Ara

Asıl Savaş İçimizde

Asıl Savaş İçimizde

“İki sultandurur sâna hâvâle
Diler her bîrisî kim mülki âla”
Yûnus Emre

Savaş denildiğinde sâdece orduların, devletlerin birbirlerine karşı yaptıkları silahlı mücâdeleyi anlıyoruz. Zâhirî bakışla ele aldığımızda bu elbette doğru bir anlamadır. İnsanlığın hayâtı böyle savaşlarla doludur. Son iki büyük dünyâ savaşı ve bugün muhtelif coğrafyalarda cereyân eden savaşlar bu konudaki en önemli örneklerdir. Rusya-Ukrayna savaşı ve Gazze’de tek taraflı süren ve bu yüzden savaştan çok soykırım olarak nitelememiz gereken olaylar ise en güncel savaş örnekleri olarak karşımızdadır.

Devletler, milletler, siyâsetçiler, fikir insanları, din adamları kısacası hemen herkes bu tür savaşlar üzerine söz söylemekte ve çözümler teklif etmektedir. Ne var ki savaşın görünmeyen sebeplerine inilemediği için çözüm adına söylenen her teklif, çözüm değil problemin bir parçası olmaktadır. Bu durumda ne yapılmalı sorusunun cevâbı ise savaşa yol açan asıl sebepler üzerinde durulmalı şeklinde ifâde edilebilir. Nedir bunlar diye sorduğumuzda ise; Allah Resûlü'nün (sav) Tebük seferinden dönüşlerinde, sefere katılanların yaşadıkları zorluklar karşısında: “Bu küçük cihaddı. Şimdi küçük cihaddan büyük cihada döndük.” sözü üzerine sahabenin bunun ne mânâya geldiğini sormaları üzerine söylediği “Nefs ile cihâd...” sözüne bakmak gerekir.

Asıl Savaş İçimizde

Bu ifâdeye ilk bakışta küçük cihad “küffâr ile yapılan mücâhede ve muhârebe”, büyük cihâd ise “nefs ile cihâd etmek”şeklinde anlaşılmaktadır. Bu elbette doğrudur. Ne var ki bu noktada dış ile iç arasındaki bağı/bağlantıyı görmek gerekir. Zîrâ dış, içten bağımsız değildir. Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi “Küpün içinde ne varsa dışarı o sızmaktadır.” Meseleye böyle baktığımızda şunu görürüz: Savaşı çıkaran elbette insanlardır. Burada onların kibir, açgözlülük gibi içlerindeki kötü huyları bunun asıl sebebidir. Öyleyse savaşlara bir şekilde mânî olmanın asıl ve kalıcı yolu öncelikle insanın ıslâhı, kendini düzeltmesi, dıştaki savaşa da sebep olan kötü huylarına karşı nefsinde bir hâkimiyet kurmasıdır. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber (sav) yolunun tâkipçileri olan sûfîler Hz. Peygamber’in cihadla ilgili yaklaşımını esas alarak, öncelikle insanın ıslâhını esas çözümün merkezine koymuşlardır.

Konuya böyle yaklaşanlardan biri de Risâletü’n-Nushiyye adlı kitabıyla Yûnus Emre olmuştur. Bilindiği üzere o da savaşların çok yoğun olduğu bir zamanda ve coğrafyada yaşadı. Moğol istilâsı ve onun doğurduğu kaosun da bir netîcesi olarak ortaya çıkan iç isyanlar Anadolu’yu kan gölüne çevirdi. Yöneticiler bu durum karşısında haklı olarak çâre bulmak ve tedbirler almak peşinde koşarken Yûnus Emre ise savaşların, bozgunculuğun asıl sebebini içte, gönülde görerek böyle bir nasihat kitabı yazdı ve bize içimizdeki savaştan ve bu savaşı nasıl kazanabileceğimizden söz etti.

Yûnus Emre, bu anlamda insan gönlünü bir şehre/ülkeye benzetir. Ona göre “İki sultandurur sâna hâvâle/Diler her bîrisî kim mülki âla” beytinde söylediği gibi içimizde iki güç vardır. “Birî rahmânîdir can hazretinden/Birî şeytânîdir garez yatından” beyti bize bunu söyler. İşte Rahmânî ve nefsânî bu güçler bu ülkeyi ele geçirmek için kıyasıya mücâdele etmektedirler. Yûnus Emre bunları menfî güçler olarak kibir, açgözlülük, cimrilik, riyâ…, müsbet güçler olarak da tevâzu, kanâatkârlık, sabır, samîmiyet…. şeklinde iki grup olarak ele alır. Ona göre bu huylardan hangileri insan üzerinde egemenlik kurmuşsa insan söz, davranış ve eylemlerini ona göre gerçekleştirmektedir. Öyleyse insan iyi huylarını geliştirip güçlendirerek kötüler üzerinde hâkimiyet kurarsa bir sevgi, barış insanı olacaktır.

Burada insanın içindeki bu gerçekliğin nasıl oluştuğunu da hatırlamak gerekiyor. Yûnus Emre’ye göre de insanın özünde yaratılış maddesi olan dört unsurdan (anasır-ı erbaa) iyi ve kötü huylar geçmektedir. Buna göre topraktan sabır, inâyet, tevekkül, kanâat; sudan cömertlik, lütuf, nazar, vasıl; ateşten şehvet, kibir, tamah, hased; havadan öfke, riyâ, nifak, yalan, iftirâ… Risâletü’n-Nushiyye’de bu durum şu beyitlerle ifâde edilir: “Toprag ıla bile geldi dört sıfat/Sabr u eyü hû tevekkül mekrümet/Suyıla geldi bile dört dürlü hâl/Ol safâdur hem sehâ lutf u visâl/Yil-ile geldi bile bil dört heves/Ol durur kizb ü riyâ tîzlik nefes/Od-ıla geldi bile dört dürlü dad/Şehvet ü kibr ü tama birle hased” 

Aklın ve Îmânın Önemi

İşte bu güçler sürekli savaş hâlindedir. Ama Allah, mücâdelenin lehimize gerçekleşmesi için bize can, aşk, ilim ve özellikle akıl gibi dört önemli gücü de vermiştir. Bunlardan can, “Cân-ıla geldi bile uş dört hisâl/İzzet ü vahdet hayâ âdâb-ı hâl” beytine göre bize müspet bir kuvvet verecek özelliktedir. “Akl, pâdişâhun kadîmliği pertevindendür.”, “Îmân, pâdişâhun hidâyeti nûrundandur.” Canda, akılda ve gönüldeki cevherdir. İşte insan bu imkânlarla kötü huylara karşı mücâdelesini kazanabilecek mâhiyette yaratılmıştır. Ne var ki Elest meclisindeki, kul olarak yaşama sözünü unutarak gaflete düşüp, kendini Rahmânî güçlere değil nefsânî güçlere teslîm etmiş ve onların buyruklarına göre hareket eder hâle gelmiştir. 

Şimdi de dünyâdaki savaşlara bakalım. Manzara tamâmen böyle değil midir? Îman, akıl, bilgi, sevgi, paylaşım gibi müsbet özellikler unutulduğu için insan, nefsânî kuvvetlerin emrinde köle olarak yaşamaktadır. İçteki bu bozulma dışa da yansımakta, meselâ maddeten güçlü devletlerin zayıf devletlere karşı savaşının asıl sebebi onların kibri olmaktadır. Yine bu savaşlardaki asıl sebep sömürü olduğu için, bu düşünce aç gözlülüğün bir yansıması olarak düşünülmeli değil midir? Dünyâ sevgisi, yalan, nifak, iftira, sevgisizlik, merhamet yoksunluğu, adâletsizlik, diğergam olmama gibi daha pek çok özelliği elbette bunlara ekleyebiliriz. Ama sonuç değişmez. Dışarıdaki savaş, içimizdeki savaşın yansımasıdır. Bu yüzden içi düzeltmeden, içimizdeki savaşı kazanmadan dışımızdakini kazanmanın imkân ve ihtimâli yoktur.

Bu savaşın gâlibi olabilmemizde ise yukarıda sayılanlar içinde en başta geleni, tekrar belirtecek olursak akıldır. Bu yüzden eserde en çok akıl üzerinde vurgu yapılır. Bu elbette pozitivist mânâdaki akıl değildir. Yûnus Emre aklı “Akl dahı üç dürlüdür: Biri, akl-ı ma'âşdur dünyâ tertîblerin bildürür. Biri de akl-ı ma'âddur; Âhiret ahvâlin bildürür. Birisi de akl-ı küllîdür. Allâhu Ta'âlâ ma'rifetin bildürür” şeklinde üçe ayırır ve onu mânevî/metafizik anlamı çerçevesinde ele alır. Şu anda dünyâda akıl, yükselen değer(!) gibi görünse de bu akıl “akl-ı ma'âş”tır. Yâni ilk derecedeki ve sâdece dünyâ işleri için kullanılan akıldır. Kişi bu akılla bir yandan îcat ve buluşlarla insanların hayâtını kolaylaştırırken diğer yandan aynı akılla insanlığı öldürecek bombalar ve silahlar da yapabilmektedir. Aklı iyiye kullanmak için aklın daha üst mertebelerine çıkmak, bize âhiretten ve Allah’tan bahseden akılla donanmak gerekir. Yine bunun îman takviyesinde olması önem taşımaktadır. Dengeyi kuracak bir diğer özellik olarak gönül meselesi de bu çerçevede düşünülmelidir. Ama durum böyle olmamış ve insan nefsine uyarak azgınlaştıkça azgınlaşmıştır.

Savaşın Asıl Hedefi

Şunu da bu bağlamda düşünmek gerekiyor: İnsanı azgınlaştıran, hatâlara sürükleyen büyüklenme, açgözlülük, cimrilik gibi olumsuz özellikler, sâdece bir insanın, bir çağın, bir cemiyetin problemi değildir. İnsan, her çağda aynı yaratılış özelliklerine sâhiptir. Olumlu ve olumsuz vasıfları her zaman için söz konusudur. Dolayısıyla yaşadığımız ya da bizden sonraki nesillerin yaşayacakları asırlarda da insanoğlu aynı durumlarla ve problemlerle karşı karşıya gelecektir. İşte bu yüzden bu eseri, bütün çağlarda bütün insanlar için bir yol haritası, bir kurtuluş reçetesi olarak görmek gerekir ki bizce eseri asıl değerli ve önemli kılan, ondaki bu evrensel taraftır. Zîrâ Yûnus Emre, birinci aşamada “erdemli insan (bireysel)”, ikinci aşamada “Erdemli toplum (sosyal)”, üçüncü aşamada “Erdemli insanlık (evrensel)” şeklinde formüle edebileceğimiz bir süreçten söz etmektedir. İşte onu dünden bugüne getiren de hem ferdî hem toplumsal hem de evrensel olan bu niteliğidir. 

Burada neden bu probleme de Yûnus perspektifinden baktığımızı da söylemeliyiz. Evliyânın dili mânâ dilidir. Zîrâ onların bilgilerinin/söylediklerinin kaynağı vahy-i ilâhîdir. O yüzdendir ki onun ve diğer sûfîlerin şiirlerine ilâhî diyoruz. Bu kelime bilindiği gibi “Allâh’a âit olan” anlamına gelmektedir. Sözü yine Yûnus Emre’nin bir beytiyle bağlayalım. “Miskin Yûnus bu sözü kendözünden eyitmez/Hak Çalab viriverdi sebakın dilimize”. İşte gönlünü aydınlatan, arıtan, iyi huylarla bezeyen, içindeki savaşı kazanan insan dünyânın da tek umûdudur.

Haziran 2024, sayfa no: 56-57-58-59

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak