Ara

Adım Bilâl

Adım Bilâl

Adım Bilâl, size nefislerin efendi ruhların köle olup insanların birbirine karıştığı bir çağdan yazıyorum. Öyle bir çağ ki ruhları efendileşen zahirde köleler yine bu çağda meydana çıktılar. Çirkefleşen hayâtın ortasında bir gül misâli açan Allah Rasûlü’nün gelişi ile renkler ırklar lisanlar farklı olsa da gönüllerde hep aynı ilâhî söz yankılanmaya başlamıştı: Lâ ilâhe illallâh Muhammeden Rasûlullah. Bu söz öyle bir söz ki insanları câzibesine kaptırıp götürüyordu. İşte ben Bilâl, Allah Rasûlü’nün gül cemâlinin seyrine defalarca dalmış, her an can vermeye hazır olarak beklemiş, rengimi ve sevdâmı Kâbe'nin örtüsünden almış Bilâl, siyahî çöle Habeşî köle Bilâl… 

Allah Rasûlü peygamberliğini ilk ilân ettiği zaman onu duyduğumda içim ürpermiş, heyecan her yanımı sarmış ve îmân etmem gerektiğini fark etmiştim. Hiç ama hiç çekinmeden huzura varmış, kelime-i şehâdeti getirmiştim ama sāhiplerim benim bu hâlim karşısında çılgına dönmüş, beni çöllere yatırmış karnıma kocaman taşlar koymuş, vücûdumu dağlamış ādetâ beni yok etmeyi kafalarına koymuşlardı. Tam bu anda, Allah Rasûlü’nün sevdâsı bütün damarlarıma işlemiş olacak ki Allâh'ımızın muhabbeti cûşa gelmiş ve dilimden dökülen cümle Allâhu ehad Allâhu ehad Allâhu ekber olmuştu. Gün geldi, günler aylara karıştı cemâlini seyre doyamadığım o gül yüzlü güzelin bülbül-ü nâlanı oldum, müezzini oldum. Medîne'ye hicret ettiğimiz zaman orada ilk defa sonsuzluk şavkının şarkısını, ezân-ı Muhammedî'yi ben okudum. Mekke semâlarında İslâm'ın zafer nidâlarını seslendiren, Peygamberimin müsaadesi ile yine benim sesim oldu. Âşıkları mutlak Sevgili gerçek sevginin huzuruna dāvet ediyordum, sesimle yer gök Medîne semâları inliyordu ādetâ. Efendimiz (sav) zaman zaman beni Mescid-i nebî'de yanına çağırıyor, Erihnâ yâ Bilâl, bizi ferahlat yâ Bilâl diye gönlüme dokunuyor, ben de elimi kulağıma atıyor, ādetâ insanları coşturan güzel bir âhenkle ezân-ı Muhammed'i ilmik ilmik işliyordum. Beni en çok sevindiren istek, bu istekli mâşûkun en sevdiğinin huzurunda en güzel sedâyı ona ikrâm etmek onu anlatmak. 

Gün geldi Allah Rasûlü aramızdan ayrıldı, emanet sāhibine teslîm edilmişti. Oysa içinde yaşadığımız bu meclisler ona o kadar çok alışmıştı ki Efendimizin sesini duymadan, O’nun kokusunu almadan, O’nun gül yüzüne bakmadan meydan meydan olmaktan çıkmıştı. Ben de artık şakıyamıyordum, ezân-ı Muhammedî'yi okuyamaz hâle gelmiştim çünkü içinde O’nun ismi geçiyordu. Mekke sokaklarında her türlü acıya katlanmış, ölümü göze almıştım ama Allah Rasûlü’nün ayrılığına dayanamamış, bırakın ağlamayı, yüreğinin her tarafı ādetâ her bir tarafından sökülmüş bir paçavra hâline gelmiştim. Derin bir sessizliğe gömülmekten başka bir çârem kalmamıştı, artık Medîne bana dar geliyordu. Gitmek istedim, Medîne'yi terk etmek. İçimde bir arzu vardı bir an evvel şehâdete kavuşmak ve Allah Rasûlü’ne kavuşmak için. Hz. Ebubekir'in (ra) huzuruna vardım, durumumu onu arz edince Hz. Ebubekir gözlerinden sağanak yağışlar akıttı ve bana: "Yâ Bilâl sen artık bize ezân okumayacak mısın? Peki kim bize okur? Sen okuyunca Allah Rasûlü aklımıza gelir ne olacak hâlimiz?.." deyince benim göz pınarlarımda hüzün dolu yaşlar çağıldayarak şöyle dedim: "Ey Emîre'l-Mü'minîn! Bundan sonra ben Allah Rasûlü’nden başkası için ezân okuyamam, gönlüm kaldırmıyor."

Müsaadesini istedim Medîne'den ayrıldım, artık yolum Şam'a varacaktı. Şam'da kendi hâlimde mütevâzı bir hayat yaşıyordum ama bir taraftan içimdeki hasret beni yaktıkça yakıyor ādetâ kavuruyordu. Gün geldi māna āleminde, siz buna rüyâ diyebilirsiniz, Allah Rasûlü’nün aşkıyla yanıp tutuşurken O’nu karşımda görüverdim. Gülümsüyordu bana kâinâtın Efendisi, beni huzuruna dāvet etti ve "Erihnâ yâ Bilâl, ferahlat bizi yâ Bilâl" dedi. Sabah kan ter içerisinde uyanmıştım. Bir an rüyâmın yorumunu yaptım ve sevinç gözyaşlarına boğuldum. "Beni çağırıyor beni çağırıyor Allah Rasûlü, O da beni özlemiş midir acabâ?" dedim ve hemen ilk fırsatta yol Medîne yolu dedim, Sevgilinin evine doğru yola çıktım. Kalbim yerinden fırlayacak gibi hızla atıyordu, artık gülşenime dönüyordum. Ayrılırken hissettiğim bir an evvel uzaklaşma duygusu şimdi bir an önce kavuşma iştiyâkına dönüşmüştü. Sanki bütün vücûdumun da acelesi vardı, yollar bir başka uzuyordu bugün. Nasır tutmuş eller ayaklar altında yol yol olmaktan çıkmıştı, nihâyet vakit gelmişti. Yer Medîne, ana şehir yâr şehir, can şehir cânan şehir, Peygamberime kucağını açan, O’nun evi şehir. Özlemin neşeye, ayrılığın vuslata, sıkıntıların rahata dönüştüğü bir yolculuk olmuştu bu. Halîfe Hazret-i Ömer'di, benim dönüşümü işitmiş olacak ki namaz vakti geldi, beni ellerimden tuttu mescide götürdü. "Yâ Bilâl bizi ferahlatmaz mısın, gönlümüze bir şerbet su dökmez misin?" dedi. Biraz isteksiz de olsam yine de artık yapmam gereken yapılmalıydı diye düşündüm. Her zamanki yerime çıktım, elimi kulağıma attım ve ezâna başladım. Aman Allâh'ım bu da ne, Medîne halkı benim sesimi duyar duymaz yollara döküldü. Bir ses istiyordum "Allah Rasûlü geldi koşun, Allah Rasûlü geldi" diye. Bu ne büyük bir şerefti, okumuş olduğum ezân-ı Muhammedî, benim sesim Allah Rasûlü’nü hatırlatıyordu. Bir tarafta genç ihtiyar, kadın erkek, küçük büyük herkes ama herkes Mescid-i Nebevî'ye koşuyordu. Medîne'de yer yerinden oynamıştı. İnsanların gözlerinde gözyaşı seleyi etrâfında toplandılar ādetâ. Sanki yeniden asr-ı saadeti yaşıyordum, sanki Allah Rasûlü yanımda onlara sesleniyor "toparlanın gitmiyoruz yeniden başlıyoruz" diyor ve sanki bana da dönerek Allah Rasûlü "hoş geldin yâ Bilâl hoş geldin" diyordu. Medîne halkı "Hoş geldin yâ Rasûlallah" derken Allah Rasûlü de bana sanki "hoş geldin yâ Bilâl" diyordu. Ben okudum onlar ağladı, onlar ağladı ben ağladım, hep berâber ağladık, elimizdeki hazîne ağlamaktan başka bir şey değildi çünkü. Ne kadar ağlasak da Allah Rasûlü memleketi bu şehri, bu ālemi terk etmişti artık. Medîne'deydim, Hz. Ömer beni her gördüğünde Allah Rasûlü'nün diliyle sesleniyordu bana: "Erihnâ yâ Bilâl, erihnâ yâ Bilâl".

Ādetâ ferahlayan, gönül suçunu eren bendim. Kendimi bulmuştum ben, çünkü benim bana ihtiyâcım vardı. Okumuş olduğum ezân-ı Muhammedî benim gönlümü tâmir ediyordu yeniden. Suskun suskun terk ettiğim topraklara yeniden Allah Rasûlü'nün aşkıyla dönmüştüm. Mekke'de değersiz olan, beş para etmeyen Bilâl Allah Rasûlü'nün uzattığı el ile O’na yâren olmuştu. Allah'ı sevmişti Allah Rasûlü’nü sevmişti adam yerine konmuştu. Hz. Ömer bile ona "Erihnâ yâ Bilâl" diyerek onu adam yerine koyuyordu.

Ben Bilâl, hiçbir şey olmayan şimdi de hiçbir şey olmayan Bilâl size ötelerden, asr-ı saadetten sesleniyorum. Gönlümün bütün kırıklıkları Allah Rasûlü’nün eli dokunarak tâmir edildi. Kulağımın pası Allah Rasûlü'nün sesi ile temizlendi, gözümün pisliği O’nun gül cemâliyle şenlendi. Ne zaman O’na bende oldum, O beni bana getirdi, beni ben yaptı, bendeki ben Allah Rasûlü’ne kavuştu gitti. Kardeşlerim, asr-ı saadetten kardeşiniz, hani esmer Bilâl siyah Bilâl olarak size sesleniyorum. İzzet ikram adına ne buldumsa Allah Rasûlü’ne teslîmiyette buldum. O’na aşkta buldum, aşkın çocuğu olmakta buldum. Siz siz olun başkasının çocuğu değil aşkın çocuğu olun ki aşk sizi her dem Allah Rasûlü’ne yaklaştırsın, O’nun gönül dünyâsında yıkasın.

 Ağustos 2022, sayfa no: 40-42

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak