Ara

Aşkın En Güzel Hâli: Muhammedî Olmak

Aşkın En Güzel Hâli: Muhammedî Olmak

Hazreti Mevlânâ’nın kelâm-ı mübârekleri ile:

“Gel ey gönül! Hakîkî bayram, Cenâb-ı Muhammed’e vuslattır. Çünkü cihânın aydınlığı, O mübârek varlığın cemâlinin nûrundandır.”

Bir rubâîsinde: “Dünyânın renk ve süsüne aldanmış olan ruh, Mustafâ’nın rûhuyla Hakk’ın huzûruna yükseldi. O yükselme esnâsında sevinçten, mutluluktan, Mustafâ’nın rûhuna salavât getirmeye başladı.”

Bu dünyâdaki en yüksek sevgi, âlemlerin yaratılış sebebi olan Efendimiz’e (sav) duyulan sevgidir. Bu sevginin en yüksek ifâde şekli ise O’na salât u selâm okumaktır. “Allah ve melekleri, Nebî’sine dâimâ salât ve selâm etmektedirler.” (Ahzâb, 56.) Mü’minler salavât getirdiklerinde, Efendimiz’e her an Allah ve melekleri tarafından okunan salavâtlara iştirâk ederek tevhîde ererler. Böylece Allâh’ın Habîb’ine olan aşkını paylaşmış oluruz. 

“Ben dahî Rabbimin rahmeti olmasa cehennemden kurtulamam” meâlinde hadîs-i şerîf buyuran Zâtı -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- tefekkür etmeliyiz. O’nun evrensel rahmet hazînelerine boyanmalıyız. O’nun kulluğunun parlak şerefine mazhar olmalıyız. O'nun güzellik feleklerini içimize çekmeliyiz, çünkü O -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- Allâh’ın dili ve aynasıdır.

Allâh’ın Rahmeti her dâim üzerimizdedir. Bir an bile kesilse hiçbir âlem yaşanabilecek bir halde kalmaz. Nasıl ki Allâh’ın rahmetine her an muhtaç isek, bu ilâhî rahmetin kaynağı olan Resûlullah Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a olan dâimî muhabbetin kalbimizde olmasına muhtâcızdır.” 

En çok bu hakîkat bütün dikkatimizi celbetmeli: Efendimiz’in bu âlemi teşrîfiyle nübüvvete mühür vurulmuş, peygamberlik artık son bulmuş ve vaktin sonuna kadar velâyet kapıları ardına kadar açılmıştır. Demek ki, insanlığa mânevî kemâl yoluna girme imkânı verilmiştir; insanı bekleyen en yüce görev velâyet mertebesine erişmek olacaktır. 

Bir “vâris-i Muhammedî”nin bu emânete mazhar olabilmesi için, velâyetin özünü muhâfaza edebilmesi için mutlak bir şart vardır: İnsanın fıtrî varlığını içselleştirmek. Çünkü kâmil bir “vâris-i Muhammedî” olan için işâretler derûndadır. Zîrâ gaflet, bölünme ve dışsallaşma zuhûr etmeye başlayınca ilâhî feyiz muslukları zayıflamaya ve zamanla kurumaya başlar. Velâyet, sûretler dünyâsının ve özellikle sûretperestliğin tam zıddındadır. Bir “vâris-i Muhammedî” kalbinde dünyevî bir istilânın olmasına aslâ müsâade edemez.

Âlemlerin Rabbi’nin biz kullarına en yüce ihsânı; ümmet-i Muhammed’e dâhil edip, Muhammedî olma şerefine erdirmesidir.

Yaratılmış ilk insan olan Âdem (as) Hazret-i Muhammed’in -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- gözü yaşlı bir hayrânıydı. Peygamber mübârek cemâliyle dünyâyı binlerce sene sonra şereflendirecek olmasına rağmen Peygambere büyük bir özlem ve aşk duydu. İbrâhîm (a.s.) mâdem ki Fahr-i kâinât gelecektir ne olur benim neslimden gelsin diye Allâh’a her an niyâz ediyordu.

Süleyman Çelebi Mevlîd'inde: "O doğduğu zaman ümmetim dedi” buyurmaktadır. 

Fahr-i kâinât Efendimiz -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurmuştur: “Allah katında, kulun şöyle demesinden daha sevimli bir duā yoktur: Allâh'ım, ümmet-i Muhammed’e umûmî bir rahmet ile merhamet eyle!” 

Daha önceki hiçbir peygamber kendi ümmeti için bu derece ilgi ve muhabbet göstermemiştir. İki cihan güneşi Efendimiz -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- ümmetine olan sevgisini şöyle dile getirir: “Ümmetim cennete girmeden, ben de giremem!”

Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm, doğar doğmaz secde etmiş ve mübârek dudaklarından “Ümmetim Ümmetim!” kelimeleri dökülmüştür. Allah Teālâ O’na tüm cennetleri vaad ettiğinde o sâdece ümmetinin kurtuluşunu diledi: “Tek dileğim ümmetime yakınlıktır!” 

O'nun -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- ümmetine olan en yüce muhabbetinin isbâtı Miraç gecesinde gizlidir. Habîbullah Muhammed Mustafâ -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- Yüce Mevlâ ile vuslata erdikten sonra, dünyâya geri döndü. Allâh’ın Zât cennetini bırakıp, zayıf günahkâr kullara, mahviyetli bir kul olarak hizmete döndü ve ömrünü ümmetine vakfetti. O’nun -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- aşkının en büyük tezāhürü Miraç’ta en yüce cennet makāmını bırakıp günahlarla dolu bu dünyâya mütevâzı bir kul olarak geri dönmesidir.

Fahr-i kâinât Efendimiz’e -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- nasıl âşık olabiliriz? Kalplerimize nasıl bir cennet bahçesine dönüştürebileceğimiz meselesini çözümlemeliyiz. Kalplerimizi tezyîn edip güzelleştirmeden O’nun huzûrunun güzelliğine eremeyiz. Medîne’deki Mescid-i Nebevî’yi ziyâret ettiğinde, orada fizikî cennet bahçesi kendi kalbindeki cennet bahçesi ile musâfaha edecektir. Mü’min kalbi, hayâtının aşkıyla buluşup aşkın kevnî nabzıyla bir olarak atacaktır. 

Bütün çabalarımızı “Muhammedî” olabilmek için harcamalıyız. Peygamber Efendimiz’i kendi hayâtımıza ne kadar rehber edebilirsek, O’na olan muhabbetimiz o kadar artar. Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulduğu gibi: “De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin.” (Âl-i İmrân, 31.) Efendimiz’e -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- olan aşk, ona giden yolun rehberidir. Civar-ı huzurunun anahtarı ona benzemeye çalışmakla elde edilir.

Sevdiğimiz vakit, “Beni Allâh’ın Kulu ve Resûl’ü olarak anın, böylece insanlar tarafından ilahlaştırılan kardeşim Îsâ (as) örneğinde olduğu gibi, bu konuda aşırılığa düşmemiş olursunuz” diyen O zâttan en kıymetli hazîne olan “alçak gönüllüğü” tevârüs etmiş oluruz.

Sevdiğimiz zaman; “Fakirliğimle övünürüm” diyen, Allah’tan fakir olarak yaşamayı, fakir olarak ölmeyi ve fakir olarak diriltilmeyi dileyen O zâttan fakirlik sevgisini tevârüs ederiz. 

Sevdiğimiz zaman; “Yâ Rabbî, bize eşyâyı olduğu gibi göster” duāsıyla önümüzde nice nurlu tefekkür ufukları açan o nur kaynağı ve en münevver olan Zâtı tâkip ederiz. 

Âlemlerin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Efendimiz’in muhabbetini kazanmak ve O’nun yolunda bir toz parçası olmaya gayret etmeye ihtiyâcımız var. Hazret-i Mevlânâ: “Ben Peygamber’in yolunun tozuyum” diyerek aşk ve tâkibin hayâtındaki en önemli düsturlardan olduğunu isbât etmiştir. Bu İslâm’ın ana mesajıdır.

Depremlerde yeryüzü sarsılır, binâlar çöker. Allah bizi imtihân ederse, bir mânevî deprem yaşatırsa, yıkılmamak için temelimizin sağlam olmasına dikkat etmeliyiz. İslâm binâsını tutan bir çelik iskelet varsa, bu Rasûlullâh’ın sünnetidir. 

Muhammed Esed’in kıymetli yorumu: “Sünnet, on dört asırdan fazla bir zaman içinde vâki İslâmî diriliş ve gelişmeyi anlamanın anahtarı olmuştur; şimdiki çöküş ve çözülüşümüzü anlamanın da anahtarı niçin olmasın? Resûlullah aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın sünnetini uygulamak, İslâm’ın varlığını ve ilerlemesini korumak demektir. Sünnetin terki ise, İslâm'ın çökmesidir.” 

Sünnet verilmiş tek ümmetiz. “Benim sünnetime sımsıkı sarılmanızı tavsiye ederim.” Fahr-i kâinât Efendimiz’in -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- tavsiyesi mutlak çâredir, kurtuluşumuzdur, selâmet kaynağımızdır. 

Bütün ıstıraplar Sultān-ı Enbiyâ Efendimiz’i -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm tanıyamamak ve sevememekten kaynaklanıyor. Mevcut durumumuz; şuursuzluğumuz, yüreksizliğimiz, gafletimiz; O’nun bizim için ne büyük bir lütuf ve nimet olduğunun farkına varamayışımızdan kaynaklanıyor. Kelime-i şehâdet getirip, Fahr-i Kâinât Efendimiz'in -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- peşine düşmemek şiddetli bir gaflettir.

Hazreti Peygamber Muhammed Mustafâ -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- üstümüze titremektedir! Biz de O’nu incitmemek için büyük özen göstermeliyiz. O’ndan ayrı olduğumuz için kalbimiz hüzünle dolu olmalı.

Peygamber Efendimiz’i tanımanın ve muhabbet duymanın önünde hiçbir engel yoktur! Muhyiddîn İbn Arabî şöyle buyurmaktadır: “Onun ümmetinin, O’nun devr-i saâdetinde yaşamamış üyelerinden birisi, Hazret-i Muhammed’i görmek isterse Kur’ân’a baksın. Kur’ân’a bakmakla, Allâh’ın Elçisi’ni görmek arasında bir fark yoktur. Sanki Kur’ân kendisine, Muhammed İbn Abdullah İbn Abdülmuttalib adında bir beden giymiştir. Hazret-i Peygamber’in kelâmullah ile bu kadar özdeşleşmesi, Hazret-i Ayşe’den nakledilen, Hazret-i Muhammed’in yapısı kendisine sorulduğunda verdiği cevaptadır: ‘Onun ahlâkı Kur’ân idi.’” 

Peygamberimiz, gönderilen son peygamber olarak bütün peygamberlerin mesajlarını tamamlamıştır. Daha önce hiç olmadığı biçimde, ilmin sırları Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in kişiliği yoluyla tam olarak açılmaktadır. O, hâtemü’l-enbiyâ olarak her düzeyde ve her boyutta konuşmuştur. Onun zâtı, tabiatı, ahlâkı Kur’ân hakîkatini yansıtır. 

Resûlullah Efendimiz güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilerek şerîatın sultānı olmuştur. Şerîat-ı Ahmediyye, İslâm dîninin en yüksek ahlâkî boyutunu temsîl etmektedir. Hz. Peygamberimiz Efendimiz kendisiyle gönderilen Şerîat’i azîm ahlâkıyla, sözleri ve bütün tatbîkatlarıyla kuvvetlendirmiş ve sağlamlaştırmıştır. Sırât-ı müstakîm yolunda dosdoğru ilerleyebilmek için şerîat taşları eksiksiz döşenmiş olmalıdır. Şerîat bu yolun başı, ortası ve sonudur.

Şerîat, onu yeryüzüne getiren Resûl-i Ekrem Efendimiz’den ayrı değildir. Semâvî yasanın hazînesi, özü O'nun yüce ahlâkının, sonsuz merhametinin, hadsiz kulluğunun izlerini taşır.

Muhammed Mustafâ -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- Efendimiz ile insanlık târihinin en muhteşem medeniyeti doğmuştur. Kurduğu toplum modeli ve sosyal organizma, zamanla kent ve devlet hâlini almıştır, mükemmel bir sosyal pratiği olan davranış modelini geliştirmiştir. 

Bu mûcizevî toplumun kuruluşu, bu medeniyet Medîne-i Münevvere kentinde mümkün oldu. Medîne “şehir”, Münevvere ise “Aydınlanmış-Nurlu” anlamına gelmektedir. Peygamber Efendimiz -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- bu nurlu şehre dâir şöyle buyurur: “Medîne, İslâm’ın kubbesi, îmânın merkezi, hicret toprağı ve haram ile helâl arasındaki ayrımın mekânıdır.”

Bütün peygamberler arasında Hz. Muhammed -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm-, hayat tarzıyla dünyevî meselelere en derin şekilde nüfûz ettiğini göstermiştir. Bütün fiillerinde en mükemmel davranışı sergilemiştir. 

Resûlullah bize muhabbetullah okyanusunda kaybolmayı öğretmedi, mü’minin kişiliğini ibâdet ve hizmet aşkıyla güçlendirmeyi tavsiye etti. Günlük yaşantımızda davranışlarımızı düzeltmek ve güzelleştirmek için bize nasîhati verdi. Hazret-i Ali’nin buyurduğu gibi: “Allâhü Teālâ, kendi değerini bileni, kendi sınırları içinde kalanı, diline sâhip çıkanı, yaşamını atâlet içinde geçirmeyeni rahmetiyle nurlandırır.”

İbâdet ve ahlâk kuralları birbirini besleyerek, güzel ahlâk ve ibâdetlerle bütünleşmeyi öğretir.

İnsanoğlunun hayatta karşılaştığı her bir problemin çözümü, aslında yegâne öğretmenimiz, rehberimiz, hidâyet nûrunun kaynağı olan Habîb-i Hudâ Muhammed Mustafâ Efendimiz’in -aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm- tâ kendisidir. Çünkü O, yaşayan Kur’ân’dır. Hayâtın her alanında, her birimiz için en mükemmel örnek olmuştur. O, bize asîl karakteriyle nasıl mükemmel bir öğretmen, baba, danışman, savaşçı, eş, çalışan, kumandan olunacağını göstermiştir.

Hz. Âdem’in Efendimiz’e miraçta söylediği bir söz var: “Şeytan beni yenmişken sen şeytānı Müslüman kıldın. Ama bir şey daha var ki onu senden başka hiç kimse yakalayamaz. O da Hz. Hatîce’dir. Hz. Hatîce öyle bir nimet ki, Allâh’ın sana olan sevgisi dolayısıyla verilmiş ve bütün insanlara ışık tutuyor ve sevgi öğretiyor, sevgilinin nasıl olacağını öğretiyor!” 

Efendimiz’le evlendiğinde müthiş bir servete sâhip bir kadındı, fakat malının hepsini Efendimiz’e teklif ederek anahtarlarını ona uzattı. Efendimiz: “Hayır, bunlar senin malın. Ben sâdece senin kervanlarınla ilgileneyim. Beni üzme.”Fakat Hz. Hatîce şöyle dedi: “Seni tanıdıktan sonra dünyâya āit bir şeye nasıl ilgi duyabilirim? Bir insan seni tanıdıktan sonra artık dünyâyı düşünmez. Lütfen, bu anahtarlar sana.”

Hazreti Hatîce bize gösterir ki Fahr-i Kâinât Efendimize olan aşk, dünyâ sevgilerini söndürür!

Bir gün Hazreti Âişe, Efendimiz’e: “Hatîce’yi neden hâlâ çok seviyorsun? Onu neden hâlâ unutamıyorsun?” diye sordu. Efendimiz de: “Onun kalbinde bir kimsenin başka hiçbir kimsede bulamayacağı bir şey vardı. İnsanların üzüntüsünü ve hüznünü bir vakum gibi çeker alırdı. Benimle ilgili de derdi ki: ‘Bu üzüntü beni yaksın, beni ezsin fakat Resûl’e zerre dokunmasın!’”

Eylül 2026, sayfa no: 24-25-26-27

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak