Ara

Adım Ukkâşe

Adım Ukkâşe

Size Asr-ı Saadet'ten sesleniyorum. Allah Resûlü ile yaşadığım unutulmaz bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Yazmam, O’na her dâim olan aşkımdandır.

Peygamber Efendimiz (sav) artık ömrünün sayılı günlerini yaşıyordu. Altmış üç yıllık şerefli hayâtını insanlara hidâyet ve kurtuluş yolunu anlatmakla geçiren o şânı yüce insan bir karıncayı bile incitmemiş ve incitenleri de dâimâ uyarmıştı. Son anlarını yaşarken bütün mü'minlerle helâlleşmeyi aklından geçirmişti.

İşte o yüzden bir gün Bilal'den ezan okuyarak mü'minleri camiye toplamasını ricâ etti. Hz. Bilal de bunu bir emir kabûl ederek hemen minâreye çıkıp yakıcı ve gür sesiyle ezân-ı şerîfi okudu. Ezan sesini duyar duymaz bütün Mekkeli ve Medineli kardeşlerimle câmiye akın ederek her tarafını tıklım tıklım doldurduk.

Sevgili Peygamberimiz (sav) bizlere iki rek'at namaz kıldırdıktan sonra minbere çıkarak önce Allâh'a hamd ü senâda bulundu, daha sonra da bütün gözlerden ırmak ırmak yaşlar akıtan, bütün kalpleri tir tir titreten, bütün vücutları ürpertiye boğan içli ve duygulu bir hutbe verdi. Ve hutbesini sona erdirirken de kelimelerin üstüne basa basa şöyle haykırdı bizlere: 

-Ey mü'minler!... Ben sizin Peygamberinizim. Sizlere ömür boyunca öğütler verdim, hidâyet ve kurtuluş yolunu anlatmaya çalıştım; tabii ki güç ve kuvvetine sınır olmayan Allâh'ın izni ve yardımıyla. Sizleri bir kardeş gibi şefkat kanatlarımın altına alarak korudum. Bir baba gibi de size karşı merhametli davrandım. Sizinle keder ve gaye birliği ettim.

Şimdi size soruyorum. Bende hakkı hukuku olan var mı? Olan hemen gelsin ve Allah hakkı için, kıyâmet günü hesaplaşmasından önce hakkını alsın.

Yaşın yaşın ağlayan gözlerle peygamberlerini dinleyen kardeşlerimden hiç kimse gidip de, "Ey Allâh'ın Rasûlü!.. Benim sende hakkım var" demedi. Sevgili Peygamberimiz (sav) aynı soruyu ikinci ve üçüncü defa tekrarlayınca ben ayağa kalkarak huzuruna vardım ve:

 -Ey Allâh'ın elçisi, anam-babam sana fedâ olsun! Eğer defalarca Allah (cc) adını kullanmasaydınız huzurunuza gelip de hakkımı aramaya kalkışmayacaktım, dedim ve olayı şöyle anlattım:

-Ey Allâh'ın elçisi!.. Bir gün sizinle birlikte savaş meydanında cenk ediyorduk. Nasılsa develerimiz yan yana geldiler. Devemden inerek size yaklaşmıştım ki, birden kamçınızın sırtımda şakladığını duydum. Ey Allâh'ın Rasûlü!.. Bunu kasten mi yaptınız yoksa devenize vururken kazâra bana mı çarptı bunu bilmiyorum.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav):

-Ey Ukkâşe, Peygamberin sana kasten nasıl vurabilir? Aslâ! diye özür beyân etti ve ardından Hz. Bilal'e, kızı Fâtıma'nın evine vararak aynı kamçıyı alıp getirmesini söyledi. Bilal (ra) câmiden çıkarak Hz. Fâtıma'nın evine doğru hızla yol almaya başladı. Bir yandan da Peygamberler Peygamberinin kendi kendine cezâ vermesini düşünüyordu.

Kapıyı çaldı; içeriden Fâtıma:

- Kim o kapıya vuran? diye seslenince Bilal (ra) kendisini tanıttı ve Allah Rasûlü'nün savaşlarda kullandığı kamçısını almaya geldiğini belirtti. Fâtıma:

- Ey Bilal, babam kamçıyı ne yapacak?

Bilal:

- Baban bu kamçıyla kendi kendisini cezâlandıracak.

Fâtıma:

- Ey Bilal, bu kamçıyla babama vurarak hakkını alacak olan kim?

Bilal:

- Ukkaşe, dedi.

Bu haberi duyan Fâtıma annemin dizlerinin bağı çözülmüş olacaktı ki oracıkta yığılıvermiş, kendinden geçmişti. Dudaklarından dökülen acı cümle:

- Vah ki vah…

Hz. Bilal (ra) kamçıyı alır almaz doğru câmiye geldi. Kamçıyı götürüp Hz. Peygamber'e teslîm etti. Peygamber de beni çağırarak kamçıyı bana verdi.

Tam bu sırada ayağa fırlayan Hz. Ebu Bekir'le Hz. Ömer:

 - Ey Ukkaşe, işte biz karşındayız, Peygamber'in yerine bize vur ne olur" diyerek arkalarını döndüler bana. Bunun üzerine Sevgili Peygamberim:

- Ey Ebu Bekir, Ey Ömer, yerlerinize oturun. Şüphesiz ki Yüce Allah (cc) sizin bu iyi niyetinizi mükâfatsız bırakmayacaktır, diye çıkıştı onlara.

Bu defa Hz. Ali (ra) yerinden fırladı ve bana dönerek:

 -Ey Ukkaşe! İşte ben karşında hayattayım, Peygamber'e vurmanıza gönlüm râzı olmuyor, işte sırtım, işte karnım, istediğiniz yere dilediğiniz kadar vurun. 

Efendimiz:
- Ey Ali, otur yerine! Yüce Allah (cc) senin bu iyi niyetini mükâfatsız bırakmayacaktır" diye çıkıştı.

 
Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin: 

- Ey Ukkaşe, biliyorsun ki biz Allah Resûlü’nün torunlarıyız, hakkını bizden aldığında O'ndan almış sayılırsın. Ne olur bize vur! diye bana yalvarıp yakardılar. Efendimiz onlara da:

- Yerlerinize oturun, ey benim göz bebeğim torunlarım, diye çıkıştı.

Bütün bu olanları ibretle seyreden Sevgili Peygamberimiz (sav) bana dönerek:

-Ey Ukkaşe, gel hakkını al, buyur, vur!" diyerek haykırdı.

Bunun üzerine O’na dönerek:

- Ey Allâh'ın Resûlü! Siz bana vurduğunuzda ben çıplaktım. Şimdi ben de size vururken çıplak kalmanızı ricâ ediyorum, dedim.

Sahabe kardeşlerim âdetâ çıldırmış gibi ağlıyordu. Beni parçalamaya hazır birer arslan gibiydi her birisi.

Sevgili Peygamberimiz (sav) hiç duraklamadan hemen elbisesini çıkarttı ve:

- Buyur, hiç çekinmeden dilediğin yerden dilediğin kadar vur, dedi bana.

Durumu yakından izleyen kardeşlerimin hıçkıra hıçkıra ağlama sesleri câmi duvarlarını sarsarcasına kalınlaşırken, bu arada baktım ki, iki cihan güneşi Peygamberimizin vücûdu süt gibi beyazdı ve ardından Peygamberlik mührünü taşıyan ben etrâfa ışık saçmaktaydı. Fırsat bu fırsattı. Hemen yerimden kalkıp Allah Rasûlü’nün sırtını doya doya öpmeye başladım. Gözyaşlarım yuvasını terketmiş ırmak gibi akmaya başlamıştı. Ardından da:

-Ey Allâh'ın Rasûlü, canım sana fedâ olsun! Hangi kalb sana kıyabilir? Maksadım sâdece o senin ışık saçan mübârek vücûdunu kana kana öperek, senin yüzün suyun hürmetine Rabbimin rızâsını kazanmak ve Cehennem azâbından kurtulmaktı. Çünkü bir gün sen:

- Benim vücûduma temâs edeni ateş yakmaz, demiştin. Ben de bu müjdeye ulaşmayı arzu ettim. Seni üzdüm ise özür dilerim, dedim ağlayarak.

Âdetâ yer yerinden ayrılmış, güneş dahi kabına sığmaz olmuş, tek bir ses ortalığı inletiyordu: Aşkla dökülen gözyaşı ve hıçkırıklar.

Bunun üzerine nurlu gözleriyle kardeşlerimi süzen Sevgili Peygamberimiz (sav):

 -Ey Mü'minler!.. Beni iyi dinleyin! Cennetlik görmek isteyen varsa, işte Ukkaşe'yi görsün, dedi.

Aman Allâhım bu nasıl bir bahtiyarlık, ne yüce bir müjdeydi. Ayaklarım yerden kesilmiş kalbim heyecânından kabına sığmaz olmuştu ki, câmideki bütün kardeşlerim kalkıp gözlerimden öpmeye başladılar ve:

 -Müjdeler olsun!.. Yüksek derecelere eriştin ve Peygamberimizin dostluğunu elde ettin, diyerek beni tebrik ettiler. Oysa ki az önce bana çok kızgınlardı ve beni parçalamak için fırsat kolluyorlardı. Ama ben alacağımı almış, Efendimin teniyle şereflenmiş bahtiyâr olmuştum.

Size Asr-ı Saadet'ten sesleniyorum sevgili kardeşlerim. Herkesin önemli bir dönüm noktası olur hayâtında. Benim de bu ânım hayâtımın en bahtiyar ânıydı. Neyim varsa güzellik adına hep Allah Rasûlünü sevmekte, O’nu ve yolunu tâkip etmekte buldum. Özellikle kul hakkına çokça riâyet eden Allah Rasûlü ile olan bu kıymetli anımı size aktardım ki, mühim’i idrâk edesiniz ve kaybedenlerden olmayasınız. Vesselâm…

Aralık 2022, sayfa no:  36-37-38

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak