Ara

Adâlet Kavramını Yeniden Düşünmek

Adâlet Kavramını Yeniden Düşünmek

Kıvâm-ı dünyâ

İsmail Hakkı Bursevî, dünyânın dört esas üzerine dengesini sağlayacağını söyler. Bunlar:

  1. İlim
  2. Adâlet
  3. Tabâbet
  4. Hakîmlik

İlim, genel çerçevesiyle, aklî ve naklî ilimler olarak ikiye ayrılarak incelenmektedir. Ancak bir de, aklî ve naklî ilimlerin yanında, bilgi kaynağı olarak tefekkür, tedebbür, murâkabe ve müşâhede gibi kavramlarla ifâde edilen hadsî ilim, gönül ilmi var… Sezgi. Tecellî, zuhûrat, vârdât, sunûhat gibi isimlerle de anılan ilim.

Bazı ilim târihçilerinin ifâdesiyle, aklî ve naklî ilimler zāhirî ilimlerdir; bu hadsî ilimler ise, bâtınî yâhut ledünnî ilimler. 

Bu iki ilim birbirinden ayrıymış gibi görülür; oysa hakîkatte, birbirini tamamlayan iki kanattır. Tek başına uçulmaz… Zāhir, mantığımızla, aklımızla alâkalıysa, bâtın da kalbimizle, gönlümüzle alâkalıdır. Akılsız da kalpsiz de olunmaz. 

Adâlet açısından bakıldığında, akıl muhâkeme eder… Hâkim, akıl sâhibi olmalıdır, hukuk mantığına vâkıf olmalıdır ki âdil hükmedebilsin. Ancak, onun hakkāniyetle hükmetmesi için başka bir ilim daha lâzımdır; o ilim, vicdan ilmidir… Vicdânıyla, merhametiyle hükmederse, çabası hakkāniyete muvâfık olur. 

Görüldüğü gibi, İslâm dünyâ tasavvurunun temelinde ilim vardır. Neden? Çünkü el-Muallim olan Hz. Peygamber, evvelemirde, öğreticidir de ondan. O (sav), bizleri vahiyle buluşturduğu gibi, yapıp ettikleri, hayâtî tecrübeleri, takdir ve tenkitleriyle de kuşatır, öğretir. 

Adâlet nedir?

İslâm dünyâ tasavvurunun ikinci direği adâlettir… İlimden hemen sonra adâlet gelir. Peki, adâlet nedir?

Adl ya da adâlet hem Allâh’a izâfesi hem de kullarla ilişkisi bakımından iki boyutlu bir kavramdır.

Adâlet, evvelemirde Allâh’ın isimlerinden birisi… el-Adl. Bu esmâ, çok âdil olan, aslâ zulmetmeyen, hak ile hükmeden, adâlet sâhibi mânâlarına gelmektedir. 

El-Adl ismi hem Hz. Ali’nin hem de İmâm-ı A’zam Hazretleri’nin İsm-i A’zam olarak gördükleri isimler arasındadır. Demek ki, Allâh’ın en büyük isimlerinden birisi, adâlettir. Âdil olmak, o isme mazhar olmaktır. O büyük kapıdan girmektir. 

Evet, Allah adâlet sâhibidir. Haksızlık ve zulüm yapmaz. Zâten zulüm başkasının mülküne tecâvüzdür. Bütün mülk ise, Allâh’ındır. Bu cihetle Cenâb-ı Hak hakkında -hâşâ- zulüm düşünülemez. O her işinde adâletle hükmeder. Ne hesâbında, ne takdîrinde, ne kahrında, ne gazabında ve ne de icraatlarında zerre miskâl zulüm yoktur. Her işinde ve her fiilinde mutlak adâlet sâhibidir. 

Bu ismin tecellîlerinden bazıları şunlardır:

  1. Allah âdillerle berâberdir, onların yardımcısıdır.
  2. Allah, zālimlerin / zālim kavmi cezâlandırır.
  3. Kâinâttaki mîzan, denge, âhenk bu ismin tecellîsidir.
  4. İnsanın ve mahlûkātın âzâlarını yerli yerine koyması da bu ismin tecellîlerinden biridir.
  5. Allah, her hak sâhibine kābiliyeti ölçüsünde hakkını verir: Her hak sâhibine kābiliyeti nisbetinde hakkını vermek yāni vücûdunun bütün ihtiyaçlarını karşılamak ve hayâtına devâm edebilmesi için gereken bütün cihazları en münâsip bir tarzda ona takmak El-Adl isminin bir tecellîsidir.
  6. Cezâ ve mükâfât: İyiliklere güzel, kötülüklere fenâ netîceler verme… 

El-Adl esmâsı şunu gösteriyor: Evet, bizler her şeyden önce her işimizde doğru ve adâletli davranmalı ve El-Adl ismine bu cihette parlak bir ayna olmalıyız. Yalan ve hîle aslâ bizden sudûr etmemelidir. Daha sonra, bu ismin saydığımız mânâlarını âlem sayfalarında tefekkür etmeli ve her mahlûkun üzerinde El-Adl ismini farklı cihetlerle okuyarak mârifetullahta yükselmeliyiz.

Adâletin kaynağı bizzat Hakk’tır. Hak, el-Adl ismiyle, adâletin kaynağı ve sâhibidir.

El-Âdil

Adâlet, Hz. Peygamber’in el-Âdil ismini hatırlatır. El-Emîn, el-Beşîr ve el-Muallim olan Hz. Peygamber, eminliği gibi âdildi… Her zaman âdil oldu, her zaman adâleti emretti ve her zaman âdil olanları müjdeledi. Bizzat hayâtında, uygulamalarıyla nasıl âdil olunacağını bize öğretti. 

Burada râvîlerin bize aktardığı bir iki hâdiseyi paylaşmak isterim; özellikle bu örnekleri âile hukûku, çocuklarımızla ilişkiler açısından Hz. Peygamber’in örnekliğini dikkatlere arzetmek için seçtim. Çünkü adâlet, her şeyden önce âilede, evde başlıyor. Evinde âdil olmayanın, çarşıda, pazarda ve ofiste âdil olmasını beklemek zordur.

Bilindiği gibi, Hz. Peygamber, hediye vermeyi teşvîk eder… Gönül kazanmanın yolu, muhabbeti muhkem hâle getirmenin yollarından birisi hediyedir. Ancak hediye verip-vermeme husûsunda çocuklar arasında âdil muāmele etme de onların haklarındandır. Âile bireylerine, hediye bile olsa, âdil davranacaksın… Rivâyet şöyle: 

Numan b. Beşir Peygamberin şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

"Çocuklarınız arasında adâletle muāmele ediniz, çocuklarınız arasında adâletle muāmele ediniz.”

Bu hadîs-i şerîfin sebeb-i vurûdu şöyle: Hz. Beşir'in hanımı kendisine "Oğluna bir hizmetçi ver ve Rasûlullâh’ı buna şâhit tut" demişti. Sonra Beşir Peygam­berin yanına gelerek falanın kızı (yāni karım) hizmetçimi kendi oğluna vermemi benden istedi" dedi.

Hz. Peygamber:

“Bu oğlunun kız kardeşi de var mı?” diye sordu.

Beşir: “Evet” dedi.

Hz. Peygamber:

“Ona vereceğinin aynısını diğerlerine de verdin mi?” diye sordu.

Beşir: “Hayır” deyince Hz. Peygamber:

“Öyleyse bu doğru olmaz. Ben ise, doğrudan başka bir şeye şâhitlik etmem.” buyurdu.

Başka bir rivâyette: "Beni bir zulme şâhit yapma. Muhak­kak ki çocuklarının senin üzerindeki hakkı, aralarında adâletle muāmele etmendir." buyurmuştur.

Bu hadîsin başka rivâyetleri de var… Ama mesele gâyet açık: Çocukların arasında âdil ol!

Adâlet terâzîsi hassastır. İnsanı; fikri, inancı, meşrebi ve mesleğiyle dışlayamazsın. Çocukların arasında hakkāniyeti gösterdiğin gibi, yönettiğin, emrinde çalışanlar arasında da aynı ölçüyle hareket etmen lâzımdır. Bu bakımdan adâlet toplumu birbirine yakınlaştıran, birlik ve dirliği tesis eden en temel ilkedir. 

Bir sahabi, Hz. Beşir, çocuklarından birisine vereceği husûsunda Hz. Peygamberi şâhit tutmak istiyor… Ama O, bu talebi geri çeviriyor: Âdil ol, diyor!

Hadîste vârid olan emir ibaha değil, tehdîd ifâde eden bir emirdir. Hadîsin ibâresine göre bu hediye zulüm ve adâ­letsizlik olmuştur. Rasûlullah da hiç kimseye bir zulmün tescil edilmesi için şâhitlik yapmasına izin vermez. Rasûlullâh'ın şâhitlik yapmaktan geri durduğu, doğru olmadığını, bilakis bir zulüm ve adâletsizlik olduğunu haber verdiği bu hediyenin şâhitliğini artık kim yapabilir?

Toplum, adâletle sağlam bir zemîne oturuyor…

Hz. Peygamberin adâlet ölçüsüne ilişkin bir başka rivâyet… Beyhakî, Ebu Ahmed b. Adiyye'den, o da Kasım b. Mehdi'den, o da Yakub b, Kasib'den, o da Abdulah b. Muaz'dan, o da Mamer'den, o da Zühri'den, o da Enes'den rivâyet ettiğine göre, bir adam Peygamberin yanında oturuyordu. Derken bir oğlu yanına geldi. Adam oğlunu öptü ve kucağına oturttu. Sonra da kızı geldi. Onu da aldı ve yanına oturttu. Bunun üzerine Peygamber: "Aralarında âdil davranmadın" buyurdu. 

Önce oğlu geldi, onu öptü, kokladı ve yanına oturttu… Sonra kızı geliyor, öpmeden, koklamadan oturtuyor. Oturtuyor, ama muāmelede bir eksiklik var! Hz. Peygamber bunu görüyor ve îkāz ediyor: Âdil davranmadın!

Bu rivâyetten hareketle selef ulemâsı çocuklar arasında, onları öpme husûsunda da âdil davranmayı müstehab görüyorlardı.

Şimdi şunu sormak lazım: Bu ölçüde bir adâlete sâhip miyiz?

Hz. Peygamber’in her hâlinde adâlet vardı... Zîrâ O, kâinâtın dengesiydi, varlığın mânâ ve mâhiyetini öğretiyordu. Zâten adâlet nedir? Eskilerin tanımıyla söyleyelim: “Adâlet, en genel anlamıyla, her nesneyi mevziinde vaz’edip beynel eşyâ ta’dil, takvîm ve tesviyedir ki zıddı zulümdür.”

Adâlet, eşyâyı yerli yerinde kullanmak… Varlığı, varoluş sebebine uygun değerlendirmek! Buradan hareketle çok şey söylenebilir; ama biz burada yine bir rivâyeti paylaşalım.

Şimdi, adâlet, varlığın mâhiyetine uygun yerli yerinde olmasıydı ya… İçimizdeki âlemin de, ahlâkî meziyet ve mizâcımızın da adâletle alâkalı tarafı var. İnsan, terâziyi önce içinde dengeli hâle getirmeli. İçimiz, kendi öz benliğimiz…

Bilindiği gibi, hilm; yumuşak huylu, yavaş, uslu, sessiz, sâkin olmak… Heyecâna kapılmayıp öfkeyi yenmek, nefsine hâkim olup kızmamak. Gücü yettiği halde affetmek, hoşa gitmeyen şeyler karşısında sabredip tahammül göstermek, tahrîk edici sebepler karşısında soğukkanlılığı korumak, vakarlı ve ağırbaşlı bulunmak, acı ve ıstırap verici hareketlerle yüz yüze gelince kendini tutmak... Hilm, böyle derin ve insânî anlamlara gelen güzel bir ahlâktır. 

Zulüm, öfkeyle, hırsla, sabırsızlıkla, tahammülsüzlükle, katı kalplilikle, kindarlıkla… Tahrikle, kibirle ve cehâletle alâkalı. Zālimlere bakınız, bu kötü ahlâkın esîri olduklarını görürsünüz. Şu halde hilm, âdil insanın temel vasfıdır. Öfkesini yenen, kibir tuzağından kurtulan, adâlet ilkesine uyar. 

Rivâyet şöyle… Medîneli Yahudi bilginlerinden birisi, "Onun, Tevrat'ta övülen sıfatlarından, kendisinde görmediğim, denemediğim, hilm sıfatından başka hiçbirisi kalmamıştı" diyerek, bunu da denemek ister ve sonrasını şöyle anlatır:

"Ben kendisini alış veriş sonunda belli bir vâde ile otuz dinar borçlandırmış, borcun tahsîline bir gün kala gidip, 'Yâ Muhammed, hakkımı öde. Zâten siz Abdülmuttalip oğullarının âdeti borçlarını zamânında ödemeyip, uzatıp durmaktır' dedim. 

Bunun üzerine Ömer bana, 'Ey pis Yahudi, vallâhi, Resûlullah (sav)’in evinde olmasaydın, gözünü patlatırdım' dedi. 

Resulullah (sav) Ömer'e: “Ey Hafs'ın babası, Allah seni bağışlasın. Biz senden, başka türlü bir davranış beklerdik. Bana, onun bende olan hakkını güzellikle ödememi söyleyecektin; ona da, alacağını tahsîl ederken yardımcı olacaktın ve daha nâzik davranmasını söyleyecektin” buyurdu.

"Benim Resûlullah (sav)’e karşı câhilce, kaba ve sert davranışım, Resulullah (sav)’in yumuşaklığını arttırmaktan başka bir şey yapmadı. 

Bana: 'Ey Yahudi, sana borcumu yarın sabah ödeyeceğim' buyurduktan sonra Ömer'e:

'Ey Hafs'ın babası, onu yarın sabahleyin istediği hurma bahçesine götür, beğenirse kendisine şu kadar ver. Verirken de sana şu kadar fazla veriyorum de. Eğer bu bahçedekine râzı olmazsa, falan bahçeden şu kadar ver' buyurdu.

"Ertesi gün Ömer beni hurmasını beğendiğim bahçeye götürdü. Oradan Resûlullah (sav)’in dediği kadar hurma verdi. Emrettiği fazlalığı da ekledi." 

Yahudi, Peygamberimiz (sav)’deki alacağını bu şekilde tahsîl ettikten sonra kelime-i şehâdet getirir ve Müslüman olur. Niçin Müslüman olduğunu da Hz. Ömer'e şöyle açıklar: 

"Ey Ömer, biliyor musun, Resûlullah (sav)’e niçin böyle davrandım? Çünkü Resûlullah (sav)’in Tevrat'ta yazılı bulunan bütün özelliklerini ve ahlâkını bütünüyle O’nun üzerinde gördüm. Görmediğim sâdece hilmi ve yumuşaklığı kalmıştı. Bugün de hilmini denedim, onu da aynen Tevrat'ta yazılı olduğu şekliyle buldum. Sen şâhit ol, şu hurmayı ve servetimin yarısını fakir Müslümanlara bağışlıyorum."

Daha sonra bu Yahudi âilesinden yaşlı bir adamın dışında herkes Müslüman oldu. Peygamberimiz (sav)’in sabrını ve yumuşaklığını sâdece bir hâdisede göstermesi dahî pek çok insanın îmân etmesine sebep olmuştu. 

Adâlet… Ahlâk. Güzel ahlâk. Sen âdil, ahlâklı ve güzel ahlâklı olur isen, açılmayacak kapı kalmaz. Gönül kapıları açılır, insanlar îmanla, İslâm’ın nûruyla, barış ve huzûruyla buluşurlar.

Adâlet-İnsan

Adâletin insanla ilgili boyutunu, Hz. Peygamber’in örnekliğinden yola çıkarak izah ediyoruz. Ama genel anlamıyla, bireysel ve toplumsal alanı dirlik ve düzene kavuşturan bir ilke olarak tanımlamak lâzımdır. Bu tanıma uygun olarak, hakkāniyet, müsâvât, eşitlik ve hikmet gibi kavramları da düşünmek îcâb eder. Şunu demek istiyorum:

  1. Adâlet, bireyi ve toplumu dirlik ve düzene kavuşturur.
  2. Adâleti hakkāniyet, müsâvât ve hikmet gibi değerlerle birlikte tesis edersiniz.

Hakkāniyetten yana olacaksın… Kibirle, hodbinlikle değil, hakça paylaşacaksın. Ve meselelere hikmet nazarıyla bakacaksın. Nitekim şöyle buyrulmuştur:

“Allah Teâlâ kesinlikle adâleti, ihsânı ve akrabâya yardımı emreder. Çirkin işleri, fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 90)

Çoğumuz adâlet kavramını eşitlikle özdeş sanırız… Öyle tanımlarız oysa eşitlik (musâvât) adâletin unsurlarından biridir. Ancak adâlet sâdece eşitlik demek değildir. Nitekim Mevlânâ’nın Mesnevî’de anlattığı avlanmaya çıkan arslan, kurt ve tilkinin hikâyesinde adâletin sâdece eşitlik demek olmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Hikâye kısaca şöyledir: 

Bir gün, arslan kurt ve tilki avlanmak için dağa çıkarlar. Avlanırken geniş arâzide daha çok av yakalamak için birbirlerine yardım etmek için aralarında sözleşirler.

Aslanın kurt ve tilkiyle arkadaşlık yapmak zoruna gitse de, yoldaşlığını ikram ve lütuf olarak görür.

İşleri rast gider. Bir yaban öküzü, bir dağ keçisi, bir de tavşan avlarlar. Avlarını kanlar içerisinde sürükleyerek ağaçlık bir su başına getirirler. İyice yorulmuşlar ve acıkmışlardır. Özellikle kurtla tilkinin, ağzının suyu akmaya başlar, paylarını bir an önce almanın hırsı içerisindedirler.

Ormanlar pâdişâhının, bu avları adâletle paylaştırmasını beklerler.

Aslan, kurtla tilkinin açgözlülüklerini farkeder fakat sesini çıkarmaz. Yüzlerine gülerken, kendi kendine, “Dağıtacağım paya, adâletime güvenmeyene ben ne yapacağımı bilirim” diye düşünür.

Aslan, “Ey tecrübeli ve ihtiyar kurt, avladığımız hayvanları aramızda adâletli bir şekilde paylaştır. İyi bir adâlet ortaya koy, vekîlim sensin.”

Kurt, “Pâdişahım! Sizin büyüklüğünüze, iri ve büyük olan bu yaban öküzü yakışır. Çevikliğinize ve semizliğinize uygun düşer. Keçi, orta boyda ve irilikte, o da bana uygun düşer. En küçüğümüz tilki olduğuna göre, avımızın en küçük parçası olan tavşan da onun hakkıdır” der.

Aslan bu paylaştırma karşısında kızıp kükrer, “Ey kurt! Nasıl paylaştırdığını pek anlayamadım. Ey kendini bilmez eşek! Yaklaş ve karşıma geç de bir daha söyle” der. Yanına yaklaşınca bir pençe vurarak kurdu parçalar. 

Aslan tilkiye: “Ey tilki! Şimdi bu avları adâletli bir şekilde sen paylaştır bakalım.”

Tilki önce aslanın önünde saygıyla eğilir, yer öper sonra: “Bu semiz yaban öküzü, efendimizin kuşluk yemeğidir, güne bunu yiyerek başlarsınız. Şu keçi de aziz padişahımıza, öğle yemeği için güzel bir yahni olur. Lütuf ve kerem sâhibi sultânımızın akşam yemeğindeki çerezi de tavşan olsun” der.

Aslan, “Ey tilki, adâletin ışığını sen yaktın. Tam hakça paylaştırdın. Söyle bakalım, bu taksimi kimden öğrendin?”

Tilki kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp kurnazca gülerek: “Kurdun başına gelenlerden efendim, kurdun başına gelenlerden” der.

Aslan: “Alçak kurdun başına gelenlerden ibret alıp hikmetle davrandığın için, bütün avları sana bağışlıyorum” diyerek tilkiyi ödüllendirir. 

Kendimize âdil olmalıyız

Adâlet, evde, iç âlemimizde başlar demiştik… Topluma, bireye karşı âdil olmak, evvelemirde insanın kendine karşı âdil olmasıyla mümkündür.

Gece sabahlara kadar namaz kılan, gündüz de oruç tutan bir sahabi… Abdullah ibn Ömer’in bu tutumuyla alâkalı şu rivâyet, insanın kendine karşı âdil olmasıyla alâkalı derin dersler içerir. Hz. Peygamber, İbn Ömer’e şöyle diyor:

“Ey Abdullah bana haberi geldi ki sen gündüzü oruç tutuyor ve geceleri ibâdet ediyormuşsun, böyle yapma. Çünkü senin cesedinin senin üzerinde hakkı var, gözünün senin üzerinde hakkı var, eşinin senin üzerinde hakkı var!”

Nihâyetinde Abdullah ibn Ömer’in yaptığı, dışarıdan bakınca çok güzel; zâhidâne bir hayat… Lâkin Hz. Peygamber, dengeli olmaya, itidâle çağırıyor: Bedenini yorma, ona bak, eşinle alâkadar ol!

Bize düşen

Ölçüye, tartıya, söze, sohbete dikkat etmek lâzımdır… Yetinme duygusu, hesap verme bilinci, hukuk önünde eşit olma ilkesi ve en önemlisi insaf… Hani sitemkârâne derler ya, “İnsâfın o yerde nâmı yok mu?” Her yerde insâfın, merhametin, saygı ve sevginin hâkim olması için gayret etmemiz gerekiyor.

Mevlânâ’nın ifâdesiyle, adâlet sudur. Şöyle diyor:

“Adâlet nedir? Meyve ağaçlarına su vermektir.

Zulüm nedir? Diken sulamaktır.

Adâlet, her nimeti yerli yerine koymaktır.

Su emen her kökü sulamak değildir.

Zulüm nedir? Bir şeyi konmaması gereken yere koymak, belâya kaynak olmaktır.”

Sen su ol, bereketli toprağımızı sula… Bağında bahçende güzel, şifâlı ve bereketli meyveler yetişsin.

Sözün başına dönersek şunları söylememiz gerekir: Adâlet, Mevlânâ’nın nazarıyla su ise… Bilindiği gibi su, bizim kültürümüzden, ilmin ve Hz. Peygamber’in sembolüdür. Demek ki âdil olmak, meyve ağaçlarını sulayacak yetkinlikte olmak, ilimle mümkün oluyor. Kıvâm-ı dünyâ, dörttür demiştik ya… Dünyânın dengesi, ilimle sağlanıyor. İnsan ilimle âdil oluyor. Ama hem bu ilmin, hem de bu adâletin yegâne örnekliği, Hz. Peygamber’de tebellür eder. Ondan alınmayan ilim, ilim olmuyor, ondan ilham alınmadan oluşan adâlet, adâlet olmuyor. Hz. Peygamber’i anlamak, onun örnekliğinde hayâtı devâm ettirmek de, ancak o ilmin pınarından kana kana içmek ve öğrenilenleri yaşamakla mümkün oluyor. Ne mutlu, yol ufku Hz. Peygamber olana!

Temmuz 2026, sayfa no: 20-21-22-23-24-25

Abone Ol

En son haberleri doğrudan gelen kutunuza alın. Asla spam yapmayız!

Sosyal Medya Hesapları

Mesaj Bırak