Âile yuvası, ilk insanla berâber cennette kurulmuş, dünyâda devâm edecek, âhirette de varlığını sürdürecek bir kurumdur. Bizim kültürümüzde âile yuvası Allâh’ın emri, Peygamberin kavliyle kurulur. Aslında bu cümle, İslâm âilesinin markasıdır. Ancak bu, yalnızca dünürcülük esnâsında söylenen kur bir sözden ibâret kalmamalıdır. Âile kurulurken ve varlığı sürdürülürken bu cümlenin gereği yerine getirilmelidir. Eş seçiminden, nişan-nikâh-düğün merâsimlerine kadar kuruluşun her aşamasında Allah ve Rasûlünün ölçüleri doğrultusunda hareket edilerek yuva kurulmalıdır. Âile yuvası kurulduktan sonra da Allah ve Rasûlünün ölçüleri âile içinde, âile bireylerinin söz ve davranışlarında belirleyici unsur olmalıdır.
Onun için nikâh bir akit olarak kabûl edilirken aynı zamanda bir ibâdet olarak da kabûl edilmiştir. Kur’ân, Hoşunuza giden kadınlarla evlenin1 İçinizdeki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden iyi olanları evlendirin2 buyurur. Peygamberimiz de “Nikâh benim sünnetimdir/yolumdur. Kim benim sünnetime uygun davranmazsa benden değildir. Evlenin. Çünkü ben (kıyâmet günü diğer) ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.”3 diyerek nikâhın önemine ve gereğine dikkatlerimizi çeker.
İnsanın olduğu yerde sorunlar da olacaktır. Zâten din, insanların sorunlarına âdil çözümler sunmak için gelmiştir. Müslümanın hayâtını tanzîm eden İslâm Fıkhı şöyle tanımlanmıştır: Kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesidir. İlmihâl de kişinin içerisinde bulunduğu hâlin ilmini bilmektir ve her kişi için bu farz-ı ayın’dır. Âile yuvasında da bir kısım sorunlar olacaktır. Önemli olan bu sorunların üstesinden gelebilmek, Allâh’ın emri ve Peygamberin kavli doğrultusunda İslâmî çözümlerle sorunları çözebilmektir. Nitekim Kur’ân âyetlerinde Peygamberimizin hanımlarıyla yaşadığı bazı problemlere temâs edilir. Evet, Allah Rasûlü’nün ev hayâtında da bazı problemler olmuş, ama Peygamberimiz bu sorunların üstesinden gelmesini bilmiş ve bu konuda da bizlere en güzel örnekliği sunmuştur.
Bir problem vukûunda suçu karşı tarafa atmak, kolaycılığa kaçmaktır. Yüce Rabbimiz’in secde emrini yerine getirmekten kaçınan şeytan, suçu Yüce Allâh’a ve Hz. Âdem’e atmaya kalktı ve lânetlilerden oldu. Yasak meyveden yiyen Hz. Âdem ve eşi, Rabbimiz, biz kendimize zulmettik diyerek hatâlarını üstlenip tevbe ettiler, sonuçta tevbeleri kabûl edildi, onlar insanlığın atası oldular. Hz. Âdem ilk peygamber oldu, Hz. Havva da peygamberin eşi oldu.
Önce Sorumluluklarımız, Sonra Haklarımız!
Yine bizim kültürümüzde önce sorumlulukların yerine getirilmesi, ardından hak talebinde bulunmak gelir. Batı kültüründe genelde hak talebi önce gelir. Halbuki sorumluluklar yerine getirilerek haklara müstehak olunmalıdır. Sözgelimi âilede erkek öncelikle sorumluluklarını yerine getirse, karısının ve çocuklarının haklarını ödemiş olacaktır. Aynı şekilde kadın sorumluluklarını yerine getirse, kocasının ve çocuklarının haklarını ödemiş olacaktır. Çocuklar da sorumluluklarını yerine getirse, ana babalarının haklarına riâyet etmiş olacaklardır. Sonuçta her birey kendi sorumluluklarını yerine getirse, karşı tarafın haklarını ödemiş olacak, dolayısıyla herkes hakkına kavuşmuş olacaktır. Ancak ben merkezli bireylerde herkes önce hakkını konuşmakta, sorumluluklarını yerine getirmeyi ötelemektedir. Örneğin koca sorumluluklarını yerine getirmediği zaman karısının ve çocuklarının hakkını gasp etmiş olacaktır. Kadın ve çocuklar sorumluluklarını yerine getirmediği zaman da durum benzeri olacaktır. Onun için her birey, âilede benim sorumluluğum nedir, ben bu sorumluluklarımı ne kadar yerine getirebilmekteyim? diyerek kendini test etmelidir.
Dilimizde şöyle güzel bir söz vardır: Sen ağa ben ağa, ya bu ineği kim sağa! Evet, âilede de her birey sorumluluklarını yerine getirmeden kendini öne çıkarmaya kalkarsa, önce benim hakkım demeye kalkarsa, âilede haklar sâhiplerini bulmayacak, sonuçta huzursuzluklar baş gösterecektir.
İhtiyar bir adam, halîfe iken Hz. Ömer’e oğlunu şikâyete gelir. Adam der ki: Yâ Ömer, bu delikanlı benim oğlum, ama bana eziyet ediyor! Ömer (ra) delikanlıya bunun sebebini sorunca delikanlının cevâbı ilginçtir:
Ey emir, İslâm’da ana babanın evlâdı üzerinde hakkı var da evlâdın ana baba üzerinde hakkı yok mu?
Ömer şöyle cevap verir: Elbette vardır. Güzel bir isim koyması, helâl rızıkla ve İslâmî bir edeple yetiştirmesi, erkekse sünnet ettirmesi, evlilik çağına gelince evlendirmesi evlâdın baba üzerindeki haklarındandır!
Bunun üzerine delikanlı şöyle der: Sorar mısın babama, bunların hangisini yerine getirmiş! Babam bana terbiye nedir öğretmedi. Anam ise, ateşe tapan bir Mecûsî’nin kızı idi. Doğduğumda ismimi “Karaböcek” koymuş... Allâh’ın kitâbından bana bir harf bile öğretmedi. Maalesef dînim hakkında hiçbir şey bilmiyorum.
Bu sözler karşısında adam kem küm edince Hz. Ömer adama şöyle çıkışır: Be adam önce babalık vazîfeni yerine getir, sonra da evlâdından hak talebinde bulun!
Demek ki haklar karşılıklıdır ve vazîfeler yerine getirilince hak sâhibi olunur. Adâlet de bunu gerektirir. Zâten adâlet, her bir şeyi yerli yerine koymak, her hak sâhibine hakkını vermektir.
Allah Büyüktür, Hakkı da Önceliklidir
Tabii ki hak deyince önce Cenâb-ı Hakk’ın hakları gelir. Zîrâ Yüce Allah büyüktür, hakkı da büyüktür ve önce gelir. Nitekim âyetlerde önce Yüce Rabbimiz’in hakları, ardından kul hakları sayılmıştır. Sözgelimi pek çok âyette Namazı gereği gibi kılın, zekâtı verin4 buyrulur ki namaz Yüce Allâh’ın, zekât ise kulların hakkıdır. Ana babanın haklarına riâyeti emreden bir başka âyette de şöyle buyrulur: Rabbin, yalnız Kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmeyi buyurmuştur.5 İyiliği en kapsamlı bir şekilde tanımlayan âyette de önce Allâh’a îman sayılmıştır: Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir; Lâkin iyi olan, Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, Kitap'a, peygamberlere inanan, O'nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekât veren ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefâ gösterenler, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte onlar doğru olanlardır ve sakınanlar ancak onlardır.6
Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur: “Allâh’ın kulları üzerindeki hakkı, insanların O’na kulluk etmeleri ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmamalarıdır. Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah üzerinde hakkı ise Allâh’ın onlara azâp etmemesidir.”7
Rabbine karşı sorumlu olduğunu bilen ve buna göre hareket eden insan, Yüce Rabbin emâneti olan bedenini, âile bireylerini, malını ve diğer maiyyetinde olan şeyleri de Rabbin ölçüleri doğrultusunda kullanır. Onların da haklarını gözetir ve onlara karşı sorumluluklarını yerine getirir.
Dolayısıyla huzurlu bir âile ortamı için, âile içerisinde problemlerin üstesinden gelirken öncelikle Yüce Rabbimize karşı sorumluluklarımızı yerine getirmek lâzım, ardından âile bireylerinin birbirlerine karşı sorumluluklarını yerine getirmesi lâzımdır. Huzursuzluk ve mutsuzluğun sebeplerini tespit ederken de öncelikle bu husûsa dikkat etmemiz gerekmektedir. Unutmayalım ki Yüce Yaratıcı’ya karşı sorumluluklarını yerine getirmeyen bir kimse, O’nun kullarına karşı sorumluluklarını yerine getirmeyecektir. Zâten maiyetindekilere karşı sorumluluklarımızı bize öğreten, emreden de Yüce Rabbimizdir. Dolayısıyla bir kimse, Allâh’ın kullarına karşı sorumluluklarını yerine getirirken Rabbinin emrini de yerine getirmiş olacaktır. Sözgelimi hırsızlık, zinâ kul hakkına tecâvüzdür; ama aynı zamanda bunları yasaklayan Yüce Allâh’a da bir başkaldırıdır. Dolayısıyla kul hakkı çiğneyen bir kimse, kul hakkına tecâvüzü yasaklayan Yüce Rabb’e de karşı gelmiş demektir.
Hepimiz Sorumluyuz!
Peygamberimiz âile içindeki sorumluluklarımızı hatırlatırken şunları söyler: “Hepiniz sorumlusunuz ve hepiniz yönettiklerinizden mesûlsünüz. Devlet başkanı bir sorumludur ve yönettiklerinden mesûldür. Evin beyi bir sorumludur ve yönettiklerinden mesûldür. Evin hanımı da bir sorumludur ve yönettiklerinden mesûldür. Hizmetçi de efendisinin malı üzerinde bir sorumludur ve yönettiklerinden mesûldür.”8
Dikkat edersek hadiste yukarıdan aşağıya herkesin sorumlu olduğu belirtilmiştir. Buna göre yöneticiler de sorumludur, yönetilenler de. Âile içerisinde de evin reisinden evin hizmetlisine kadar herkes sorumludur. Karı koca, çocuklar ve diğer akrabâlar da sorumludur. Toplumun temeli olan âile yuvasını bütün bu fertler elbirliği ile ayakta tutacaklardır. Sayılan bu kişiler vazîfelerini yerine getirdikleri zaman her hak sâhibine hakkı da verilmiş olacaktır. Bunlardan biri vazîfesini aksattığı zaman ise haklar gasp edilmiş olacak, yuvada huzursuzluklar baş gösterecektir.
Yine Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur: “Üç grup insandan sorumluluk kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, bulûğa erinceye kadar çocuktan ve aklı başına gelinceye kadar delirenden.”9 Bu üç gruptan biri olmadığı sürece insan her zaman sorumludur ve Müslüman her zaman, her şartta, her yerde bu sorumluluğunun bilincinde olandır.
Âilede eşlerin birbirlerine karşı sorumlulukları hatırlatırken Peygamberimiz şöyle buyurur: Sizin hanımlarınız üzerinde hakkınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır.10 Karşılıklı olan bu haklar, bireylerin nâmuslarını, âile mahremiyetini korumaları, birbirlerinin ihtiyaçlarını, evin iç ve dış işlerini meşrû bir biçimde ve ölçülü olarak karşılamaları olarak açıklanmıştır.
Taraflardan birinin vazîfesini yerine getirmemesi, diğer tarafın da haksızlık yapmasını, sorumluluğunu yerine getirmemesini gerektirmez. Zîrâ dünyâ hayâtında Allâh’ın dîni birlikte yaşanır, ama âhirette herkes kendi hesâbını birey olarak kendisi verecektir. Dolayısıyla âile bireyleri, yanlış yapanları bahane ederek birbirlerinden intikam alırcasına zulmedemez, haksızlık yapamaz. Yanlış yapan, zulmeden kendine etmiş olur. Bu konuda Rabbimizin beyânı açıktır: Her nefis, kazandığına (amellerine) karşılık bir rehindir.11 Günahkâr kimse diğerinin günâhını çekmez. Günah yükü ağır olan kimse, onun taşınmasını istese, yakını olsa bile, yükünden bir şey taşınmaz.12
Rabbim temeli cennette atılan ve cennette de devâm edecek olan bahtiyar yuvaların bireyleri olmayı bizlere lütfeylesin! Rabbimiz! Mü’minleri ve babalarından, eşlerinden, soylarından iyi olanları, kendilerine söz verdiğin Adn cennetlerine koy; şüphesiz güçlü olan, Hakîm olan ancak Sen’sin!13
Dipnotlar:
1 Nisâ 4/3.
2 Nûr 24/32.
3 İbn Mâce, Nikâh 1.
4 Bakara 2/43, 83, 110; Nisâ 4/77; Hac 22/78; Nûr 24/56; Rûm 30/31; Mücâdile 58/13; Müzzemmil 73/20.
5 İsrâ 17/23.
6 Bakara 2/177.
7 Buhârî, Tevhîd 1.
8 Buhârî, İstikrâz 20.
9 Ebû Dâvûd, Hudûd 17.
10 İbn Mâce, Nikâh 3.
11 Müddessir 74/38.
12 Fâtır 35/18.
13 Ğâfir 40/8.
Şubat 2026, sayfa no: 8-9-10-11
Abone Ol
En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!
Mesaj Bırak