İmâm-ı Gazzâlî’nin asırlar öncesinden gelen uyarısı bugün kulaklarımızda daha yüksek çınlıyor:
“Bereket hayâtınızdan çekilirse, çuval dolusu paranızla aç gezersiniz.”
Modern insanın paradoksu tam da burada başlıyor. Kazanç artıyor, imkân çoğalıyor; huzur azalıyor, yetme/yetinme duygusu kayboluyor. Evler dolu ama gönüller aç. Dolaplar taşmış, sofralar bereketsiz. Çünkü bereket, sayıların değil; anlamın, niyetin ve şükrün eşlik ettiği bir hâldir.
Bereket çokluk değildir. Azın yetmesi, yetenin de taşmasıdır. Aynı maaşla birinin ayı huzurla kapatması, diğerinin elindekinin ay ortasında tükenmesi bu yüzdendir. Matematik aynıdır fakat bereket yoktur. Çünkü bereket, Allâh’ın ikrâmıdır; kulun şükrü ve kanâatiyle çoğalır, hırsıyla çekilir.
Kanâat, neredeyse kaybolan bir erdemdir. Çağımızda “eksiklik” gibi sunuluyor. Daha fazlasını hırsla istemeyen insan, sistemin gözünde başarısız sayılıyor. Oysa kanâat, yoksulluğun değil; nefsine sınır çizebilmenin adıdır. Sâhip olduklarıyla şükredebilen insan, sâhip olamadıklarının esîri olmaz.
Kanâatin olmadığı yerde servet yük olur. İnsan ne kadar çok şeye sâhipse, o kadar çok şeyin kaygısını taşır. Evler büyür, dertler genişler; eşyâlar çoğalır, kalp daralır. Kanâat ise kalbi ferahlatır. Azla yetinen, çokla imtihân edilmez.
Servet: Sâhip Olmak mı, Sâhibi Olunmak mı?
Servet, başlı başına ne hayırdır ne de şer. Onu hayra da şerre de dönüştüren, sâhibinin niyetidir. Servet, insanın elinde bir emânet olarak durduğunda kıymetlidir; kalbine yerleştiğinde ise felâkete dönüşür.
Bugün nice insan “zengin” ama güvende değil. Kazandığını koruma telâşı, kaybetme korkusu, yetmeme endîşesi… İşte Gazzâlî’nin dediği açlık tam da budur: Midenin değil, kalbin açlığı. Bereket çekildiğinde, servet doyurmaz.
Şükür, bereketin kapısıdır. Sâdece dilde kalan bir teşekkür değildir. Şükür; nimeti yerinde kullanmak, paylaşmak ve nimetin sâhibini unutmamaktır. Şükür arttıkça bereket artar; şikâyet çoğaldıkça bereket azalır.
İnsanın hayâtında, “yetiyor” diyebildiği her an, bereketin izidir. Şükür, nimeti çoğaltır; nankörlük nimeti sıradanlaştırır. Aynı sofrada biri doyar, diğeri doymaz; fark mide değil, şükürdür.
Kanâat, elindekiyle geçinmek demektir aslında; yetinmek değil. “Rabbimiz, bize dünyâda da iyilik ver, âhirette de iyilik ver ve bizi ateşin azâbından koru.” (Bakara, 201) âyetindeki duâ ile inananlar, Allah’tan servet ve zenginlik isterler. Ancak bu istek, nefsânî tutkularını tatmîn etme amacı taşımaz. Onlar serveti, Hz. Süleyman (as) gibi Allâh’a yakınlaşmak, dîni anlatmada güçlü ve etkileyici olabilmek için isterler. O hâlde duâmız, Allah yolunda harcamak için kullanacağımız ve şükretmemize vesîle olacak bir zenginlik olmalıdır.
Belki de bugün sormamız gereken soru şudur: “Ne kadar kazandık?” değil, “Neyi kaybettik?”
Kaybettiğimiz bereketse; daha çok çalışmak değil, daha çok şükretmek gerekir. Daha fazla biriktirmek değil, daha fazla kanâat etmek… Çünkü Gazzâlî’nin işâret ettiği hakîkat hâlâ geçerlidir.
Bereket gittiğinde, servet insanı doyurmaz. Ama bereket varsa, az bile çoktur.
Mayıs 2026, sayfa no: 20-21
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak