāl eden irfan zincirinin son temsilcileriyle temas kurmuş, onlardan aldığı birikimi sonraki kuşaklara aktarmayı kendisine vazîfe edinmişti. Sâdece yakın dönemin önemli isimlerini değil; Osmanlı âlimlerini, hattatları, mimarları, devlet adamlarını, mutasavvıfları ve sanatkârları da bugünün insanıyla yeniden buluşturmaya çalıştı. Bu yüzden onun yazıları çoğu zaman küçük bir kültür ansiklopedisi gibiydi. Bir yazısında eski İstanbul mahallelerinin kaybolan rûhundan bahsederken başka bir yazısında unutulmuş bir âlimin hayâtına kapı aralayabiliyordu. Bir gün bir hat levhasının hikâyesini anlatıyor, başka bir gün Japon terbiyesinden, Avrupa şehir kültüründen veya İslâm dünyâsının meselelerinden söz edebiliyordu. Bütün bunların arkasında bitmeyen bir öğrenme arzusu ve derin bir merak duygusu vardı. Zâten gençlere yaptığı en önemli tavsiyelerden biri de bu merâkı diri tutmalarıydı. Çünkü ona göre merâkını kaybeden insan öğrenme heyecânını, öğrenme heyecânını kaybeden toplumlar ise gelişme imkânlarını kaybederdi. Eygi’yi farklı kılan bir başka yön ise onun târihi sâdece seven, okuyan veya anlatan biri olmamasıydı. O, târihi gündelik hayâtına taşıyan nâdir insanlardandı. Sultanahmet’teki evi bunun en güzel örneklerinden biriydi. Orası sıradan bir yaşam alanı değil; kitapların, yazma eserlerin, hat levhalarının, eski objelerin ve hâtıraların bir araya geldiği küçük bir medeniyet müzesi gibiydi.

Bugünün modern insanı çoğu zaman eşyâyla sâdece kullanım ilişkisi kuruyor. Eskidiğinde atıyor, yerine yenisini koyuyor. Eygi ise eşyâya başka bir gözle bakıyordu. Ona göre eski bir kitap, bir mektup, bir levha veya bir belge yalnızca maddî bir nesne değildi; geçmişten bugüne ulaşan bir hâtıra ve emânetti. Bu nedenle onun koleksiyonerliği basit bir biriktirme tutkusu değil, kaybolan bir medeniyetin parçalarını koruma çabasıydı. Büyük kütüphanesi de bunun en açık göstergesiydi. Kimi insanlar ömrünü servet, makam veya şöhret peşinde tüketirken Mehmed Şevket Eygi kitapların, bilgilerin, hâtıraların ve kaybolmaya yüz tutan medeniyet emânetlerinin peşine düştü. Onun kütüphanesi sâdece raflara dizilmiş kitaplardan ibâret değildi; bir insanın ömrü boyunca hangi değerlerin peşinden yürüdüğünün de göstergesiydi. Ömrünün sonunda bu büyük birikimi milletin istifâdesine bırakması da onun hayat çizgisine uygun bir vefâ örneğiydi. Çünkü o, sâhip olmayı değil emânet etmeyi bilen insanlardandı. Kitapları ve eserleri kendi şahsî zenginliği olarak değil, gelecek kuşaklara aktarılması gereken ortak bir mîras olarak görüyordu.

Mehmed Şevket Eygi’nin belki de en unutulmayacak taraflarından biri ise bütün mücâdelelerine rağmen koruduğu zarâfetiydi. Sert zamanlardan geçti, büyük tartışmalar yaşadı, hapisler gördü, sürgün yılları oldu, eleştirildi ve zaman zaman yalnız bırakıldı. Ancak bütün bunlara rağmen üslûbundaki eski zaman inceliğini kaybetmedi. Çünkü insanın gerçek karakteri çoğu zaman rahat dönemlerde değil, zor zamanlarda ortaya çıkar. Kırıldığında kırıcı olmamak, mücâdele ederken seviyeyi düşürmemek, inandığı değerleri savunurken nezâketi terk etmemek kolay değildir. Mehmed Şevket Eygi bütün eksikleri ve fazlalıklarıyla bu inceliği korumaya çalışan bir şahsiyetti. Bu sebeple yalnızca sevenleri tarafından değil, farklı düşüncelere sâhip pek çok insan tarafından da saygıyla anıldı. Çünkü herkes karşısında sıradan bir yazar değil; kendi dünyâsı, ölçüleri, hassâsiyetleri ve ilkeleri olan gerçek bir şahsiyet bulunduğunu kabûl ediyordu.

Medeniyet Nöbeti

Mehmed Şevket Eygi’nin bütün hayâtını kuşatan temel kavramlardan biri hiç şüphesiz “medeniyet nöbeti”ydi. Çünkü o, değişen zamanlar karşısında sâdece geçmişe özlem duyan biri değildi; geçmişten gelen büyük birikimin geleceğe taşınması gerektiğine inanan bir hâfıza insanıydı. Ömrü boyunca kültürün, ahlâkın, estetiğin ve zarâfetin nöbetini tuttu. Modern dünyâın hızlı değişimi içinde onun temel kaygısı, sâdece bazı alışkanlıklarımızı kaybetmek değil, bizi biz yapan temel değerlerden uzaklaşmaktı. Bu yüzden yazılarında sık sık medeniyet meselesine dönmesi tesâdüf değildir. Ona göre medeniyet soyut ve romantik bir kavram değil, gündelik hayâtın içinde kendisini gösteren canlı bir gerçeklikti. Bir insanın konuşma üslûbundan sofra âdâbına, giyim kuşamından şehir mîmârîsine, öğretmenin öğrencisiyle ilişkisinden yöneticinin sorumluluk anlayışına kadar hayâtın her alanında bir medeniyet tasavvuru vardı. Eygi, Müslümanların yalnızca büyük ideallerden söz edip hayâtın içindeki küçük güzellikleri ihmâl etmesine râzı olmazdı. Çünkü ona göre büyük medeniyetler küçük incelikler üzerine kurulurdu. Bir câminin kubbesindeki estetikle insanın kullandığı kelimedeki nezâket arasında görünmez bir bağ olduğuna inanırdı. Şehirlerin rûhu olduğunu düşünür; güzelliğini, estetiğini ve târihî dokusunu kaybeden şehirlerin zamanla insanın iç dünyâsını da fakirleştireceğini söylerdi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda onun pek çok uyarısının aslında zamânının ötesinde tespitler olduğunu daha iyi anlıyoruz. Betonlaşan şehirler, hızın esîri olan hayatlar, tüketim kültürü içinde zayıflayan insan ilişkileri ve kaybolan estetik duyarlılık karşısında Eygi yıllar öncesinden güçlü itirazlar yükseltmişti. Onun derdi eskiye dönmek değil; insanı, şehri ve hayâtı güzelleştiren değerleri yeniden hatırlatmaktı. Belki de bu yüzden Mehmed Şevket Eygi çok tanınmasına, çok okunmasına ve geniş kitleler tarafından tâkip edilmesine rağmen içinde kendine mahsus bir yalnızlık taşıdı. Büyük şahsiyetlerin çoğu zaman kaderidir bu. Yaşadıkları dönemin hızına ve alışkanlıklarına kolayca teslîm olmazlar. Herkes ileriye doğru koştuğunu düşünürken onlar bazan arkaya bakarlar. Fakat geride kalmak için değil, unutulan hazîneleri bugüne ve yarına taşımak için. Eygi’nin geçmişe ilgisini kimi zaman sâdece nostaljik bir özlem olarak görenler oldu. Oysa onun meselesi geçmişte yaşamak değildi. Geçmişin tecrübesinden güç alarak daha sağlam bir gelecek inşâ edebilmekti. Yahya Kemal’in ifâdesiyle “kökü mâzîde olan âtî” anlayışı onun dünyâsına oldukça yakındı. Çünkü kökü olmayan ağacın büyüyemeyeceğini, hâfızası olmayan toplumların da güçlü bir gelecek kuramayacağını biliyordu. Bugün genç bir insan Mehmed Şevket Eygi’nin hayâtından belki de en önce kendini yetiştirme sorumluluğunu öğrenebilir. Ona göre insan sâdece diploma, makam veya maddî imkân sahibi olarak gerçek anlamda olgunlaşamazdı. Asıl mesele şahsiyet sâhibi olmak, ahlâkını güzelleştirmek, zihnini geliştirmek ve hayâta daha derin bir dikkatle bakabilmekti. Bu nedenle gençlere sürekli okumayı, yabancı dil öğrenmeyi, târihlerini tanımayı, sanatla ilgilenmeyi, mesleklerinde başarılı olmayı ve kendi medeniyetlerinden utanmamayı tavsiye etti. Bütün bu tavsiyelerin merkezinde aslında tek bir ideal vardı: İyi yetişmiş insan olmak. Çünkü bir milletin en büyük zenginliği yalnızca sâhip olduğu maddî imkânlar değil, yetiştirdiği nitelikli insanlardır.

Mehmed Şevket Eygi bu dünyâdan ayrıldığında geride yalnızca kitaplar, yazılar, arşivler ve koleksiyonlar bırakmadı. Bir tavır, bir ölçü ve bir insan modeli bıraktı. Onun ardından baktığımızda sanki eski İstanbul’dan, eski zamanların inceliklerinden ve unutulmaya yüz tutmuş bir medeniyet anlayışından kalan son kapılardan birinin kapandığını hissediyoruz. O kapının ardında daha dikkatli okuyan, daha özenli konuşan, insana ve eşyâya daha büyük bir hürmetle yaklaşan bir dünyâ vardı. Kitabı sâdece sayfalardan ibâret görmeyen, şehri yalnızca binâlar topluluğu olarak değerlendirmeyen, güzelliğin de insan için vazgeçilmez bir ihtiyaç olduğuna inanan bir anlayış vardı. Vefâtının yıldönümünde Mehmed Şevket Eygi’yi rahmetle anarken aslında kaybolmaya yüz tutan bir insan tipini de hatırlıyoruz: Müslüman münevveri, zarîf insan, kitap dostu, medeniyet nöbetçisi ve en önemlisi inandığı değerleri hayâtında görünür kılmaya çalışan bir şahsiyet… Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.

Temmuz 2026, sayfa no: 64-65-66-67-68

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak