Harika bir uçak yolculuğunun ardından gördüğümüz gökyüzünün mavisi, yavaş yavaş toprağın rengine karışıyordu. Aşağıdaki manzara ilk bakışta kuru ve sade görünse de sanki içinde sakladığı bir hikâyeyi yalnızca yaklaşanlara fısıldıyordu. Renkler birbirine sokulmuş gibiydi: kum sarısı, toprak kızılı, güneşin son ışıklarıyla parlayan bal tonları… İnsanın içine nereden geldiğini anlamadığı bir huzur sızıyordu. Uçağın tekerlekleri piste dokunduğunda, sanki bir kapı kapanıp başka bir kapı açılmış gibi hissettik.
Amman’a indiğimiz ilk akşam, havanın hafif serinliği yüzümüze çarptı. Ne derin bir sessizlik vardı ne de yorucu bir kalabalık… Her şey ölçülüydü; sanki yüzyılların deneyimiyle sabırlı. Beyaz taşlarla örülü sokaklardan geçerken şehrin sade ama zarif görüntüsü gözümüze ilk çarpan şey oldu. Bu taşların şehre neden bu kadar hâkim olduğunu öğrenince her şey daha da anlam kazandı: Amman’ın yumuşak kireç taşları yüzyıllardır evleri, sarayları, merdivenleri, hatta rüzgârın sesini bile belirlemiş. Akşam ışığı bu taşların üzerine düştüğünde şehir, sanki yumuşak bir örtüyle sarılıyormuş gibi görünüyordu.
Otele yerleştikten sonra kendimizi dışarı attık ve şehrin içine karıştık. Daha ilk adımlarda fark ettiğimiz şey, Amman’ın gündelik hayatındaki dinginlikti. Küçük fırınlardan yükselen sıcak ekmek kokusu, kaldırım kenarlarında çay içen insanların ağır ve huzurlu bakışları, bir yerden bir yere acele etmeden yürüyen kalabalık… Her şey insanı içine çağırıyordu. Burası insanın iç sesini kaybettiği kalabalık şehirlerden değildi; insanı konuşturmadan dinleyen bir şehirdi.
Ertesi sabah şehri yüksekten görebilmek için bir tepeye çıktık. Kimimiz fotoğraf çekmeye başladı, kimimiz sessizce manzarayı izledi. Ben ise şehrin dokusunu anlamaya çalışıyordum. Amman, tepelere tutunarak yaşamayı öğrenmiş bir şehir gibi. Evler yan yana dizilmek yerine birbirleriyle konuşarak duruyor; sanki her biri diğerine yaslanmış. Bu hâl şehre öyle bir samimiyet veriyor ki, insan kendini yabancı hissetmiyor. Bu toprakların tarihte defalarca yıkılıp yeniden kurulduğunu düşününce, bu sakinliğin ardında derin bir direnç olduğunu hissediyorsunuz. Roma İmparatorluğu’ndan Emevilere, Osmanlı’dan bugünün Ürdün’üne kadar her dönem şehir, kendine yeni bir katman eklemiş. Sokaklarda dolaşırken eski ile yeninin iç içe geçtiği o ilginç uyumu hissediyorsunuz: Bir yanda tarihî kalıntılar, diğer yanda modern hayatın ince izleri… Ama hiçbir şey bağırmıyor; her şey kendi yerinde, kendi tonunda duruyor.
Günün ilk durağı Kral Abdullah Camii oldu. Uzaktan gördüğümüz o mavi kubbe, Amman’ın beyaz taşlarına hem renk hem de yumuşak bir dinginlik katıyordu. Kapıdan içeri adım attığımızda kubbenin altındaki genişlik insanı büyülüyordu. İçerideki sessizlik öyle bir sessizlikti ki, dışarıdan değil içeriden geliyordu. Halıların dokusu ayaklarımızın altında kadifemsi bir his bırakırken pencerelerden süzülen ışık avizenin kristallerine çarpıp yere ağır ağır düşüyor; sanki zamanın hızını yavaşlatıyordu. Birkaç dakika hiç konuşmadan oturduk. Kubbenin altında yankılanan o genişlik, insanın içini de genişletiyordu. İçimizde bir cümle belirdi: “Bazı şehirler dışarıda değil, insanın içinde büyür.”
Bu cami yalnızca ibadet edilen bir yer değil; modern Ürdün’ün kimliğini taşıyan, inancın şehirle kurduğu zarif bir bağ gibiydi.
Caminin hemen aşağısındaki çarşıya indik. İlk anda karşımıza çıkan şey renkler oldu. Baharatların dizildiği tezgâhlar adeta bir tabloyu andırıyordu: safranın parlak sarısı, karabiberin tok siyahı, kakulenin hafif yeşili… Kokular birbirine karışarak havada yumuşak bir perde oluşturuyordu. Bir dükkânın önünde yaşlı bir amca bize gülümseyerek hurma uzattı. O kadar doğal ve içtendi ki tek kelime etmesine gerek kalmadan “Hoş geldiniz” demiş oldu. Bu sıcaklık, bu coğrafyanın binlerce yıllık misafirperverliğinin hâlâ aynı incelikle sürdüğünü gösteriyordu.
Çarşının içine doğru ilerlerken baharat kokularının arasına zaman zaman mutfaklardan yükselen yemek kokuları da karışıyordu. Büyük bir tepsinin üzerinde pirinçle kaplanmış etleri gördüğümüzde ilk kez bu kadar yakından hissettik: Bu, Ürdün’ün kalbi olan Mansaftı. Gerçekten de Mansaf yalnızca bir yemek değil; misafirperverliğin ve köklü geleneklerin bir sembolüydü. Kurutulmuş yoğurtla hazırlanan jameed sosunun keskin kokusu, pirincin sade tadıyla birleşiyor; ortaya hem ağırbaşlı hem de sıcak bir lezzet çıkarıyordu. Bir an için bu yemeğin etrafında toplanan aileleri, bayram sofralarını ve dostlukları düşündük.
Çarşının başka bir köşesinde dumanı tüten maqluba kokusu yükseliyordu. Ters çevrilerek servis edildiği için “devrilmiş” anlamını taşıyan bu yemek, patlıcan, pirinç ve etin buluştuğu sıcak bir ev yemeği gibiydi. Tanıdık ile yabancının buluştuğu bir tat… Bir başka köşeden falafel kokusu geliyordu; dışı çıtır, içi yumuşak. Yanında ince doğranmış domates, sumaklı soğan ve tahin sosuyla servis ediliyordu. Küçük bir lokantada oturup bir tabak aldık; her lokma günün yorgunluğunu hafifletiyordu. Tatlıda ise başka bir dünya vardı: knafeh. İnce tel kadayıfın peynirle buluştuğu, üstünde parlayan hafif şerbetiyle şehrin en sevilen tatlısı… İlk lokmada uzayan sıcak peynir bile insana çocukluğundan bir hatıra fısıldıyordu.
Yürürken zihnimizde bir hakikat belirdi: Bu topraklar yalnızca şehirlerin değil, peygamberlerin yollarının da kesiştiği bir coğrafya. Buradan Hz. Musa’nın izleri geçiyor; Lut kavminin kıssası çevredeki dağlara sinmiş durumda. Sokaklarda yürürken bu bilginin ağırlığını değil; aksine kalbe yerleşen bir derinliği hissediyorsunuz.
Öğleden sonra Lut Gölü’ne doğru yola çıktık. Amman’ın dışına çıktıkça manzara değişiyor; tepeler genişliyor, renkler koyulaşıyordu. Gölün kenarına yaklaştığımızda rüzgâr bile hafifliyordu sanki. Suyun üzerindeki hareketsizlik insanı susturuyordu. Kenarda oturduk; kristalleşmiş tuz parçaları güneşte parlıyor, ayaklarımızın altında ince bir çatırtı çıkarıyordu. Lut Gölü yalnızca bir göl değil; Kur’ân’da anlatılan bir hatıranın sessiz yankısı gibiydi. Lut (as)’ın kavmine yapılan uyarılar, gölün bu mutlak sessizliğiyle aynı dili konuşuyordu: “Sadece düşün… ama acele etme.”
Ertesi sabah Petra’ya doğru yola çıktık. Yol uzundu ama manzara sürekli değiştiği için hiç sıkıcı değildi. Bir anda kızıl taşlar yükseliyor, sonra çölün tekdüzeliği insanı başka bir dünyaya taşıyordu. Bazen deve sürüleri görünürken bazen hiçliğin ortasında ilerliyorduk. Petra’nın girişindeki ünlü geçit Siq, kelimenin tam anlamıyla bir koridor gibi. Taşların arasından ilerlerken yukarı baktığımda gökyüzü ince bir çizgiye dönüşüyordu. Kayaların yüzeyindeki renkler sabah ışığıyla sürekli değişiyor; bazen kızıl, bazen pembe, bazen bal rengi oluyordu. Bu dar geçit insanı yalnızca Petra’ya değil, kendi içine doğru da götürüyordu.
Ve bir anda…
Geçit bitti.
Karşımızda El-Hazne belirdi. Taşa oyulmuş dev bir yüz değil de nefes alan bir canlıymış gibi duruyordu. Güneş tam cephesine vurduğunda taşların tonları hareket ediyormuş hissi veriyordu. Nebatîlerin bu ustalığı insanın aklını zorlayan bir zarafetle birleşmişti. Derinlere doğru yürüdükçe her köşe, her gölge başka bir zamandan sesleniyor gibiydi. Deve sesleri uzaktan yankılanıyor, rüzgâr taşların arasından ince bir tonda geçiyordu. Petra’da zaman yavaşlıyor; insanın iç sesi bile yumuşuyordu.
Gün batımına doğru Petra’dan çıktığımızda kayaların rengi morumsu bir tona bürünmüştü. Rüzgâr serinlemişti. Arkaya dönüp baktığımızda, sanki bütün gün bize eşlik eden taşlar bizimle vedalaşıyordu. Amman’ın beyaz taşlarından Petra’nın kızıl dağlarına kadar gördüğümüz her şey içimizde sessiz ama derin bir iz bıraktı.
Bu şehir insanı kendi içine çağırıyor. Tarih burada yalnızca duvarlarda ve yazıtlarda değil; toprağın renginde, rüzgârın sesinde ve taşların dokusunda yaşıyor. Bu yolculuk bana şunu öğretti:
Bazen insan bir şehre gitmez; şehir insanın içindeki boşluğu doldurmaya gelir. Ürdün benim için tam olarak böyle oldu.
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak