Her gün önünden kayıtsızca geçtiğimiz târihî eserlerimizin pek çoğunun ne işe yaradığını, ne anlam ifâde ettiğini ve târihte ne gibi bir misyon üstlendiğini bilmiyoruz. Merâk edip araştırmıyoruz da. Medeniyetimizin ihtişâmı sâdece mîmârîsiyle sınırlı değildir. Bu mîmârî, bünyesinde birbirinden anlamlı nice hakîkatler, ayrıntılar ve zarîf nükteleri de barındırır. İşte bu farkında olmadığımız yüzlerce, belki binlerce hoş kokulu güzelliklerden, mânidar örnekten bir tânesi de evrensel iyiliğin sembolü, zarâfet ve fazîlet âbidesi sadaka taşlarıdır. Sadaka taşlarına değinmeden önce dilerseniz dedelerimizin berâber yaşama olgunluğuna, insânî ilişkilerindeki hassâsiyetlerine ve çevre duyarlılığına bir göz atalım. Zîrâ bunları bilmeden, anlayıp kavramadan günümüz insanına sadaka taşlarını anlatmak tâbir yerindeyse “kurt ininde kuzu aramak” gibi bir şeydir.
Bütün insanlığın iyiliği düşünülerek üretilen ortak değerlerin öncüsü olan Osmanlı; insanı son derece önemli sevgi ve saygı odağı hâline getirmiş, bunun olumlu yansımaları olarak da, medeniyet târihine nice yeni usûl, vâsıta, kurum ve kuruluşlar hediye etmiştir.
Hamuru İslâm medeniyetiyle yoğrulmuş dedelerimiz asırlar boyunca Balkanlar’dan Anadolu’ya, İstanbul’dan Kudüs’e kadar hâkim oldukları coğrafyalarda hangi dil, din, ırk ve meşrepten olursa olsun yönetimi altındaki insanlara bir arada, barış içinde, mutlu ve mes’ud günler yaşatmışlardır. Bugün yeni devletlerin oluştuğu eski Osmanlı ülkelerine gittiğimizde bu kapsayıcı, kucaklayıcı merhamet medeniyetinin yüzlerce şâhidini görmekteyiz. Osmanlı ülkesini ziyâret eden pek çok insaf ehli yabancı gezgin-yazar buralarda insana verilen değeri ve hoşgörüyü ülkelerine döndükleri zaman övgü ile dile getirmişlerdir.
Kaynaklarda yer alır. Zaman zaman duymuşluğumuz da vardır. İstanbul muhasarası sırasında Katolik ve Ortodoks Kiliselerinin birleştirilmesi dahî düşünülmüştü. Ancak, Ortodoks Kilisesi liderlerinden Gennadias ile Başvekil Notares, bu birleşmeye karşı idiler. Hattâ iki lider şöyle diyorlardı: “İstanbul’un içinde Latin Serpuşu görmektense Osmanlı sarığı görmek evlâdır.”1 Barış ve hoşgörü ortamı hayâtın bütün alanlarını kuşatmıştı. Saygı, sevgi, gündelik yaşamdaki âhenk ve coşku insanları daha güzel daha faydalı işlere sevk ediyordu. Büyük bir ruh dinginliği ve kanâatkârlığın hâkim olduğu dönemlerde dedelerimiz sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın en güzel örneklerini sergileyerek birbirinden anlamlı ve zarîf eserlerle bir vakıf medeniyeti oluşturmuştur. Devlet-millet işbirliğiyle yapılan câmi, çeşme, han, hamam, şifâhâne, dârülaceze, imârethâne gibi mücessem eserlerin yanında halk tarafından çeşitli vakıflar aracılığı ile insanların hattâ hayvânâtın istifâde edecekleri binek taşları, mola taşları2 ve kuş evleri gibi insanı hayrete düşüren ve düşündüren hayır eserleri de kazandırmışlardır.
Merhamet Medeniyeti…
Osmanlı döneminde tesbît edilebildiği kadarıyla yirmi altı binden fazla vakfın kurulmuş olması, ecdâdımızın bu husustaki gayretini ve fazîletini göstermesi bakımından oldukça mânidardır. İşte bu vakıflardan birkaç örnek: Yoksul kızlara çeyiz almak için kurulmuş vakıf, insanlar rahatsız olmasın diye yerlerdeki tükürüklerin üzerini kül ve benzer şeylerle örtmek için kurulan vakıf, bebeğinin süt ihtiyacını karşılayamayan annelere sütannesi bulunması için kurulan vakıf, insanların yatsı veya sabah namazlarına aydınlık içinde gidip gelmelerini sağlayan, yol güzergâhını mum veya benzeri şeylerle aydınlatmak için kurulan vakıf, insanların hayvanlara rahatlıkla binmelerini kolaylaştıran binek taşları için kurulan vakıf, sırtlarında yük taşıyanların yorulduklarında dinlenmelerine imkân sağlayan konaklama-mola taşlarının tedâriki için kurulan vakıf, ihtiyaç sâhiplerinin gerektiğinde faydalandıkları, sadakayı alanın da, verenin de başkaları tarafından bilinmediği, şehrin muhtelif yerlerine dikilen evrensel iyilik âbidesi sadaka taşlarının tedâriki için kurulan vakıf...
Meselâ bu vakıflar içinde Bezm-i Âlem Vâlide Sultan’ın Şam’da kurduğu vakıf gâyet mânidardır. Adı geçen vakıf, hizmetkârların yanlışlıkla kırdıkları veya zarar verdikleri eşyâları, onların haysiyetleri rencîde edilmesin diye tazmîn ediyordu. Ecdâdımız Osmanlı’da berâber yaşadığı toplumu düşünme olgunluk ve hassâsiyeti öyle yüksek bir nezâket, zarâfet ve incelik meydana getirmişti ki, bir evde hasta bulunduğu takdirde o evin penceresine “sarı bir çiçek” konur, satıcılar hattâ mahallenin çocukları bile oradan sükûnetle geçmek gerektiğini böylece anlar ve hastayı rahatsız edecek davranışlardan kaçınırlardı.
Osmanlı döneminde ceddimizin güzel an’anelerinden birisi de diş kirâsıdır. Hâli vakti yerinde olan âileler Ramazan’da fakirleri evine dâvet eder, yedirir içirir, zekâtını, fitresini verir, yemekten sonra dâvet ettikleri misâfirleri uğurlarken hem fakire duâ eder hem de ayrıca “diş kirâsı” adı altında bir miktar para veya kıymetli eşyâyı hediye ederlerdi. Ecdâdımız Osmanlılar’ın yaptıkları imâret, kervansaray ve misâfirhânelerde, gelen yolcuların önüne, onun kim olduğuna bakılmaksızın yemek konulur, bütün yolcular, buralarda üç gün ücretsiz olarak kalabilirdi, giderken de şâyet ayakkabıları eski ise yenisi verilirdi. M. D’Ohsson’a göre 18. yüzyılda İstanbul imârethânelerinde her gün 30.000’den daha fazla kişi bedelsiz yemek yiyordu.3 Zenginler hapishâneleri dolaşıp borcunu ödeyemediği için hapsedilmiş olanları kurtarırlardı. Bu mümkün değilse geride bıraktığı âilesine yardım eli uzatılırdı. Yine varlıklı mü’minler, bilhassa Ramazan-ı Şerîf’te bakkalları gezip borç defterinden (Zimem defteri) herhangi bir yaprağı açtırır, borcun sâhibini bilmeksizin hesâbı öderdi. Sırf Allah rızâsı için hârikulâde bir din kardeşliği yaşanırdı. İşte bu kardeşlik şuurunun bir mahsûlü olarak Osmanlı’da vakıf müesseseleri toplumu bir şefkat ağı hâlinde örmüştür.
Osmanlı yüzyılları boyunca bütün gezginlerin ittifakla yazdıkları konulardan biri de ceddimizin çevreyi ve doğal hayâtı koruma hassâsiyetidir. Çünkü onlar, bırakınız bahçelerindeki bir ağacı kesmeyi, kamuya âit yerlerdeki ağaçlara da kimseyi dokundurtmazlarmış. Hayvanlara da sevgi vardı; bizim medeniyetimizde kurdun kuşun hakkı gözetilmiştir. Fahr-i Kâinât Efendimiz, susuzluktan kavrulan bir köpeğe su verdiği için cenneti kazanmış olan fazîletli bir kişiyi büyük bir mutlulukla ashâbına örnek göstermiştir. Bu sebeple ecdâdımız, câmi mîmârîsinde kuşları bile düşünmüş; sokakta kalmış hayvanlar, yaralı veya hasta göçmen kuşların bakım ve tedâvi hizmeti için vakıflar kurmuştur. Tedâvisi yapılan göçmen kuşlar gerekirse bir yıl konuk edilip zamânı geldiğinde tekrar sürüye katılırdı. Kuş evleri, asırlardır milletimizin hayvânâta, özellikle kuşlara verdikleri değer ve önemin simgesi olmuştur. Bir binânın güneş duvarında bir kuş evi varsa kimse buna şaşırmazdı. Çünkü dedelerimiz kuşları, köpekleri, kedileri pek severdi. Sokak hayvanlarına barınak, çeşmelerin uygun yerlerine, hattâ mezar taşlarının başucuna kedi, köpek ve kuşların su içebilmesi için suluk yapılırdı. Soğuk kış günlerinde dağda bayırda bulunan kuşların, yabânî hayvanların dahî gıdâ ve su ihtiyaçlarının karşılanması için kurulan vakıflar bulunuyordu. Bu ne asîl, bu ne yüce bir anlayış, kavrayış ve hayâtı yorumlama biçimidir?!
Askıda Hurma’dan Sadaka Taşlarına…
Yakın zamâna kadar köylerde mahallenin fakir fukarâsını o beldenin “emîn”leri bilirdi. Bazı bölgelerde bu emîn’lere “kâhya” veya “şimbil” de denirdi. Kimin muhtaç, kimin bir ihtiyâcı olduğunu o beldenin emîn’i bilir, yapılan yardımlar, emîn’in vâsıtası ile ihtiyaç sâhiplerine ulaştırılırdı. Emîn, kime ne verdiğini ulu orta dillendirip söylemezdi. Ne alan kimden aldığını bilir, ne de veren kime verdiğini bilirdi. Gavsi Bayraktar anlatıyor: “Bizim "hâcet deliği" dediğimiz oyuklar vardı. Bilmiyorum başka bir ismi var mıydı ama biz öyle derdik bu deliklere. Nasıldı bu delikler? Bir câminin dış avlu duvarında, sokağa bakan kısmında olurdu. Dikdörtgen, derince bir delikti. Ama dış duvarlardaydı bu delikler. Meselâ bir tânesini Fatih'teki Nişancı Mehmet Paşa Câmii'nde hatırlıyorum. Onun yola bakan duvarında vardı hâcet deliği. Bu delikler bir nevi sadaka taşları gibiydi. Babamla birlikte gece çıkarak bu deliklere para, pirinç, şeker hattâ giysi bırakırdık. İhtiyâcı olan oradan alırdı. Bu delikler çoğu zaman dolu olurdu.”4 Şemsettin Ertem anlatıyor: “Babaanneme sordum, o tekkedeki mutfakta ne yapılırdı? O da, ‘O mutfakta devamlı yemek pişerdi, ortada büyük bir tahta sofra vardı, onun üstünde de tabaklar ve tahta kaşıklar, yoldan geçen ihtiyaç sâhibi gelirdi, kazandan yemeğini alır, yer, sonra bulaşığını yıkayıp tekrar tabağı kaşığı yerine koyar ve giderdi. Hattâ giderken de kapının yanındaki sekide bir bakraç vardı, onun içinde para olurdu ve ihtiyâcı kadar da ondan alırdı. Bazıları da bu bakraca para atardı. Orada para hiç eksik olmazdı’ cevâbını vermişti.”5
Günümüzde kapınızda bir sürü isteyiciler türedi. Modern isteyiciler. Bir sürü mâzeret ile duygularınızı harekete geçirmek sûretiyle sizden istediklerini alıp gidiyorlar. Gerçekten ihtiyâcı olan hayâ sâhibi insanlar ise yine yoksul, yine ihtiyaçları giderilmeden, sessiz ve çâresiz öylece kalıyorlar. Rabbimiz bir âyet-i kerîmesinde meâlen şöyle buyurur: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.”6
Gerçekten bu sıfatlar ilk Müslümanlar olan sahabe-i kiram muhacirlerden bir topluluğa tıpatıp uyuyordu. O mü’min zâtlar mallarını, âilelerini geride bırakmışlar, Medîne-i Münevvere’ye yerleşmişler ve kendilerini ilim tahsîline adamışlardı. “Ehl-i Suffa” denilen bu sahabeler aynı zamanda Peygamber Efendimiz (sav)‘in evinin muhafızlığını da üstlenmişlerdi. Bu yüzden çarşıya-pazara gidip, alış-veriş yapıp kazanç sağlayacak imkân ve zamanları da yoktu. Bütün bunlarla birlikte yine de o mü’min zâtlar hiç kimseden bir şey istemiyorlardı. O kadar güzel hareket ediyorlardı ki, iffetlerinden ve hayâlarından dolayı ihtiyaçlarını hiç kimseye hissettirmediklerinden, onların bu durumlarını bilmeyenler onları zengin sanıyorlardı. Ferâset ve hikmet sâhibi mü’minlerden başka bilen yoktu bunların hâlini.
Medîne-i Münevvere’de mukîm Ensâr-ı Kiram bu ihtiyaç sâhibi, iffetli, hayâlı muhâcir kardeşlerinin durumlarını yukarıda açıklanan âyet-i kerîmedeki tasvirden hemen anlamışlardı. Onları incitmeden yardım elini uzatacak bir formül geliştirmişlerdi. Ensar’dan bazı kimseler hurmaların toplanma zamânı geldiğinde henüz olgunlaşmamış, ham hurmaları toplayarak Mescid-i Nebevî’deki iki direğin arasında bir ipe asardı. Muhâcir-i kirâmın fakirleri gelir, bu hurmalardan yerlerdi.7 Böylece ihtiyaç sâhibi, fakat iffetli, hayâlı ve ince ruhlu muhâcir kardeşlerinin ihtiyaçlarını onları incitmeden yine aynı incelik ve zarâfetle gidermiş oluyorlardı. İşte bu pratik formül ilerleyen zamanlarda bu örnek insanların tâkipçisi, İslâm’ın yüzyıllar boyu bayraktarlığını yapma şerefine mazhar olan ceddimiz Osmanlı’nın “alanın da verenin de birbirini tanımadığı bir sadaka metodu” geliştirmesinde ilham kaynağı oldu. Hz. Peygamber Efendimiz (sav)’in: “Ashâbım gökteki yıldızlar gibidir”8 iltifâtına mazhar olan ilk Müslümanlar, gösterdikleri fazîlet, erdem ve fedâkârlık örnekleriyle insanlığın bir daha aslâ ulaşamayacağı bir medeniyetin ilk temsilcileriydi.
Dedelerimiz bu fazîletli ve ince ruhlu insanlardan aldığı ilham ile iffet ve utancından dolayı fakirliğini gizleyenler, onur ve vakarından dolayı ihtiyaçlarını kimseye açamayanlar için, eşine târihte rastlanmayan, gâyet zarîf bir yardım yolu geliştirdi. Bunun adı “Sadaka Taşları”dır. Ceddimiz, iyilik yapmanın en zarîf yöntemlerinden biri belki de ilki olan bu yardım şeklini, İstanbul başta olmak üzere, Osmanlı’nın egemen olduğu bütün her yerde yaygınlaştırarak bir dönem sadaka verecek fakir fukara bırakmayacak kadar kurumsallaştırmıştır.
Sadaka Taşlarının Özellikleri Nasıldı?
Sadaka taşları, İstanbul, Süleymaniye Câmii ihâta duvarında; Bursa’da câmi duvarında ve Konya, Sahip Ata Külliyesi kapısının iki yanında açılmış oyuk şeklinde;9 Antakya sokaklarında yerden bir buçuk metre yükseklikte duvarda bir çıkıntı şeklinde; Üsküdar İmrahor Câmii önünde10 Bizans döneminden kalan “antik porfir sütun”dan dönüştürülmüş şekilde olabiliyordu. Farklı ebat ve türde olmakla berâber iki model ön plana çıkmakta. Bunlardan birinci tip çoğunlukla beyaz, farklı renkleri de bulunan, silindirik, çoğu Bizans döneminden kalma dönüştürülmüş antik mermer sütunlardır. Selâtin câmilerin yakınında bulunanlar daha sanatlıdır. İkinci tip ise, dikdörtgen şeklinde mermer, granit veya küfeki taşı sütunlardan oluşmaktadır. Sadaka taşları genellikle sâde olmalarının yanında süslemeli olan tiplerine de rastlamak mümkündür. Kastamonu Hz. Pir Şeyh Şaban-ı Veli Kültür Vakfı giriş katında sergilenen geometrik şekillerle oyma tekniğiyle süslenmiş sadaka taşı böyle bir örnektir. Bazı sadaka taşlarında nâdiren de olsa kimin vakfettiğini belirten “Sâhibü’l-hayrât ... Sene…” ibâresi bulunur. Sadaka taşlarının kesin olarak ne zaman uygulamaya koyulduğu hakkında bir bilgi bulunmamakla birlikte Selçuklular döneminde de farklı şekillerde uygulandığı bilinmektedir.
Bölgelere Göre İsimleri de Değişiyor…
Sadaka taşları, Türkmenistan Aşgabat’ta “İhtiyaçgâh”11 olarak biliniyor. Konya Obruk Gölü’nün kıyısında bulunan Selçuklu Kervansarayı’nın yakınındaki câminin duvarında yer alan niş, halk tarafından “Hayrat deliği” olarak anılmaktadır. Kayseri, Şeyh Yahya Efendi Türbesi ile doğusundaki Ulu Câmi’nin müşterek avlusunda bulunan sadaka taşına Yahyâlılar “Hâcet yeri”12 demektedirler. Bunların dışında Sadaka taşları, “Sadaka mihrâbı”,13 “Zekât taşı”, “Zekât kuyusu”, “İhsan kapısı”, “Fukara taşı”14 gibi isimlerle de anılmaktadır. Genellikle yere, dikine gömülmüşlerdir. Çoğunlukla çeşme, câmi, tekke gibi yerlerde yapıların bitişinde olmakla berâber, yapılardan müstakil olarak bulunanları da vardır. Yerden yükseklikleri 100 ile 200 cm. arasında değişmektedir. Fakat çevrelerinde uzun yılların getirdiği zemin dolgusu ve aşınmalar sebebiyle bu yükseklikler değişmektedir. Genişlikleri ise 30 cm ile 70 cm arasında değişmektedir. Bu taşların tepesinde dâire veya kare şeklinde 5 ile 20 cm arası oyuklar bulunur. Taşların bazılarında zamanla oluşan tahrîbatlar sebebiyle sadaka konulan oyuklar tamâmen yok olmuştur.
Yardımlar bu oyuklara konulurdu. Gelenler bu oyuklara elini sokar bırakır, alanlar elini sokar alırdı. Kimin alıp kimin verdiği de belli olmazdı. Yüksek taşların önünde uzanabilmek için basamak taşları vardı. Genellikle el-ayak çekildiği saatlerde vereni, alanı bulunan bu sadaka taşlarının, günümüze pek azı ulaşabildiği için sayıları hakkında kesin rakam vermek şu an için mümkün görünmüyor. Ancak bir zamanlar sâdece İstanbul’da 173 adet sadaka taşının bulunduğu kaynaklarda yer alır.15 Orta Asya’dan Balkanlar’a kadar insanlığın en kalabalık olduğu coğrafyada sadaka taşları bulunmaktadır. Tıpkı “Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları” Osmanlı mezar taşları gibi. Belli ki bu kültür belli bir bölgeye âit değil, itikadî bir iştiyâka âit…
Daha Çok Nerelerde Bulunurlardı?
Sadaka taşları görülen lüzum ve ihtiyâca göre değişik yerlere dikilmiştir. Bununla berâber daha çok şu mekânlarda bulundukları tesbît edilmiştir. Üç beş semtin birleştiği bir köşede; han, hamam, bîmâristan,16 fakir, muhtaç, hasta insanların barındığı (Üsküdar Miskinler Tekkesi) yapıların önünde; câmilerin (Fatih, Kasım Günani Câmii), tekkelerin (Eyüp, Hatuniye Tekkesi), türbelerin, imârethânelerin, çeşmelerin, (Zeytinburnu Kazlıçeşme), köprülerin (Kastamonu Nasrullah Köprüsü) ve mezarlıkların yakınında bulunmaktaydı. Sadaka taşlarında yardım iki türlü yapılıyordu: 1- Nakdî: Para yardımı, özellikle uçup kaybolmaması için de kâğıt para yerine mâdenî paralar bırakılarak gerçekleştirilirdi. 2- Aynî: Giyim, kuşam eşyâları ve çeşitli gıdâ ürünleri bırakmak sûretiyle yapılan yardımlardı. Evlâdını askere veya öğrenci olarak uzak beldelere gönderen anneler çocuklarının hâtırasına çorap örer bu taşların tepesine bırakırlardı. Yine buralardaki askerler ve öğrenciler bunlardan istifâde ederlerdi. Fakir ve muhtaç insanlar sadaka taşlarına bırakılanların sâdece ihtiyâcı kadarını alır diğerlerini başka ihtiyaç sâhiplerine bırakmaya özen gösterirdi. Şüphesiz bu kanâat ve diğergamlık her türlü takdîrin üzerindedir.
Sistem Nasıl İşliyordu?
Yardımda bulunabilmek için genellikle gece karanlığında veya kimselerin olmadığı dönemlerde, hâli vakti yerinde olanlar ihtiyaç sâhipleri için sadakalarını bu taşların tepesindeki çukurlara bırakırlardı. İhtiyâcı olan da ihtiyâcı kadar alırdı. Burada bir husûsu açıklamakta fayda var. Sadaka taşlarına zannedildiği gibi zenginler keseler dolusu altın bırakmıyordu. Orta halli bir mü’min veya kendi yağıyla kavrulan fakir bir mü’min kendisinden daha fakir kardeşleri için sadaka bırakıyordu. Mesele bol keseden dağıtmak değil; yarım ekmek bile olsa onu kardeşi ile paylaşma erdemi ve asâletidir. Bir insan sadaka vermekle hayır yapıyordu fakat kime iyilik yaptığını da bilmiyordu. Hangi din, dil, ırk ve meşrepten olursa olsun, sosyal konumu ne olursa olsun hiç fark etmezdi. Yardım karşısında ezilen iki büklüm olan insanlar da olmuyordu. Aynı şekilde veren insan da riya ve kibir riski taşımıyordu. Derdini kimseye açamayan hakîkî bir fakir, ihtiyâcı olunca oraya geliyor, yine kimseye hâlini açmadan oradaki paranın ihtiyâcı kadarını alıyordu. Ne kadar ihtiyâcı varsa o kadar. Sadaka taşlarının inşâsı ve ihyâsı için müstakil vakıflar kurulduğu, sadakaların günlük olarak tâkip edildiği ve bu taşların muhâfazasıyla görevli kişilerin bulunduğu bilinmektedir.
17.yüzyıl İstanbul’unu anlatan bir Fransız gezgin, üzerinde para bulunan bir sadaka taşını tam bir hafta boyunca gözetlediğini, ancak oradan sadaka almaya gelen kimseyi göremediğini yazmaktadır.17 Çünkü Osmanlı insanı biliyordu ki, kendisi gibi ihtiyâcı olan başka insanlar da var. Bu sadakayı verenin de meçhul olması sebebiyle kimsenin karşısında yüzsuyu dökme ve ezilme durumu da olmuyor ve duâsını da tanımadığı, bilmediği bir insana gönderiyordu. İşte evrensel iyilik budur.18
Ceddimiz bu zarîf yardım şeklini, bir dönem sadaka verecek fakir-fukara bırakmayacak kadar yaygınlaştırmıştır. Sadaka taşları bütün Osmanlı coğrafyasında geçtiğimiz yüzyıla kadar bu asîl ve onurlu görevlerini yerine getirmiş, bugün fonksiyonelliğini kaybetseler de günümüze kadar ulaşmayı başaranları milletimizin sevgi ve asâlet taşları olarak hâlâ dimdik ayaktadır. Bize erdemli insan olma yolunda ilham vererek ışık saçmaya devâm ediyorlar. Sadaka taşları, ceddimiz Osmanlı’nın kaybolmaya yüz tutmuş şeref belgeleri, onur âbideleridir. Yardımı sayarak değil, saçarak yapan dedelerimizin iyilik düşüncesinin taşa işlenmiş fazîlet âbideleridir. Bir anlamda çağının işsizlik sigortası fonksiyonunu icrâ eden böylesine ulvî bir sistemi geliştirmek nazarını almaya değil, vermeye odaklayan yüce gönüllü, nitelikli insanlarla gerçekleştirilebilecek bir güzelliktir.
Sadaka Taşı Rûhu Hâlâ Yaşıyor…
Bir medeniyetin ihtişâmı, derinliği ve fazîleti göklere yükselen devâsâ binâları veya kişi başına düşen yüz binlerce dolarlık millî geliri ile ölçülemez. Bir yanda fakir halkın, diğer yanda trilyonları olanların bulunduğu millet, pek tâlihsiz bir millettir. Sadaka taşları olanca mütevâzılığıyla büyük bir medeniyetin ihtişâmını yansıtmaktadır... Sadaka taşlarının isimleri, şekilleri değişmiş olabilir fakat “Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek”19 anlayışı hiçbir şekilde değişmemiştir. O ruh günümüzde de yaşamaktadır. Dün sadaka taşlarının yaptığını bugün yüzlerce vakıf ve dernek daha geniş bir şekilde yapmaktadır. Hattâ bu dernekler ve vakıflar yurt içindeki insanımıza götürdükleri hizmetlerin yanı sıra dünyânın pek çok yerinde de mağdur, mazlum ve muhtaç durumda bulunan insanlara, hayatlarını bu hizmetlere adamış gönül erleri tarafından her türlü yardımı binbir güçlükle ulaştırmaktadır. Adapazarı depreminde, Bosna savaşında, Irak’ın işgâlinde, Gazze'de, Arakan’da, yanı başımızdaki Suriye sınırında, son olarak 6 Şubat Depreminde bu dayanışmanın en güzel örneklerini müşâhede ettik.
Günümüz insanı en temel ihtiyaçlarını karşılamak için dahî her köşe başına kurulu bir tuzak gibi dikilmiş, ruhsuz, acımasız ve soğuk yüzlü bankamatiklere başvurmak zorunda bırakıldı.. Bu kurulu tuzaklara kapılarak fâiz belâsı pençeleri arasında inim inim inleyen, ocağı sönmüş, yüz binlerce zavallı insanın feryâdını duyduktan sonra bu sâde, yalın, mütevâzı lâkin alabildiğine cömert sadaka taşlarının değerini, ne anlam ifâde ettiklerini daha da iyi idrâk ediyoruz. Tabii bazılarının da neden bu taşlara ilgisiz ve duyarsız kalarak görmemezlikten geldiklerini!
Bugün ne işe yaradığı, kimler tarafından ne zaman dikildiği husûsunda hiçbir bilgimiz bulunmayan, önünden her gün kayıtsızca geçtiğimiz sadaka taşları, meğer “taş” değil sıcak aş, ihtiyaçgâh, âcil çıkış kapısı, can simidi imiş ve onlar bize, lisân-ı hâl ile adâleti, barışı, sevgiyi, paylaşımı, iffeti, onuru, fazîleti kısacası “insan” olmayı hatırlatıyor. Hem de ciltler dolusu kitabın anlatamadığı, anlatamayacağı kadar…
Dipnotlar:
1 Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, c.3, s.194. 1983
2 Hakkı Acun, Taş, TDV İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İst. 2012, c.40, s.143
3 Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlı Devleti Tarihi, İstanbul 1999
4 Fatih Dalgalı, Bölük Pörçük, s.158, İstanbul, 2025
5 A.g.e. s.354
6 Bakara suresi, 273.
7 Seyyid Kutub, Fizila’il Kur’an, El-Bakara, 273 tefsiri
8 Beyhakî, el-Medhal
9 Talha Uğurluel, Gonca Dergisi, Aralık 2002, Sayı: 8
10 A. Süheyl Ünver "Sadaka Taşları", Hayat Tarih Mecmuası, Sayı: II, Aralık1967, s. (12-14).
11 Selami Çalışkan - Necmettin Çakmak, Millî Gazete, 23.04.2005
12 Hasan Özönder, Deniz Feneri Dergisi, sayı: 6
13 Ümit Şimşek, Medeniyetlerin Kavşağında Bir Dünya Kenti İstanbul, (İBB) Yayınları, 2004
14 Ahmet Yüksel Özemre, Üsküdar Ah Üsküdar, Kubbealtı Yayınları, İstanbul, 2007
15 Ziya Kazıcı, Osmanlı'da Hayır Müesseseleri ve Sadaka Taşları, İHH Dergisi, sayı: 35.
16 Hakkı Acun, Taş, TDV İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İst. 2012, c.40, s.143
17 Osman Nuri Topbaş Altınoluk Dergisi sayı:270
18 Nidayi Sevim, Sadaka Taşları, Kitap Dostu Yay. İst. 2007
19 Buhari, Ezan 36, Zekat 16; Müslim, Zekat 91
Mart 2026, sayfa no: 68-69-70-71-72-73-74-75
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak