Ara

Âileyi Ciddîye Almak

Âileyi Ciddîye Almak

Modern dünyâda; hızla gerçekleşen savrulmalar, ileri düzeyde değişimler, aşırı düzeyde ortaya çıkan tüketim çılgınlığı, her dâim gözlemlenen eğilip bükülmeler yaşanmaktadır. Değerler aşınmakta, inanışlar sarsılmakta, kimlikler değişmekte, kişilikler örselenmektedir. Toplumsal sarsıntı, kasırga ve çatışmaların yaşandığı gündelik hayatta herkes bir dala veya bir kayaya tutunmanın derdine düşmektedir. Ayakta durabilmek ve hayatta kalabilmek için herkes sürekli mücâdele vermektedir. Böylesi amansız mücâdelede başarılı olmanın, sâhil-i selâmete ermenin ve huzûra kavuşmanın yolu birlik ve berâberlik içerisinde olmak, mutlu bir âile ortamına sâhip olmak ve hayâtı ciddîye almaktan geçmektedir. Modern dönemde yaşanan çılgınca hayatlar herkesi insan olmaktan çıkarmaktadır. Hayâta amaç katmak ancak insan olmakla mümkündür. 

Yaratılışı gereği sosyal bir varlık olan insan için toplumsal hayat ne kadar önemli ve gerekli ise, bir toplum için de o toplumun çekirdeğini oluşturan âile kurumu o kadar hayâtî bir öneme sâhiptir. Âile bu niteliğiyle toplumlarda kültürel kimliğin, insânî değerlerin ve târihî sürekliliğin koruyucusu ve aktarıcısı olan bir kurumdur. 

Âiledeki çözülme, toplumsal çözülmenin başlangıcıdır; çünkü düşüncede, yaşamda, âile içi ilişkilerde yaşanan çözülme her şeyi bozmakta, diri, dinamik toplum yapısını ortadan kaldırmaktadır. Âilenin çözülmesi çocukları da aynı sona sürüklemektedir. Parçalanan âilelerden türeyen eksik erkek ve eksik kadınlardan geriye kalan ise sâdece mâsum ve mahkûm çocuklar olmakta, ana kucağı yerini “yuva”lara, “kreş”lere, “anaokul”larına bırakmakta; çocuk başkalarının kucağında, âile sevgisinden mahrum, sahte sevgilerle tanışmakta, başka birisi olmakta, elimizden kayıp kaybolmaktadır. Elimizde anneyi özleyen bir çocuk kalbi, babayı bekleyen bir çift göz, kucaklara sığmayan şefkat ve yıkılmaz sığınaklar olan evler var. 

Âile, toplumu meydana getiren kurumların temelidir ve insanlık târihi boyunca var olan bir oluşumdur. Toplumun temel taşı olması sebebiyle fertlerin huzûru, toplumun refah ve mutluluğu, düzenli ve sağlam bir âile yapısının olmasına bağlıdır. Bu nedenle gerek kişisel gerekse sosyal yapıyı kuvvetlen­dirmenin yolu, âileyi kuvvetlendirmekten geçer. 

Âile çocuğa kimlik kazandırır ve onun şahsiyetinin şekillenme­sinde önemli bir rol oynar. Âile, insanı bireycilikten kurtararak sosyalleştirdiği gibi, onu aynı zamanda yalnızlıktan ve rûhî boşluktan da kurtarır. Ona toplumun bir elemanı olduğu şuurunu verir, sorumluluk duygusu kazandırır. 

Nikâh, âilenin meşrûlaştırılmasıdır. Hayvânî ilişkilerden insânî ilişkileri ayırt eden bir bağdır, âilenin sürekliliği­ni sağlar. Kültürümüz, nikâhsız âile kabûl etmez, âile için nikâhı şart olarak görür. Âile bir eğitim yuvasıdır. Toplumumuz, millî kültür, örf, âdet ve geleneklerini bu yuvalarda öğrenmiştir. Bu sağlam âile yapısı sebebiyledir ki uzun değerleri söküp atmak mümkün olmamıştır. Ancak bazı kişiler, bağımsızlık ve hürriyet sağlayacağı düşünce­siyle âileyi dışlamakta, fedâkârlık ve sorumluluktan kaçmakta, aykırı bir davranış içinde bulunmaktadırlar. 

Kültürümüzdeki âile yapımızın genel özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Öncelikle bir âile teşekkül ettirilirken gerek kız gerekse erkeğin zenginliğine, servetine ve mevkiine değil, şahsiyetli, ahlâklı ve dindar olmasına bakılır. Aynı şekilde bizim âile yapımızda içkici, kumarcı olan veya daha başka şekilde dînimizin yasakladığı davranışları yapan kişiler tercîh edilmez ve böyle kişilere kız verilmez.
  2. Müslüman Anadolu âilesinde koca eşine “hanım” diye hitâp eder. Bu “sul­tānım (Hān’ım)" demektir. Bu da, âile içerisinde annenin ne derecede önemli olduğunu göstermektedir. Baba âilenin geçimini sağlamaya çalışırken, anne evin idâresi, çocukların bakımı ve eğitimini yürütmeğe uğraşır. Cennet anaların ayakları altındadır. Annenin, çocukları üzerindeki hakkını ödemek mümkün değildir. Annenin rızāsını kazanmayan evlat cennete giremez.
  3. Anne baba hakkı Allâh’ın hakkından sonra gelir. Kişi önce Allâh’a karşı olan görevlerini, sonra da anne babasına karşı olan görevlerini yerine getirecektir. Anne babaya “öf” bile denilmeyecek­tir. Anne ve baba çocukları için yıllarca çile çekmiş, onların en iyi şekilde yetişmeleri için ellerinden gelen çabayı sarf etmişlerdir. Çocuklarının mürüvvetini görebilmek için her zorluğa göğüs germişlerdir. Bu sebeple hürmet ve hizmet görmek en tabii haklarıdır. Bu yüzdendir ki bizim âile yapımızda büyüklere saygı ve değer verme, onlara sâhip çıkma ve koruma vardır.
  4. Geniş âile tipi esastır. Büyükanne ve büyükbaba, anne­ ve baba ve çocuklar şeklindeki üç kuşak bir arada bulunur. Ancak kuşaklar arasında çatışma söz konusu değildir. Büyükanne ve büyükbaba torunların eğitiminde, kültürel kimlik kazanmalarında önemli role sâhiptirler. Yaşlılar yalnızca bakılmaları gereken kişiler olarak değil, âilenin aktif birer üyesi durumundadırlar. Bu durum, çocuk ve gençlerin hem dil, davranış ve duygusal ilişki­ler yönünden pek çok kazançlar sağlamalarına, hem de kendilerini âilenin yararlı bir üyesi olarak görmelerine yardımcı olmaktadır. Ayrıca, âile içi sorunlardan çocukların olumsuz etkilenmesi, büyükanne, büyükbaba, amca, yenge gibi yakınların çocukları korumasıy­la asgarîye indirilmektedir.
  5. Çocuk, anne ve babaya Allâh'ın bir lütfu olarak kabûl edilip "cennet meyvesi" olarak görülür. Ergenlik çağına erişemeden ölmüşse, âhirette anne ve babasına şefâatçi olacaktır. Gerek bedenî gerekse dînî yönden en iyi şekilde yetişmesi için çaba sarf edilir; çünkü anne ve baba öldükten sonra amel defterlerinin kapanmamasına sebep olan etkenlerden biri de çocuktur. Eğer anne ve baba geride iyi evlat bırakmışsa, onun yaptığı her iyi hareketten kendilerine mükâfât, kötü evlat bırakmışsa yine onun yaptığı her kötü hareketten de kendilerine cezâ verilecektir.
  6. Âileye haram lokma sokmamak esastır. Anne ve baba ne kadar güç şartlarda olursa olsun, çocuklarını helâl süt ve helâl lokma ile büyütmeğe çalışır. Gıdâsına haram karışan çocuklarda olumsuz ve ahlâksız davranışlar görülebileceğine inanılır.
  7. Alkol ve uyuşturucu kullanımı sonucu -Batılı ülkelerde olduğu gibi- çocuğa yönelik şiddet olayları yoktur. Bunda İslâm'ın alkol ve uyuşturucu kullanımını günah olarak değerlendirmesinin büyük etkisi vardır.
  8. Eve gelen bir yabancı Hak misâfiri olarak görülür ve en iyi şekilde ağırlanır. Âilenin yiyeceği, yatacak yeri kendine yetecek kadar bile olsa kendi yemez, ayakta kalır, önce misâfirini yedirir ve yatırır. Çünkü misâfiri memnûn etmek, Allâh'ı memnûn etmek demektir. Ayrıca âile bireyleri, "misâfir on kısmet ile gelir, dokuzunu bırakır, birini alır gider" inancına sâhiptir. Misâfir gelmeyen ev halkına iyi gözle bakılmaz.

Köklü geleneğimizde âile sağlam bir kaleyken, günümüzde maalesef Anadolu’da da âile bağları çözülmekte, nesiller arasındaki ilişkiler azalmaktadır. Büyükanne ve büyükbabanın yeri âile değil, bakımevleri veya sözde huzurevleri olmuştur. Büyükanne veya büyükbaba evlâdının evinde ken­dini bir yabancıdan daha kötü, bir sığıntı gibi hisseder olmuştur. Çocuklar kreş ve anaokullarına, yetim ve öksüzler yetiştirme yurtlarına ya da sokaklara itilmişlerdir. Anne ve babanın en büyük amacı daha fazla maddî imkânlara sâhip olmaktır. Çocuklarla anne ve ­baba arasındaki ilişkiler sevgi ve saygıya dayalı olmaktan çıkmış, yaşlılar evlat hürmetinden, çocuklar ise büyüklerin sevgi ve şefkatinden yoksun yaşar hâle gelmiştir. Annenin ev dışında da çalışması yükünü arttırmış, çocuklarına ayıracak yeterli zamânı olmaması ve âiledeki yükümlülüğünü yerine getirememesi onu stresin içine itmiştir. Diğer taraftan çalışmayan anneler, basın ve yayın yoluyla ekonomik bağımsızlıklarını kazanıp daha fazla söz sâhibi olabilmeleri için çalışmaları gerektiği şeklinde bir baskıyla karşı karşıya bırakıl­maktadır. Onlar da daha çok çalışanların sıkıntılarını değil de kendi sıkıntılarını bildiklerinden çalışmaya özenmekte ve huzursuz olmaktadırlar. Böylece âilede tartışmalar ve geçimsizlikler artmakta, durum ileri aşamada boşanmaya kadar gitmektedir. 

Âile yapımızın bozulmaya başladığı ortalama bir asırlık târihî gelişim dönemine bakarsak belli başlı olarak şu faktörleri görebilmekteyiz:

  1. Çağdaşlaşma ve küreselleşme süreciyle birlikte millî değerlerimizden uzaklaşılmaya başlanmıştır. Batı hayranlığı ortaya çıkmış ve Batının kültürel değerleri yavaş yavaş âile yapımızı da etkilemeye başlamıştır. Kuşaklararası çatışmalar kendini göstermiş, geniş âile tipinin yerini çekirdek âile almış, ka­dın henüz âile ortamını düzenleyemeden iş hayâtına atılırken, çocuklar kreş ve yuvaların yolunu tutmuş, yaşlılar ya huzur evlerine terkedilmiş yâhut ilgisiz ve sâhipsiz bırakılmışlardır.
  2. Komşular arası rekābet ve inancın da azalmasıyla insanlar aşırı lükse ve isrâfa yönelmek­te, kanâat duygusundan uzaklaşmaktadır. Bu da kişilerdeki şükür duygusunu yok etmekte, onları sâdece kendilerinden daha iyi durumda olanlara bakarak, onlar gibi olabilmenin çabası içerisine itmekte, kendinden kötü durumda olanlara bakıp şükretmekten alıkoymakta, ruhsal dengeleri bozmakta, âilelerde huzursuzluklar meydana getirmek­tedir. Hâlbuki İslâm, Müslümanlardan, kendinden iyi durumda olanlara bakarak çalışmasını, kendinden kötü durumda olanlara bakarak şükretmesini istemektedir. İşte bu sebeple, medeniyetin göz kamaştı­rıcı ihtiraslarından insanları alıkoyacak kuvvetli bir Allah inancı­na ve dünyânın geçici olduğunun bilinci içerisinde, önemli olanın ebedî kalınacak olan âhiret hayâtı olduğu inancına ihtiyaç vardır.
  3. Kitle iletişim araçları âile bireylerine hep kötü örnek sunmaktadırlar. Reklamlar özentiye sebep olmakta, âile isrâfın içine itilmekte, özenti sonucu bütçeyi zorlayan harcamalara gidilmektedir. Böylece âile bütçesinin sarsıl­ması, karı-koca arasında kavgalara, tartışmalara, geçimsizliğe yol aç­makta, huzursuzluklar artmakta ve nihâyet boşanmaya kadar gidilebil­mektedir. Sürekli içkili dizi filmler, neşeli olunca içkiye, üzüntülü ve kederli olunca yine içkiye başvuran film kahramanları vâsıtasıyla âile bireylerini içkiye teşvîk, birçok âilenin dağılmasına sebep olmakta, bunun yanında ayrıca birçok suçun da işlenmesine yol açmaktadır. Üstelik bir sınırlama konulamadığı için bu programlar çocuklar tarafından da izlenmektedir. Böylece çocukların, yetişkinlerce ve onlara dönük hazırlanan çok çeşitli programların etkileri altında kaldıkları da dikkati çekmek­tedir. Üstelik programlardaki kahramanların hayat tarzı, inanç ve davranış yönünden âileninkilerden çok farklı değerlere sâhip olmala­rı, çocuğun kendi âilesinin ve yaşadığı toplumun değerlerine kuşku ile bakmasına, onlara yönelik olumsuz tavır geliştirmesine sebep olabilmektedir. Bu modeller yalnızca çocukları değil, âilenin diğer üyelerini ve onlar arasındaki ilişkileri de etkilemektedir. Yine, kitle iletişim araçlarıyla yapılan ahlâk bozucu yayınlar, âile bireyleri arasındaki bağlılığı, saygı ve sevgiyi zayıflatmakta­dır. Gençler nikâhsız ilişkilere özendirilmektedir. Ülkemizde bazı gazeteler, çok büyük mârifetmiş gibi, yaptığı cinsel ilişkileri tefri­ka hâlinde anlatan yazı dizileri yayınlamaktadır.
  4. Günümüzde, bazı çevrelerce, herkes istediği hayâtı yaşasın anla­yışı yerleştirilmeye çalışılıyor. Buna göre erkek başka kadınlarla, kadın başka erkeklerle istediği gibi ilişki kurabilmelidir. Ancak, bunun sonuçlarını hepimiz üzüntü ve sıkıntıyla yaşıyoruz. Özellikle çocuk yuvalarına yâhut sokaklara terk edilen anne-babasız çocuklar sâdece kendileri acı ve sıkıntı yaşamakla kalmıyor, toplumda ciddî sorunlara da yol açabiliyorlar. Tabii ki bu konuda onları suçlamak yerine o çocukları doğurup sokaklara terk eden sorumsuz anne ve babaya bakmak gerekir.
  5. Geniş âileden çekirdek âileye geçilmesi de önemli bir durumdur. Sanâyileşmenin gelişmesi ve halkın köyden şehre akın etmesi büyük ölçüde geniş âilelerin bölünmesine neden olup çekirdek âile gerçeği ortaya çıktı. Artık günümüzde kızlar evlenirken ayrı ev kurmayı veya erkeklerin anne ve babaları­nın evden ayrılmaları şartını getiriyorlar. Böylece âilelerde artık büyükanne ve büyükbabaya yer yoktur. Onlar bir taraftan, istemeyerek sosyal kurumlara sığınmak zorunda bırakılırken, diğer taraftan çocuk­lar onların kültür mîrâsından mahrum bırakılmaktadır. İşte çekirdek âile gerçeğinden sonra âilede yaşlıya yer kalma­yınca batı ülkelerinde, yaşlıların büyüyen sorunlarını daha kolay ve ucuz çözümlemek için yeni kurumlar oluşturuldu. Benzer kurumlar "huzurevleri" adı altında Anadolu’da da yaygınlaşmaya başlamıştır.

Bütün bu açıklamalardan sonra âile yapımızın devamlılığının ve kuvvetlenerek gelişmesinin sağlanması için şu hususların yapılma­sının gerektiğini söyleyebiliriz:

  1. Eğitim politikamız âileyi kuvvetlendirici yönde olmalıdır. Milletimizin din ve ahlâk anlayışı, örf ve âdetleri, okul ve kitle iletişim araçları vâsıtasıyla küçük yaştan itibâren halkımıza benimsetilmelidir. Televizyon programlarında bu konu dâimâ göz önünde bulundurulmalı, dînî ve millî kültür ve değerlerimize ters düşen yayınlara yer verilmemelidir. Aynı şekilde, diğer basın organlarında da buna dikkat edilmelidir.
  2. Toplumda farklı kesimler arasındaki ekonomik dengesizlik azaltılmalıdır.. Böylece âilelerin birbirlerini kıskanması ve özenti içerisine girmesi önlenmiş olacaktır. Servetin belli ellerde yığılmasını önleyici tedbirler almak sûretiyle aynı zamanda işsizlik azalacak, geçimsizlik nedeniyle âile yuvalarının dağılması, âile birey­lerinin kötü yollara sapması durumu ortadan kalkacaktır. Bu konuda İslâm’ın esaslarından biri olan zekât müessesesinin önemli rolü olduğu bir gerçektir.
  3. Âile en az iki kişinin anlaşıp bir araya gelerek oluşturduğu bir birliktir. Bu birlikte âile bireyleri üzerine birtakım yükümlü­lük ve sorumluluklar düşmektedir. Bu yükümlülükleri yerine getirirken zaman zaman ortaya çıkan bazı sorunlar ancak karşılıklı fedâkârlık­lar sonucunda halledilebilir. Bu sebeple âile bireyleri arasında sevgi, saygı, sorumluluk ve fedâkârlık duyguları kuvvetlendirilmeye çalışılmalı, bu yönde yayın ve eğitim etkinliklerine ağırlık verilmelidir. Yapılan fedâkâr­lığın karşılığının sâdece maddî olarak düşünülmemesi, aynı zamanda âhirette Allah tarafından mükâfâtını göreceği inancı kişilere aşı­lanmalıdır. Böyle bir inanç özellikle gençlerin, âiledeki yaşlılara karşı olan saygı ve yardımlarının artmasına neden olacaktır.
  4. Kadınlar âileden uzaklaştırılıp mutlaka çalışmak zorunda bırakılmama­lıdır. Bazı kesimler, kadının âiledeki fonksiyonuna sâdece ekonomik katkı açısından bakmaktadırlar. Onlar âileyi bir nevi, kadın ve erke­ğin ekonomik çıkarlarını birleştirmek için bir araya gelip oluştur­dukları bir kurum olarak görmektedirler. Âile bireylerini âileye sağladıkları maddî katkı oranına göre değerlendirmektedirler. Onlara göre kadın saygınlığını, maddî bir gelire sâhip olduğu takdirde elde eder. Yoksa âile içerisinde ezilir ve ona değer verilmez. Bu anlayış maalesef yaygınlaşarak, eşlerin birbirleri­ne karşı olan güven ve saygınlığını azaltmış ve kadının âile içinde­ki yaptığı önemli işler göz ardı edilmeye başlanmıştır. Çocukların bakımı ve yetiştirilmesi para kazanmaktan daha mı az önemlidir? Bu sorumluluk para kazanmaya göre daha zordur ve âile için küçümsenmeyecek derecede önemli bir görev ve katkıdır. Kadın, beden gücüyle, duygusuyla âileye sürekli katkı verir haldedir.

Şubat 2026, sayfa no: 20-21-22-23-24-25

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak