Ara

Arzuların Esîri Olmak

Arzuların Esîri Olmak

Arzuların esîri olmak "hevâ" (nefsin meşrû olmayan istekleri), "şehvet" (nefsin aşırı düşkünlüğü) ise insanın mânevî kemâlâtını engelleyen ve onu ruhsal bir tutsaklığa sürükleyen mânevî bir hastalıktır. Bu durum insanın irâde dizginlerini akıl ve vahyin elinden alıp nefsin süflî arzularına teslîm etmesi anlamına gelmektedir. Dizginlerin nefsin eline verilmesi ise insanın insanlık değerini kaybetmesi, esfele sâfilînde sürünmesi ve türlü iğrençliği yapabilir hâle gelmesi demektir. İnsanların nefsini ilâh edinmesi ve putlaştırması demektir. Allah (cc) bu konuya dikkatimizi şöyle çekmektedir: "Kendi nefsinin arzusunu (hevâsını) kendisine ilâh edineni gördün mü?"1 

Günümüzde “hobi”, “fobi”, “haz”, “hız”, “tutku”, “bağımlılık”, “tiryâkîlik”, “aşırılık”, uğruna ölümü göze alarak bir şeyi sevme ve destekleme gibi kavram ve durumlarla karşımıza çıkan hevâ ve arzu nedir, ne değildir buna bir göz atalım. 

Hevâ ve Şehvetin Mâhiyeti

"Hevâ" (هوى), kelime kökü itibâriyle "yukarıdan aşağıya düşmek" (huvî) mânâsına gelir. Müfessirler, nefsin meşrûiyet dışı isteklerine bu ismin verilmesini, bu isteklerin sâhibini dünyâda dertlere, âhirette ise "Hâviye"ye (cehennem çukuruna) düşürmesiyle açıklamaktadırlar. Fahruddîn er-Râzî ve İbn Âşûr, bu âyetin tefsîrinde "hevâyı ilâh edinmeyi", kişinin her canının istediğini yapması ve hakkı/bâtılı sâdece kendi arzularına göre belirlemesi olarak tanımlarlar. Bu durumda kişi, Allâh’ın emirlerini değil nefsinin emirlerini "mutlak otorite" kabûl ettiği için, mânen bir "esâret" altındadır ve nefsinin esîri olmuş demektir. Dolayısıyla kişinin irâdesini nefsinin süflî meyillerine teslîm ederek rûhânî hürriyetini kaybetmesi ve hakîkate karşı körleşmesi olarak analiz edilir. Zîrâ bu durum sâdece ahlâkî bir zâfiyet değil, kalbi istilâ eden ve kulu Allah’tan uzaklaştıran mânevî bir "esâret" biçimi olarak tanımlanmaktadır.

Bazı âlimler de arzuların esîri olmayı "ubûdiyyet" (kulluk/kölelik) kavramıyla ilişkilendirirler. Bir kimsenin gönlünü sâdece maddî kazanca, makāma veya bedensel zevklere bağlaması, onun rûhânî anlamda o nesnenin "kulu" hâline gelmesi demektir. Bu konuda Sevgili Peygamberimiz (as) şöyle buyurmaktadır: "Dinarın kulu olan helâk olsun, dirhemin kulu olan helâk olsun, (lüks) giysilerin kulu olan helâk olsun"2 Bu hadis, insanın irâdesini Allah dışındaki varlıklara (ağyâr) teslîm etmesinin bir "helâk" sebebi olduğunu vurgular. Kişi, sevincini ve kederini sâdece bu dünyâlık metâ üzerine binâ ediyorsa, o nesnenin esîri olmuş demektir. 

İnsanı böyle bir sürece sevk eden etkenler nelerdir? İnsan hangi süreçlerden geçerek nefsinin istek ve arzularının tutsağı hâline gelir? Bu konuyu incelemeye gayret edelim.

Kalbin İstilâsı: Arzuların esâretine giden psikolojik süreç arzuların kalbi istilâ etmesiyle başlar. Bu süreç, kalbin Allah sevgisinden boşalmasıyla meydana gelir. Bunun da başlıca sebepleri ve süreçleri şunlardır:

Beğenme: Nefsin bir nesneye veya arzuya meyletmesi. Onu istemesi. Bu isteğin de Düşünceye dönüşmesi. Yāni arzu edilen şeyin zihinde sürekli evrilip çevrilmesine dönüşmesi ve ardından kişide Bağlılık ve Sevgi hâline gelmesi yāni kalbin o arzuya bağlanması. Bu arzunun onda Aşk ve Tutku hâline gelmesi. Yāni arzunun kalbin "şeğafını" (zarını) delerek içeri girmesi. Netîce itibâriyle kişide Kulluk/Esâret hâlinin meydana gelmesini yāni kalbin o arzuya tapınır hâle gelmesini berâberinde getirir. El-Kuşeyrî, bu süreci "gönlün tutsak düşmesi" olarak nitelendirir. Eğer kalp Allah ile meşgûl değilse, boş kalan bu mekânı mutlakā süflî bir arzu istilâ eder: "Kalp, sevgilisinin sûretine ve hayâline bağlandığında, özgür bir hükümdarken esir bir köle hâline gelir" demektedir.

Hadîs-i şerîflerde kalbi istilâya uğrayan, arzularına mağlup olan kişi “âciz” (zayıf/irâdesiz) insan olarak nitelendirilir. Gerçek âcizlik fiziksel güçsüzlük değil, nefsin her istediğine "boyun eğmektir". Bu konuda Sevgili Peygamberimiz (as) şöyle buyurmaktadır: "Âciz kişi, nefsini hevâsına tâbi kılan ve (bu hal üzereyken) Allah’tan (bağışlanma ve cennet) umandır."3 İbn Melek, bu ibâreyi açıklarken, arzularına mağlup olan kişinin aslında "irâde hırsızı" olan nefsine teslîm olduğunu; hiçbir çaba göstermeden kurtuluş beklemesinin ise "gurur" (aldanış) olduğunu ifâde eder. 

Arzuların Esîri Olmanın Tezāhürleri: Nefsin arzularına esâretin bireysel ve toplumsal etkileri ve belirtileri şunlardır: 

Aklın ve Basîretin Körelmesi: Hevâya uymak, akıl nûrunu söndürür ve kalp gözünü kör eder. Arzusuna esîr olan kişi "mükibben" (yüzükoyun sürünen) gibidir; önündeki hakîkat dağlarını göremez. “Şimdi (düşünün bakalım), yüzüstü kapanarak yürüyen mi (varılacak) yere daha iyi erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi?”4   

İlâhî Mesûliyetten Kaçış: Kur'ân, arzularına uyanları "âyeti arkasına atanlar", “Allah tarafından kendilerine, yanlarında bulunanı tasdîk edici bir elçi gelince ehl-i kitaptan bir grup, sanki Allâh'ın kitabını bilmiyormuş gibi onu arkalarına atıp terk ettiler.”5 veya "âyetten sıyrılanlar" (insilah) “Onlara (yahudilere), kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytānın tâkibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku.”6 olarak betimler. Başka bir âyet-i kerîmede ise Bel’am b. Bâûrâ örneğinde olduğu gibi, ilim sâhibi olsa dahî arzularına esir olan kişi, dili dışarıda soluyan bir "köpeğe" benzetilmiştir. “Dileseydik elbette onu bu âyetler sâyesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyâya saplandı ve hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.”7

Şeytānın Tahakkümü: Şeytānın insan üzerindeki tek gücü, insanın hevâ ve hevesidir. Hevâsını terk edemeyen kişi, şeytānın ordusuna dâhil olur ve onun oyuncağı hâline gelir. Şeytan ona bu tahakkümüyle istediğini yaptırır.

Esâretin Sonucu: Kalp Katılığı ve Mânevî Ölüm. Arzuların esîri olmanın kaçınılmaz netîcesi, kalbin mühürlenmesi ve katılaşmasıdır. Çok yemek, çok uyumak ve sürekli olarak şehvetlerin peşinde koşmanın kalp nûrunu söndürdüğünü belirtirler. İbn Recep el-Hanbelî, esâretin kalpteki etkisini şöyle açıklar: "Şüphesiz havâ (arzulara tâbi olmak), kalplerinizi haktan çevirir." Arzuların esîri olan kişi, "dünyâ şarabıyla sarhoş" (sekra) olmuş bir kimsedir. Bu sarhoşluktan ancak ölüm ânında ayılır ki, o zaman da iş işten geçmiş olur. Bu haldeki bir kalp, zikir ve tefekkürün tadını alamaz ve ibâdetlere karşı büyük bir tembellik (kesel) hisseder.

Fahreddin er-Râzî, nefsi "sağlıksız bir mideye" benzetir. Nasıl ki hasta bir mide zararlı olanı ister ve yedikçe hastalığı artarsa, arzularına esîr olan kalp de mâsiyet işledikçe daha fazlasını ister ve mânen helâk olur. 

Ebû Kāsım el-Kuşeyrî'ye göre gerçek hürriyet (hürriyye), mahlûkātın ve nefsin esâretinden kurtulup sâdece Allâh'a kul olmaktır. Arzularına esîr olanın ibâdeti, sâdece bir "form"dan ibârettir, rûhu (ihlâsı) yoktur. 

İbn Âşûr, hevâyı tâkip etmeyi "karanlıkta bir rehberi körü körüne tâkip etmek" (itibâ) olarak tanımlar. Bu durum toplumda "bağımsız düşünme" yetisini yok eder ve kitleleri bâtıl dâvâların peşinde sürükler.

Esâretten Kurtuluş ve Tedâvi Yolları

Nefse Karşı Güçlü Olmak: Arzuların esâretinden kurtulmanın yegâne yolu "mücâhede" ve "nefse hâkimiyet" kurmaktır. Gerçek güç ise birini güreşte yenmek değil, arzu fırtınası koptuğunda irâdeyi korumaktır. "Gerçekten güçlü olan, öfke (ve arzu) ânında nefsine/kendine hâkim olandır.” Buradaki "mülkiyet" (yemliku), nefsin bir köle, irâdenin ise bir efendi olması hâlidir. Âlimler, arzularına gâlip gelenin "kâmil bir hürriyet" kazandığını, aksi takdirde en azılı düşmanı olan nefsinin zindanında hapis kaldığını vurgularlar.

Nefsin esâretinden kurtulmanın sistematik reçetesi üç aşamalıdır:

1-Mücâhede: Nefsin meşrû olmayan arzularına karşı direnç göstermek. En büyük cihad.

2-Riyâzet: Nefsi, aklın ve şerîatın çizdiği sınırlara alıştırmak (Te'dib).

3-Zikr ve Murâkabe: Kalbi Allah sevgisiyle doldurarak arzulara yer bırakmamak. 

Netîce itibâriyle arzuların esîri olmak, insanın yaratılışındaki "halîfelik" vasfını kaybederek "Esfele Sâfilîn"e (aşağıların aşağısına) yuvarlanmasıdır. Bu esâretten kurtuluşun yegâne yolu, "hevâyı" değil, vahy-i ilâhî olan "Hüdâ"yı (hidâyeti) rehber edinmektir. 

Dipnotlar
1 Casiye / 45/23.
2 Münâvî, 3/31.
3 Münâvî, 5/67.
4 Mülk/22.
5 Bakara 2/101.
6 Araf/ 175.
7 Araf /176.

Eylül 2026, sayfa no: 20-21-22

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak