Ara

Adım Hanzala

Adım Hanzala

Adım Hanzala.

Sizlere Asr-ı Saādet’ten sesleniyorum.

Bana Hanzala İbni Ebi Amir derler Medîne’de. Peygamber Efendimiz (sav)’le yolum kesiştikten sonra şehitlik hasretiyle yanmaya başladım. Medîne Şehrinin Evs kabîlesine mensūbum. Müslüman olmadan önce de insanlardan uzak kalmayı, tefekkürle meşgūl olmayı çok severdim. Putlara ibâdet etmekten nefret ederdim. Tek bir yaratıcının varlığına inanıyordum, lâkin önümde açılması gereken kapılar vardı. Ama gücüm yetmiyordu bunları açmaya. İçimde bir boşluk vardı, arıyordum bulmam gerekeni. Mekke’de Peygamberliğini ilân eden Efendimiz hakkında bāzı bilgiler benim de kulağıma kadar gelmişti. İçimdeki merak sancısıyla doğrusu içimde bir şeyler de kıpırdamıştı. Günler sonraydı, dediler ki:

- O geliyor, Allâh’ın Peygamberi geliyor.

Peygamber Efendimiz (sav) Medîne-i Münevvere’yi teşrîf edince, birkaç zaman uzaklardan izledim O’nu. Gönlüm hazırlık yapıyordu, ādetâ ulvî aşka yelken açıyordu yüreğimdeki gemiler. Yıllar yılı fırtınalarla boğuşan gönlüm akmıştı O’na. Vardım huzūruna, biraz heyecanlıydım ve olması gereken oldu. Dökülüverdi dilimden Kelime-i Şehâdet ve de gönlümde akmaya başladı sıcacık bir muhabbet. Geç oldu ama güç olmadı. Babam Ebu Amir ise Hanîf iken bu hicretten sonra bir anda kabîlemizden elli kişiyle berâber Medîne’yi terkedip Mekke’ye gittiler. Sonra da İki Cihan Güneşi Efendimiz’e düşman olanlarla berâber oldular. Bu durum beni hep hüzünlendirmiştir. Bu mahcûbiyet, ah babam vah babam haykırışı yüreğimi parçalayan bir dert oldu her dem.

Kalbimde îman günden güne coşuyordu. İki Cihan Güneşi Efendimiz’in yanından bir an ayrılmak bana acı veriyor, ben de O’ndan bir an olsun ayrılmıyordum. Gün geldi, Müşrikler bizi topyekûn yok etmek için çölleri aştılar, bize harb ilân ettiler. Onları Bedir kuyularında karşıladık. Sımsıcak kavurucu bir güneşin altında ama Ramazan ayı ve oruçlu olmanın bereketiyle Allâh’ımızın yardımı Efendimiz’in istişâre ve ferâsetiyle ortalığı toza dumana katmış, zālimleri mağlûp etmiştik. Onlarca ölü ve bir o kadar da esir ve ganîmetler. Muzaffer olmamız beni sevindirse de, bu savaşta babam karşı cephede bize kılıç sallamıştı. Bu durum perîşân ediyordu baba sevgimi ve de bende ona olan hürmetimi. O sıralar henüz bekârdım. Vakitler saatleri kovalayadursun, an gelmiş ben de sevdâlanmıştım. Adı Cemile’ydi. Çok farklıydı. En çok da edebi beni etkilemişti. Zaman zaman ona hediyeler alırdım ve vuslata hazırlık yapıyorduk artık. Bir müşrik kızı olan Cemile’m bendeki değişiklikleri farketmiş, uzunca konuşmalardan sonra îmân etmişti. Artık iki gönül tek îmanda bir olmuştuk. Hayatlarımızın bir olması için de elimizden geleni yapıyorduk.

Savaştan sonra bir müddet daha geçti ve Cemile’m ile nikâhlandım. Daha fazla beklemek istemedik. Bir taraftan da müşriklerin büyüttükleri kînin adım adım bir savaşın habercisi olduğunu seziyor, her an hazır olmaya çalışıyorduk. Düğünümüz Uhud Savaşı öncesine denk geldi. Düğünümüzün olduğu günün akşamıydı. Geç vakitlere kadar Sevgili Efendimiz’in huzūrunda gıdâlanmış ve geceyi evimde geçirmek üzere Efendimiz’den izin istemiştim. Efendimiz de müsâade buyurdu. Sabahın ilk ışıklarıydı. Dışarıda sesler yükseliyordu. O seslerin arasından Efendimiz’in ashabla berâber Uhud’a hareket ettiğini duydum. Vakit cihad vaktiydi. Anlaşılan Allah Rasûlü evliliğimin ilk gününden olsa gerek bana haber verdirtmemişti. Az sonra kendimi toparlamıştım. Yatağımdan fırladım, üzerime ne geçirdimse kendimi sokağa attım. Ayaklarıma bir şeyler giymemiştim. Zamânım da yoktu. Cemilem arkamdan sesleniyordu:

- Hanzala az bekle sabr, vudu, gusül…

Söylenenler çok zaman alırdı. Oysa ki belki de vakit Rabbe kurbân olma vaktiydi. Koştum, koştum hiç durmadan, ādetâ nefes almadan. Yolda Yahudilerle karşılaştım. Alayvâri baktılar bana. Hainler Allah Rasûlü’yle savaş meydanına gitmiş, ama yüreklerine korku sinmiş olacak ki, kaçıp şehre dönmeye başlamışlardı. Söz vermişlerdi Medîne’yi hep berâber düşmana karşı koruyacağız diye. Büyük bir imtihan başlamıştı fânî ālemde. Kimi imtihana su olmaya, kimi imtihanı ateşe vermeye çalışıyordu. Vakit oyalanacak vakit değildi. Çok şükür Uhud’da İki Cihan Günesi Efendimiz’e yetiştim. Sevgili Peygamberimiz harp için safları düzeltmekte iken ashâbın arasına katıldım. Bir ara Sevgiliyle göz göze geldim. Bir tebessüm döküldü yüreğimin en derinine. Ādetâ bir elvedânın esintisi gibiydi. Takılıverdim simsiyah inciler ötesi gözbebeğine. Sımsıcak bir sarılmanın hasreti o an düştü içime. Bu son bakış, bu ālemde aşkımın son dakīkalarıydı.

Ve Uhud günü diğer mücâhid kardeşlerim gibi can-siperâne bir şekilde müşriklere hucûm ettim. Arzum şehîd olmaktı tabii ki. Bu arzuyla sağa-sola atılmaktan geri durmadım. Hiç durmadan dinlenmeden zaman zaman ok fırlattım ve kılıç salladım. Zaman zaman fırsat buldukça Efendimiz’in olduğu yere bakıyor, baktıkça ādetâ güç depoluyor şevkimi arttırıyordum. Nihâyet Müşrikler bozguna uğrayıp kaçışmaya başlamıştı. Müşrik ordusu komutanı Ebu Süfyan bir ara yalnız kalmıştı. Sevgiliye yaptıkları zulümler ve de ötekileştirmeler bir film şeridi gibi geçti gözlerimden. Onu görür görmez hemen kılıcımı çektim ve ânî bir hücumla atının bacaklarına vurdum. Atıyla birlikte Ebu Süfyan’ı yere düşürdüm. Korkudan ne yapacağını şaşırmıştı. Ebu Süfyan, onu öldüreceğim korkusuyla avazının çıktığı kadar bağırmaya başladı. Etrâfına:

- Ey Kureyş cengâverleri ben Ebu Süfyanım, Hanzala beni öldürecek yetişin diye bağırıyordu. Büyük bir hengâme vardı ve herkes kendi canının derdine düşmüştü. Bu çağrıya aldırış eden olmamıştı. Fırsat bu fırsattı. Ebu Süfyan’ı yeryüzünden silmek, Peygamberimizin düşmanlarından birini öldürmek bana nasîb olacaktı. Bu düşünceyle gücümü toparladım ve tam yeniden hücûm etmeye hazırlanırken birdenbire arkamdan müşrik Esved’in oğlu Şeddad, zehirli mızrağı ile beni sırtımdan vurdu. Beni arkamdan nâmertçe vuran hāinin kim olduğunu da merâk ederek dönüp saldırıya mukābele etmek istedimse de, peşinden ikinci bir darbe daha aldım. Ardından bir kılıç daha, bir kılıç daha ve elhamdülillâh yiğitlerin rüyâsı şehâdet şerbetini içmek bana nasîb olmuştu. Sonra neler mi oldu?

Uhud Savaşını, Bedir’in intikāmını almak için gerçekleştiren Ebu Süfyan, benim şehâdetimi Bedir’de öldürülen oğlu, ismimle aynı isimli Hanzala’ya karşılık olarak kabûl etmişti. Onun yerine öldürülmüş gibi saydı beni. Savaş meydanında müşrikler intikam duygusuyla gözlerinin feri kaymış ve şehâdete ermiş kardeşlerimin organlarını kesiyorlardı. Beni de gözlerine kestirmişlerdi. Ama karşı cephede safa durup acısı ve hasreti hep içimde olan müşrik babam Ebu Amir herhalde yüreğinde kalan son merhamet kıvılcımıyla cesedime eziyet edilmesine engel olmuştu. Oysa babam bilmezdi ki, Peygamberimin karşısına geçince bizzat kendisi zâten bütün organlarımı parçalamış yüreğime acılar ekmişti. Tam vaktiydi artık. Şimdi meleklerin kanatlarında huzūra kanat çırpıyordum.

Ben şehîd olunca Sevgili Efendimiz (sav) hakkımda:

- Ben Hanzala’yı meleklerin gökle yer arasında gümüş bir tepsi içinde yağmur suyu ile yıkadıklarını gördüm, buyuruyordu. 

Bu durumu merâk eden Ebu Useyd gelip cesedime bakmıştı. Başımdan yağmur sularının aktığına şâhit olmuştu. Dönüp bu durumu Efendimiz’e haber verdi. Efendimiz de bu durumun sebebini öğrenmek için kardeşlerimden birini Cemile’me göndermek üzere iken, buna gerek kalmamıştı. Cemile’m kan ter içerisinde Uhud’a koşuyordu. Yolda benim şehâdet haberimi almış, bir taraftan da çekincelerle kıvranıyordu ādetâ. Cemile’m Sevgili Efendimiz’in huzūruna varınca sevinç ve endîşesini boşaltırcasına:

-Yâ Resûlallah, Hanzala’m Uhud’a yetişebilmek için çok acele çıktı. Utanırım lâkin söylemekten başka çârem yok. Hanzala gusül abdesti almaya vakit bulamadı, dedi.

Peygamber Efendimiz’in yüzüne tebessüm vurmuştu. Onun tebessümü bütün āleme. Olanları Cemile’me bir bir anlatıp onun yüreğindeki yangını rahmete çevirtmişti. Az önce endîşeden buz gibi akan gözyaşları, şimdi sevince dönüşmüş, sımsıcak akıyordu. Ne büyük bir şereftir ki, bundan sonra melekler tarafından yıkanmış kimse lakabıyla anılacaktım. Kabîlem Evs:

- Melekler tarafından yıkanan Hanzala bizdendir, diyecekler ve gururlanacaklardı belki de.

Fânî ālemden beka ālemine göçmüştüm. Haberimin olmaya vakti olmamıştı. Düğün gecem Cemile’m bir rüyâ görmüş. Sabah olunca kavminden dört kişi çağırtmış ve benimle evlendiğine onları şâhit tutmuş. Çünkü bir kadına iftirâ atmak çok kolaydı. Hele hele bizim evliliğimiz sâdece bir gecede başlayıp nihâyete ermişken bu iftirâ çok daha kolay olacaktı. Cemile’m şâhit tuttuklarına:

- Çocuk olursa Hanzala’nın çocuğudur deyince Şâhitler:

- Buna ne lüzum vardı? diye sorunca Cemile’m gördüğü rüyâyı onlara anlatmış ve:

- Rüyâmda semânın açıldığını, Hanzala’nın içeri girdikten sonra kapandığını gördüm, demiş.

Cemile’min rüyâsı hakīkat olmuş ve ben Hanzala, Uhud’da şehîd olmuştum. Vakit gelince Abdullah isminde bir oğlum olmuş. Oğlum; Abdullah İbni Hanzala olarak tanınıp Muaviye’nin oğlu Yezid’e karşı Medîne halkının biat ettiği hakīkat eri Abdullah’tır. Vakit dolunca O da benim şanlı kaderimi yaşamış ve Yezid zamânında şehîd edilmiş.

Şimdi sizlere, bir zaman Asrı Saādet’te yaşamış, şu an Bâkī Huzur’da vuslatı beklerken sesleniyorum kardeşlerim. Bu āleme gelen her can mâdem gelmiş, bir gün mutlakā sāhibine dönecektir. Önemli olan bu āleme gelirken getirdiği beyazları karartmadan bembeyaz olarak sāhibine yeniden teslîm etmektir. Teslîm etmek deyince şunu söylemekten kendimi alamıyorum:

- Bu ālemde her ne şeref, izzet, ikram varsa, bunlara ulaşmayı Sevgililer Sevgilisi’ne tüm hücrelerimle teslîmiyette buldum. Gerisi boş ve ömrü hebâ etmektir.

Nisan 2022, Sayfa no: 34-35-36-37

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak