Ara

Beklenen Mehdi (AS)

Ömer Faruk Akkaya  MEHDİ (as) ÎSÂ (as)’a NAMAZ KILDIRACAKTIR. Bu başlıkla alâkalı rivâyetler, Îsâ Aleyhisselâm’ın Mehdi Aleyhisselâm’ın arkasında namaz kılması ile Rasûlullâh’ın (sav) şerîatına tâbi olduğunu ilân edeceğini katî olarak beyân etmektedir. Bu tespitten maada konu ile ilgili rivâyetler şâhitleri ile birlikte bir bütün olarak mütâlaa edilirse, Mehdi konusunun Sahiheyn’de / Buhârî ve Müslim’de de nakledildiği vuzuha kavuşacaktır.   Bu iki tespit yaşadığımız dönem itibâriyle büyük önemi hâizdir. Şöyle ki; ehli kitaba fiilî bir mesaj, henüz Îsâ Aleyhisselâm’ın ilk nüzûl ânında ilân edilerek; hıristiyan toplumlarına şerîat-ı Muhammediyye'ye uyulması gerektiği tebliğ olunacaktır. Bu tespite bağlı olarak şunu da söyleyelim ki; bu rivâyetler, Îsâ (as) yeni bir şerîat getiren bir peygamber olmayıp Rasûlullâh Sallallâhu aleyhi ve sellem’in şerîatına/Kur’ân’a ve sünnete uyacağını beyân etmektedir. Ayrıca ilgili rivâyetlerin cümleten ele alınması, Mehdi Aleyhisselâm ile ilgili rivâyetlerin Sahiheyn’de / Buhârî ve Müslim’de bulunmadığı söylentilerine de cevap niteliğindedir.   Müslim’in bir rivâyetinde Câbir b. Abdillah Radıyallâhu anh şöyle anlatıyor: Rasûlullâh Aleyhisselâtü ve’s-selâm’ın şöyle buyurduğunu işittim; “Kıyâmete kadar ümmetimden hak üzerine savaşan bir topluluk hiç eksik olmaz. Sonra Meryem oğlu Îsâ Aleyhisselâm iner. Onların emirleri: “Gel, buyur, bizlere namaz kıldır.” der. O da, “Hayır, çünkü sizin bâzınız bâzınıza Allâh’ın bu ümmete bir ikrâmı ile emirsiniz.” der.[1]   Belirttiğimiz bu nokta ile alâkalı Buhârî’nin rivâyetinde, Ebu Hureyre Radıyallâhu anh’dan rivâyetle Rasûlullâh Aleyhisselâtü ve’s-selâm şöyle buyurmuştur: “Meryem oğlu Îsâ (Aleyhisselâm) indiğinde siz nasıl olacaksınız (bilir misiniz?) (O indiğinde) İmamınız sizdendir.”[2] Buhârî ve Müslim’den naklettiğimiz bu iki rivâyette zikredilen ‘imam’dan maksadın kim olduğunu şu rivâyet bize açıklamaktadır; “Meryem oğlu Îsâ Aleyhisselâm indiğinde, onların emiri Mehdi Aleyhisselâm (Îsâ Aleyhisselâm’a hitâben) şöyle der: “Gel, buyur, bize namaz kıldır!” O da: “Hayır, onların bâzıları bâzılarına, Allâh’ın bu ümmete verdiği bir ikramla, emirdirler.” diye cevap verir.[3]   Sevban Radıyallâhu anh’dan rivâyetle, Rasûlullâh Aleyhisselâtü ve’s-selâm şöyle buyurmuştur: “Sizin hazinenizin yanında üç kişi savaşır. Üçü de halifenin evlâdıdır. (Halifelik) bunların hiç birine nasip olmayacaktır. Sonra doğu yönünden siyah bayraklar ortaya çıkacak, hiçbir kavmin öldürülmediği şekilde sizi öldürecek.” Râvi der ki: “Sonra Rasûlullâh Aleyhisselâtü ve’s-selâm ezberde tutamadığım bir şey daha söyledi. Sonra da; “Onları görünce onlara karın üzerinde emekleyerek bile olsa ona hemen biât edin, çünkü O, Allâh’ın halîfesi Mehdi Aleyhisselâm’dir.” buyurdu.”[4]   ÎSÂ ve MEHDİ ALEYHİMESSELÂM DECCAL’E KARŞI BERÂBER MÜCÂDELE EDECEKLER Ebu Hureyre Radıyallâhu anh’dan rivâyetle Rasûlullâh Aleyhisselâtü ve’s-selâm şöyle buyurmuştur: Rumlar A’mak -veya Dabik’e- varmadıkça kıyâmet kopmaz. Onlara karşı Medine’den o zamanki yeryüzü halkının hayırlılarının oluşturduğu bir ordu çıkar. Bunlar (Rumların karşısında) saf tutunca; Rumlar: “Bizim adamlarımızı esir edenlerle bizim aramızdan çekilin, onlara karşı savaşalım.” derler. Müslümanlar da: “Hayır, vallâhi, kardeşlerimizle sizin aranızdan nasıl çekiliriz!” derler ve (Müslüman topluluk) onlara (Rumlara) karşı savaşırlar. Bunların (Müslümanların safındakilerin) üçte biri dağılır. Allah Azze ve Celle bunların tövbelerini aslâ kabûl etmez. Üçte biri öldürülür. Bunlar Allâh’ın katında şehitlerin en üstünleri olurlar. Geriye kalan üçte bir ise; fethi gerçekleştirir. Bunlar aslâ fitneye düşmezler. Bunlar Kostantiniye’yi fethederler. Kılıçlarını bir zeytin dalına asmış ganîmetleri aralarında pay ederken, şeytan: “Geride bıraktığınız âilelerinize Mesih-i Deccal musallat oldu.” diye bağırır. Bu haber üzerine çıkıp bakarlar ki bu bâtıl bir haberdir. Şam yöresine geldiklerinde Deccal çıkar. Onlar Deccal’e karşı savaş hazırlığı yaparken ve kılıçlarını bilerlerken namaza durulur. Bu namaz sırasında ise Îsâ b. Meryem Aleyhisselâm iner. Îsâ Aleyhisselâm onlara imamlık eder. Allâh’ın düşmanı (Deccal) onu gördüğünde tuzun suda eridiği gibi erir. Şâyet Mesih Aleyhisselâm onu kendi hâline bırakacak olsa ölünceye kadar eriyip gider. Ancak Allah, Îsâ Aleyhisselâm’ın eli ile onun canını alır. Onlara (Îsâ Aleyhisselâm etrâfında toplananlara) kargısının üstünde onun (Deccal’in) kanını gösterir.”[5]   KONUYA İBN HALDUN’SUZ BAKMANIN GEREKLİLİĞİ/YÂHUT YIRTIK ELEKLE ELEMENİN ZÂYİÂTI İbn Haldun’un Mehdi Aleyhisselâm’ı anlatan rivâyetlere olan müteşeddid tutumuna itibâr etmek hatânın peşine takılmaktır. Ehlisünnet âlimleri, İbn Haldun’un bu konuda açık hatâ içinde olduğunu beyân etmişler ve bu konuda reddiyeler kaleme almışlardır. Ebu Davud’un şârihi Azimabadi, İbn Haldun hakkında şunları ifâde etmektedir: “Târihci Abdurrahman b. Haldun eserinde Mehdi Aleyhisselâm hadislerinin tamâmının zayıf olduğunda mübâlağa yapmış. Bu görüşünde isâbet etmemiş bilakis hatâ etmiştir.”[6]   İbn Haldun târihcidir. Hadis ehli değildir. Bu nedenle hadis usûlü ve ricâl isimleri ile alâkalı birçok hatâlar ile dolu olan kitabı Mukaddime’de konumuz ile ilgili rivâyetlere de değinmiş ve bunları tenkid etmiştir. Müsned Şârihi Ahmed Muhammed Şakir Rahmetullâhi aleyh Müsned’e kaleme aldığı tahkikinde İbn Haldun ile alâkalı olarak şunları ifâde etmektedir: “İbn Haldun’a gelince: İbn Haldun bilgisinin olmadığı bir meselede yakışıksız isnadlarda ve sözlerde bulunmuştur. Ricâlinden olmadığı bir işe hücûm etmiş ve siyâset ve devlet işlerinden meşgul olduğu şeyler ve meliklere ve emirleri yaptığı hizmet ona gâlip gelerek Mehdi Aleyhisselâm konusunu Şii inancı zannetmiştir. Ona bu zannı veren nefsidir. Meşhur Mukaddime’sinde konuya uzun bir fasıl ayırmış ve “faslun fî emri’l-fatımiyyi vema yezhebu ileyhi’n-nasu fi şe’nihi ve keşfi’l-ğıtai a’n zalik” diye de bir başlık koymuştur. İşte bu bölümde çok acâib hayret edilecek çelişkilerle uçuş kaçmış ve çok açık galatlar işlemiştir.” Üstad Ahmed Şakir sözlerine şöyle devâm etmektedir: “İbn Haldun Muhaddislerin “cerh tâdilden önce gelir”[7] sözlerinde güzel bir davranış sergileyememiştir. Şâyet muhaddislerin sözlerine ve anlayışlarına muttalî olsaydı söylediği sözlerinden hiçbirini dile getirmezdi ve kısmen de olsa okuyup anlayan olurdu. Ancak, İbn Haldun Mehdi ile alâkalı hadisleri, döneminde kendisine baskın gelen siyâsî görüş sebebiyle zayıf kabûl etmeyi maksat edinmiştir.”[8]   İbn Haldun’un yaşadığı dönemin siyâsî hâdiselerinden ve öncelikli olarak hadîs ilminde mâhir olamayışından, hatâ etmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu nedenle de cerhte haddi aşmış ve bu konudaki hadislerin zayıf olduğunu ifâde etmiştir.   İbn Haldun'u taklîd eden Süleyman Uludağ, ondan daha müteşeddid bir tavır ve üslûpla: “…Hattâ İbni Haldun, Mukaddime'de bu hadislerin senetlerini teker teker inceleyerek hiç birinin güvenilir olmadığını, Mehdi akîdesinin Sünnilere Şiilerden geçtiğini göstermiştir. Mehdi akîdesi târih boyunca birçok muhteris kişiler tarafından istismâr edilmiştir. Mehdi olduğunu iddia ederek saf Müslümanları kandıran pek çok sahtekâr ve açıkgöz zuhûr etmiştir…”[9]   Uludağ’ın, İbni Haldun’un bu hadislerin hiçbirinin güvenilir olmadığını vurguladığını söylemesi doğru bir yaklaşım değildir. Fazla yoğunlaşmaya bile gerek duyulmadan Mukaddime mütâlaa edilse; İbni Haldun'un bu konuda, bu hadislerin tamâmına güvenilmeyeceğini ifâde etmek şöyle dursun; ulaşabildiği ve tenkit için âdetâ masaya yatırdığı hadisler hakkında şunları söylediği görülür ve Mehdi konusunu küllen reddetmediği anlaşılırdı: “Fe hazihi, cümletü’l-ahadisi’l-leti harreceha’l-eimmetü fi şe’ni’l-Mehdi ve hurucihi ahire’z-Zaman. Ve hiye kema raeytü lem yahlus minha, mine’n-nakdi ile’l-kalîle ve‘l-ekalle minhu/”Mehdi ve onun âhir zamanda çıkacağı hakkındaki imamların tahriç ettikleri hadislerin toplamı işte bunlardır. Bu hadisler, benim gördüğüm kadarıyla çok azı ve az bir parçası hâriç, tenkitten kurtulamamıştır.”[10]   İbni Haldun’un bu ifâdelerinde Uludağ’ın söylediği bir mânâ bulunmamaktadır. Bilakis İbni Haldun ele aldığı bu konudaki bir kısım hadislerin bazılarını tenkit edecek hâl bulamamıştır. Bu gerçeğe rağmen; “İbni Haldun bu konudaki hadislere güvenilmeyeceğini söylemiştir” demek Sayın Uludağ’ın bu konuda vukuf salan bir araştırma yapmadığını göstermektedir. Şâyet gereği gibi konuya yönelseydi İbni Haldun’un bu ifâdesinde; bu konudaki hadislerin birçoğunun sahih ve tenkit edilemeyecek derecede olduğunu beyân ettiğini görürdü.[11]   İbn Haldun’un fikirlerinin gelgit yaşadığı bir meselede, ehlisünnet taraftarı olarak onlarca âlimin izahlarından İbn Haldun’un fikirlerine yönelmek ne derece sıhhatli bir yaklaşımdır? İbn Haldun'un Mehdi Aleyhisselâm hakkındaki hadislerin tamâmına güvenilmeyeceğini söylememesinin yanında bunu kabûlden de uzak olması, İbn Haldun’un ilmî usûl esaslarına göre hareket etmediğinin de ayrıca bir kanıtıdır. ‘İbn Haldun Mehdi Aleyhisselâm konusunda, kendisinin hadisleri ve ilellerini kavramada yanlarına yaklaşamayacağı huffaz imamlardan birçoğunun sahih ve hasen olduğuna hükmettikleri sahih ve hasen hadislerin birçoğunu zayıf görme genişliğine yönelmiştir. Bu durumda huffaz hadis âlimlerinin sözlerine itibâr gerekir, İbn Haldun’un sözlerine değil. Birçok âlim de bu konuda İbn Haldun’a reddiyeler kaleme almışlardır…’[12]   İbn Haldun’un Mehdi hadislerini elediği eleğin yırtıkları cidden çok fazladır. Mazbut ve muhkem/sağlam bir şey değildir. İşte bu nedenle Mehdi Aleyhisselâm hakkında vârid olan sahih ve hasen birçok rivâyeti bu yırtık eleği ile elemiş ve bu rivâyetlerden çok azını müstesnâ tutabilmiştir.[13] İbn Haldun târihcidir. Hadis ricâlinden değildir, bu nedenle tashih ve tad’ifde/rivâyetler hakkında sahih ve zayıf hükmü vermekte kendisine itimâd edilmez. Bu konuda itimâd Beyhaki, Hattabî ve Zehebî vb. rivâyet ve dirâyet ehlinedir. Her ilimde ehline itimâd etmek asıl olandır.   “Şu hakîkattir ki ilmi fenlerden her bir fende o konuda bâriz olanlara yönelmek gerekir. Dînî hassâsiyeti yerinde olan akıllı bir müslümanın, açık bir burhan olmadan herhangi bir şahsın görüşünden dolayı bir hadîsi inkâra koşması yakışıksızdır. Bir hadîs hakkında hâl böyle ise peki birçok hadîs hakkında nasıl olur? İbn Haldun’un görüşüne sarılan boğulana tutunup boğulandır.”[14]   Mehdi Aleyhisselâm’ın geleceğine inanmak vâcibtir. Bu konudaki rivâyetler mânen mütevâtirdir. Bu konunun isbâtı bu konudaki hadîslerin mânen mütevâtir olması iledir. Zayıf hadîsler ise konuyu sâbit kılmak için değil sâbit olan konuya istişhad için birçok kaynaklarda zikredilmiştir. Müslümanın gaybî konulara -ki Mehdilik konusu da gaybî bir meseledir- ve ilgili sahih tek bir rivâyete tenkilde ve aklın âciz terâzisi ile yaklaşması câiz değildir.   Hulâsa olarak; Mehdi inancı Ehlisünnetin kendi kaynaklarında sâbit olmuş ve bu konudaki rivâyetler, sahih hadîs-i şeriflerin bir araya gelmesi ile mânen mütevâtir derecesine ulaşmıştır. Konumuzu Aliyyü’l-kâri’nin şu cümleleri ile noktalayalım; “Bazı nüshalarda güneşin batıdan doğması, diğerlerinden önce zikredilmiştir. Gerçek olan şudur: Mehdi, Mekke ve Medine‘de zuhûr eder. Sonra Beyt-i Makdis’e gelir. Deccal gelip onu orada muhasara altına alır. Bunun üzerine Îsâ Aleyhisselâm Şam’ın şarkındaki (doğusundaki) minâreden iner ve Deccal’i öldürmek için gelir. Beyt-i Makdis’e geldiğinde Deccal’i bir darbe ile hemen öldürür. Zîrâ Deccal Îsâ Aleyhisselâm gökten indiği vakit tuzun suda eridiği gibi erir. Sonra Îsâ Aleyhisselâm, Mehdi ile buluşur. Namaz vakti gelip namaz kılınacağı zaman Mehdi Aleyhisselâm, Îsâ Aleyhisselâm’a imam olup Müslümanlara namaz kıldırması için mihrâba geçmesini emreder. Îsâ Aleyhisselâm, “Bu namazda kamet senin için yapıldı, bu makamda senin imam olman daha evlâdır.” diyerek özür beyân eder. Mehdi Aleyhisselâm, imam olur. Îsâ Aleyhisselâm’ın Peygamberimiz Aleyhisselâtü ve’s-selâm’a uyduğunun belirlenmesi için o da Mehdi’ye uyar. Nitekim Peygamberimiz Aleyhisselâtü ve’s-selâm: “Eğer Mûsâ Aleyhisselâm hayatta olsaydı Bana uymaktan başka çâre bulamazdı.” hadîs-i şerifiyle buna işâret buyurmuştur. “[15]   Mehdilik iddia eden şahısların hiçbirisinde, belirtilen alâmetler görülmemektedir. Hiçbirinin vasıfları Mehdi Aleyhisselâm’ın şahsî özelliklerine ve idârî vasıflarına uymamakla birlikte, zuhur dönemi ile ilgili âlem-i İslâm’da hiçbir gelişme vâki olmamıştır.   [1] Müslim, Sahih, İman, 71. [2] Buhârî, Sahih, Enbiya, 49; Müslim, Sahih, İman, 244; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 2. s. 272 ve 336. [3] İbn Kayyim el-Cevziyye, el-Menaru’l-Münif, s. 94. İbn Kayyim bu rivayetin isnadı hakkında şunu ifade etmektedir; “Haze isnadun ceyyidun”; Abdulalim, Abdulazim, el-Bestevi, el-Mehdiyyü’l-Müntazar, c. 1. s. 180-182. Bestevi, Hadis-i şerif hakkında şunu ifade etmektedir; “Netice; Hadisin isnadı sahihtir.” [4] İbni Mace, Sünen, Fiten, 34. H. No: 4084; el-Bestevi, Abdulalim, Abdulazim, el-Mehdiyyu’l-Muntazar, c. 1. s. 192. Bestevi hadis-i şerif hakkında şunu ifade etmektedir; “Netice; Hadisin isnadı sahihtir.” [5] Müslim, Sahih, el-Fiten ve Eşratu’s-Saa’t, 34. H. No: 2897; [6] El-Azimabadî, Avnu’l-Ma’bud, c.11. s.362. Mektebe-i Selefiyye, Medine-i Münevvere, 1968. [7] EL-CERHU MUKADDEMUN ALE’T-TA’DİL/ Cerh ta'dilden önce gelir. Hadis ilminde var olan bir küllî kâidedir. Nureddin Itr’ın bu konudaki izahları bu kâideyi anlamak için yeterli olacaktır. “Bir hadis râvisi hakkında cerh ve tadilin aynı anda vârit olması hasebiyle o râvî hakkında cerh ve ta’dil karşı karşıya olsa, bu durumda âlimlerin zikrettikleri birçok sözler vardır. Sahih olan Hatib-i Bağdâdî’nin âlimlerin cumhurundan nakille zikrettiği ve İbn Salah ve onlardan başka bu ilmin usulcülerinden bir cemaatin sahih kabul ettiği; “Adeletli kılanlar çok olsa da cerhin ta'dilden önce geleceğidir. Çünkü muaddil, râvînin hâlinden zâhir olan ile haber verir cerh eden ise muaddile hafi ve zâhir olmayan sebebi konuşur.” Ancak bu kâide cerhin, ta'dilden her zaman önde geleceği mânâsında mutlak değildir. Hâlbuki bizler cerh ve ta'dil ehlinin ta'dili cerhten birçok yerde önde tuttuklarını görmekteyiz. Bizim için ‘belirtilen bu kâide gelecek olan şu şartlar ile mukayyeddir/mutlak değildir. (Yâni her durum ve konumda geçerli olmaz)’ demek mümkündür. 1.) Cerhin râvînin hâlini açıklayıcı mâhiyette/müfessir olup önceden zikrettiğimiz diğer şartlara uygun olması gerekir. 2.) Cârih/cerh yapan mecruh hakkında mutaassıp olmamalı veya cerh yapmak/hatâ bulmak için râvîyi köşeye sıkıştırıcı vasıfta olmamalı. 3.) Muaddil/ta'dil eden, râvîden cerhin uzak olduğunu açıklayamamalı ve bu durumu sahih bir delille ispât edememelidir.” (bkz. Nurettin Itr, Menhecu’n-Nakd fi Ulumi’l-Hadis, s.100. Daru’l-Fikir, Dımeşk, 2006.) Cerhin takaddümü için ta'dilin sahih bir delille ispât edilememesi ve nakd işlemi yapanın yaşadığı olaylardan etkilenerek hadisin senedine taraflı yaklaşmaması gerekir.   [8] Şakir, Ahmed Muhammed, Müsned-i Ahmed b. Hanbel Tahkiki, c.3. s.491-492. Daru’l-Hadis, Kahire, 1995. [9] bk. Süleyman Uludağ, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s. 300-301. Dergah Yayınları, İstanbul, 1991.   [10] (bk. İbni Haldun, et-Tarih, el-Mukaddime, ilgili başlık vd.) [11] Uludağ'ın, Şerhu’l-Akaide yaptığı tercümenin dipnotundan maada bir de Yenidünya dergisinin 2003 ocak ayı sayısındaki yazısı yenilir yutulur cinsten değil. Şu cümleleri ile yazısına atıfta bulunmak istiyorum; “Abartılı rivayetler, efsaneler ve hurafelerle oluşan mehdi inancının ortaya çıkardığı sözde kurtarıcı, bir Süpermendir, bir Rambodur, onun başaramayacağı bir iş yoktur. Çocuklar masallarla uyutulduğu gibi cahil ve bilinçsiz toplumlar da mehdi efsanesiyle avutulur.” (bk. Yenidünya Dergisi, Ocak 2003/Mehdi kapak konulu sayı, shf.34.) Sayın Uludağ bu yazısında Mehdi Aleyhisselam’ı Süperman ve Rambo’ya benzeterek konuyu istihza boyutuna çeker. Bunun sebebi de Mehdi Aleyhisselam’ın harikul âdet bazı işler yapmasıdır. Bu kadar işi bir insan nasıl yapar? Mukadder sualine cevap olarak gelen cümlelerde bunları ifade eder. Halbuki kendileri şerhu’l-akaid gibi kudretli bir metni tercüme etme cesareti ile mücehhezken, zannedersem gözlerinden kaçmış olacak, akaid ilmini bir eser üzerinde dahi okuyan çok iyi bilir ki “fiilleri yaratan Allahtır. Mehdi aleyhisselamdan sudur eden aleladet işleri ve harikuladet işleri yaratan Allah’tır. Mehdi Aleyhisselam’ın şahsi ve idari vazifelerinde Allah Teala’nın yaratmasına mümteni hiçbir hadise yoktur. (Sayın Uludağ vacip, mümkün ve mümteni kavramları ile konuyu müteala ederlerse faydalı olur) Mehdi Aleyhisselam’dan sudur eden işleri bizler iki kısımdan inceleriz; adeten mümkün olan işler ve harikuladet olarak mümkün işler. Hariku’l-adet olanlar ise keramet nevindendir. Mehdi Aleyhisselam aynı zamanda bir evliyadır. Keramet ile haktır. Ayrıca tüm işlerin Mehdi Aleyhisselam’a nisbesi, Sayın Uludağ’ın da malumudur, hakikat ve mecaz fenninden SEBEBİYYE kabilindendir. Fıravunun, Haman’a ‘bana bir saray yap’ demesi, hamanın kendisinin bizatihi yapmasını nasıl gerektirmez ise, Mehdi Aleyhisselam’a icraatların nisbeti de onun bizatihi yapmasını gerektirmez. Bu konuda inşallah kendileri mevcud bu hatalarından rucu ederler de bu yazısını okuyup mehdi inancına sırt çeviren varsa o insanlara yardımcı olurlar. Ayrıca Yenidünya Dergisi'nin de bu yazıya karşılık bir tashihi ve ilgili şahsa bir cevabı aynı dergide yayınlaması dini sorumluluk açısından zorunludur. İnşallah bu farzı yerine getirmekte gecikmezler. [12] Et-Tüveyciri, Hamud b. Abdillah, el-İhticacu bi’l-Eser A’la men Enkere’l-Mehdiyye’l-Müntazar, s.143. Riyad, 1983. [13] Et-Tüveyciri, Hamud b. Abdillah, el-İhticacu bi’l-Eser A’la men Enkere’l-Mehdiyye’l-Müntazar, s.202. Riyad, 1983. [14] Muhammed b. Riyad, el-Ahmed, es-Sabitu ve’s-Sahih fimâ verade a’ni’l-Mehdi ve Nuzuli’l-Mesih, s.113. Alemu’l-Kütüb, Beyrut, 2003. [15] Molla Aliyyü’l-Kari, Şerhu’l-Fıkhı’l-Ekber, s. 229. Daru’n-Nefais, Beyrut, 1997.  

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak