Anasayfa / Kategoriler / Edebiyat / Bir’de Çokluk Çoklukta Bir’lik

Bir’de Çokluk Çoklukta Bir’lik

Bir’de Çokluk Çoklukta Bir’lik
Mustafa Özçelik

İkiliği terk itgil birlik makâmın tutgıl
Cânlar cânın bulasın iş bu dirlik içinde
Yûnus Emre

Hz. Mevlânâ’nın “pergel” istiâresi aslında hem kadîm hem yeni, hem ferdî hem de toplumsal problemlerin mâhiyetini anlamada ve çözüm yolları bulmada bize önemli imkânlar sunmaktadır. Pîrimizin Fussilet Sûresi 53. âyete dayandırdığı bu istiâreye göre pergelin sâbit ayağı Bir’e yâni Hakk’a, hareketli ayağı ise halka hattâ bütün insanlığa, yaratılmış cümle varlığa dönüktür. Eğer böyle bakabilirsek konuya işimiz büyük ölçüde kolaylaşacak demektir. Zîrâ her şey Bir’e bağlı olarak gerçekleşeceği için ortada bir düzen, âhenk var demektir.

Bu birlik anlayışını dile getiren sâdece Hz. Mevlânâ değildir. Bütün mutasavvıflar böyle bir anlayışı dile getirirler. Bunlardan biri de Hz. Mevlânâ’nın Türkçe söyleyeni diyebileceğimiz Yûnus Emre’dir. Yûnus Emre de böyle bir yolun yolcusu olarak, bütün mutasavvıflar gibi bu anlayışı ifâde ederken öncelikle kalbe dikkat çeker. Zîrâ tevhîdin (birliğin) nûru, hakîkati burada tecellî eder. Burası aslında pergelin sâbit ayağı olarak düşünülmelidir. Çünkü kalpte olan her ne ise/varsa ele, ayağa, göze, kulağa da yansıyan, söz ve davranışları belirleyen de o olacaktır. Bunlar da hareketli ayağın dokunduğu noktalardır.

Yûnus Emre’nin Risâlet’ün Nushiyye’si işte bütünüyle böyle bir hakîkati anlatır bize. Meseleyi daha müşahhas hâle getirerek söylemek gerekirse meselâ kalpte olan güzellik duygusu; tezahürünü elde, dilde ve sözde de gösterecektir. Bunun tersi de böyledir. Diyelim kalpte hâkim olan bencillik ise, el de dil de bencil olacaktır. Hz. Mevlânâ da öyle demez mi?: “Küpün içinde ne varsa dışarı o sızar.” Bu yüzden her şey kalpte mevcut ve orada gizlidir. Gizli olanın âşikâr hâle gelmesi ise söz ve davranışla olur.

Îman, Akıl, Bilgi, Sevgi

Konuyu bir adım daha ileri götürecek olursak şöyle demek mümkündür: Bütün kötü huyların kaynağı nefs ve şeytandır. Nitekim Fâtır sûresindeki “Şeytan sizin düşmanınız” âyeti bu iki tehlikeden şeytâna, Yûsuf sûresinin “Nefs kötülüğü emreder” meâlindeki 53. âyeti de nefse dikkat çeker. Bu menfî olanlarla mücâdele için imkânlarımız ise yine Risâlet’ün Nushiyye’de söylenildiği gibi îman, akıl, bilgi ve sevgidir. Onlar sâyesinde kalp ülkesinin sultânı Allah olacaktır. İşte pergelin asıl sâbit noktası budur. Göz O’na bakar, kulak O’nu işitirse bütün âzâlar O’nun hükmüne râm olacakları için hem kendi içimizdeki savaşı kazanmış olacağız hem de bu savaştan zaferle çıkan ferdler olarak topluma açılıp erdemli insan aşamasından sonra erdemli toplum, erdemli insanlık inşâsında vazîfe alabileceğiz demektir.

Şimdi bu noktada yine tasavvufun önemli bir kavramı olan “Halvet der encümen”e geçebiliriz. Bu yolun samîmî yolcuları olan sûfîlerin hepsi bu meseleyi kalben Hakk ile birlikte olmak ve bu şuurla toplum içinde yaşamak şeklinde anlamış ve anlatmışlardır. Halvet; inzivâ, tenhâlık anlamındadır. Kemâlât için böyle olunması bir zarûrettir. Zîrâ halk ile berâber olan bir kimsenin Hakk’tan uzak kalması söz konusu olabilir. Ama bu hep böyle devâm etmez. Zîrâ bu durum, işin başlangıç safhasıdır. İnzivâda olgunlaştıktan sonra cemiyete çıkmak esastır. Nasıl fırında pişen ekmek, pişmiş hâle ulaştıktan sonra fırından çıkarılıp bir nîmet olarak sofraya getirilip yeniliyor ve ondan vücûda kan ve can ulaşıyorsa tenhâlığında olgunlaşan kişi de cemiyete, hayâta girip bir nîmet gibi insanlara faydalı olmaktadır. Böylece kişi, Hakk’ın sâbitesinden ayrılmadan kalabalığın içinde Hakk’la berâber olmayı sürdürmektedir. Böyle birinin dilinden Hakk sözü çıkar sâdece, kulağı Hakk’ın sözünü işitir, ayağı Hakk yolunda yürür. Böylece ferdî ıslah toplumsal ıslâha dönüşmüş olur.

Değişmeden Değiştiremeyiz

Özetlemeye çalıştığımız bu durum, bu çağda da insanoğlunun sahih bir çıkış noktası olabilir. Çünkü modern insan hayat içerisinde kalabalık bir halde yaşasa bile kendi iç olgunlaşmasını tamamlamadan bu kalabalıkta yer aldığı için onu müsbet anlamda değiştirme gücüne sâhip olamaz. Aksine kalabalıkları yönlendiren kuvvetlerin değiştirici dönüştürücü etkilerine mâruz kalır. Çünkü böyle bir durumda merkezde Hakk değil şeytan ve nefs vardır. Onların kötülüklerin kaynağı olduğunu bir kez daha hatırlayacak olursak sözü geçen kuvvetler onlar olur. İnsan da içinde direnç kaleleri oluşturamadığı için gönüllü köleliğe ister istemez râzı olmak durumunda kalır.

Burada şeytan ve nefs kavramlarını soyut mânâda düşünmemek gerektiğini de belirtelim. Şeytânın, nefsin bâriz vasfı kişiyi Hak’tan hakîkatten uzaklaştırmak olduğuna göre böyle kötü bir fiili işleyen herkes ve herşey, şeytan ve nefsin somut temsilcisi olarak görülmelidir. Zîrâ böyle yapılırsa onlarla mücâdele kolaylaşabilir. Meselâ Nemrut’tan, Ebû Cehil’den ve onlar gibi olanlardan söz ederiz. Ama onları târihte kalmış kişiler olarak görürsek onların soyundan gelip onların misyonunu sürdürenleri tanımak anlamak mümkün olmaz. O yüzdendir ki şâir Arif Nihat Asya ünlü naatında bize bu konuda “Diller, sayfalar, satırlar/Ebû Leheb öldü diyorlar/Ebû Leheb ölmedi yâ Muhammed/ Ebû Cehil kıtalar dolaşıyor!” şeklinde bir îkazda bulunur.

Öyleyse çağın Ebû Leheblerini, Ebû Cehillerini iyi görüp bilmek gerekir. Onlarla mücâdele etmeden ne ferd ne toplum ne de insanlık olarak huzur bulamayacağımız ortadadır. Bunun kötü netîceleri ise sâdece insanlık için değil yaratılmış her varlık içindir. Onların zulmünden ağaçlar da zarar görür kuşlar da. Tabiat kirlenir, sular zehirlenir. Yaratılanların tabiî dengesi bozulunca da yediğimiz ekmekten içtiğimiz suya kadar her şey bozulmuş olur. Bu bozulma insanın da bozulması yâni fıtrata aykırı bir hayâta mecbur bırakılması demektir.

Kavramları Güncellemek

İşte böyle kötü hallere düşmemek için de hem pergel istiâresini hem de “halvet der encümen” ilkesini güncelleyerek bugünkü hayâta katmak gerekiyor. Zîrâ böyle yapılmazsa hayatta bir parçalanmışlık da ortaya çıkacaktır. Nitekim en çok bozulma bu alandadır. Parçalanmış kimlikler, kişilikler, milletler, topluluklar çok ciddî tehlikeler arz etmektedir. Şâir İsmet Özel’in de dediği gibi; “İnsanlar hangi dünyâya kulak kesilmişse öbürüne sağır” kalmaktadır. Bu sağırlığı körlük, hissizlik, fikirsizlik, eylemsizlik olarak anlam genişlemesine uğratabiliriz.

Ne yazık ki ne dünyâ ne âhiret, ne Allâh’a kul olma hâlimiz bu birlik anlayışına uygun şekildedir. Pergelin sâbit noktasında Hakk olmayınca tesbihin ipi kopmakta, tânelerin her biri bir yere dağılmaktadır. Bu tam bir kaos hâlidir. Derin ve karanlık bir kuyuya düşmektir. Eğer Yûsuf değilsek kuyu bize hep karanlık bir zindan olacaktır. Ama Yûsuf, o halvetinde Yûsuf olmayı başarıp dışarı çıktığında devlet yöneticisi olmuş yâni encümene karışmış fakat Yûsuf kalmayı/olmayı da hiçbir zaman unutmamıştır. Bu sebeple tasavvufun vahdet-i vücut anlayışını sâdece Yaratan-yaratılan birliği olarak değil sosyal birlik olarak da okumak anlamak gerekir.

Gönlü Islâh ve Îmâr Etmek

Tekrar Yûnus’a bakalım. “Hakk’ı gerçek sevenlere cümle âlem kardaş gelir” derken o da pergelin sâbit noktasını Hakk, hareketli noktasını halk olarak görmektedir. Buna göre sevgi, Hakk’tan halka doğru akan bir ırmak misâli olmalıdır ki dünyâya barış gelsin. Ayrımcılık, ötekileştirme, bölme parçalama nihâyete ersin. Çünkü Hakk’ı gerçekten sevebilenler, merkezî nokta olan gönlü ıslah ve îmâr etmiş ve böylece kendilerini kemâlât yolunda inşâ etmiş olan kimselerdir. Mesele sâbit nokta merkezî nokta olan kalpte başlayıp kalpte bitmektedir. Kalp taşlamış ise Yûnusça söyleyecek olursak: “Taş gönülde ne biter, dilinde ağı tüter/ Nice yumuşak söylese, sözü savaşa benzer.” hâli ortaya çıkar. Söz savaşa benzerse hayatta da savaş kaçınılmaz olur. Ama gönül derviş olmayı başarabilmişse bakın ne olur; bunu da yine Yûnus diliyle söyleyelim: “Her kime kim dervişlik bağışlana/Kalpı gide pâk ola gümüşlene/ Nefesinden misk ü amber tüte/ Budağından il ü şar yemişlene/Yaprağı dertli için dermân ola/Gölgesinde çok hayırlar işlene.” Gönül böyle olunca da hayâta hâkim olan sevgi olur. Bütün varlıklar için dünyâ bir emniyet yurduna dönüşür.

Modern algı biçimleri işte bizi böyle bir insan tipinden ve böyle bir insanı inşâ eden tasavvuf anlayışından uzağa, çok uzağa düşürmek istemektedirler. Buna karşı dikkat ve ferâset gerekiyor. Dînin muhabbet, barış, birlik içinde yaşama anlayışının karşısında olanlar bizi, bize bu anlayışı veren kaynaklardan ve kişilerden uzak tutuyorlar. Bu barış ve muhabbet dilinin sözcüleri Mevlânâ, Yûnus gibi hakîkat erleriydi. İşte bu sebeple de onları bu çağda da konuşan insanlar hâline getirmek gerekmektedir. Hiçbir toplumsal proje, pergelin sâbit noktasında Hakk yoksa insanlığın bir sorununa çözüm olamaz. Çünkü Hakk yoksa halk da olmaz, düşünülmez, değerli görülmez. Nitekim olamamaktadır da. Sonunda metafizik mistik görünümlü anlayışlar bir çözüm olarak sunulmakta ama onlarda da metafizik tasavvufun paradigması sâdece zâhirlerinde olduğu için faydalı bir sonuç alınamamaktadır.

İnsanoğlunun maddî hastalıkları için hastaneleri doktorları var ama metafizik hastalıkları için yok. Problem de buradan kaynaklanıyor. İçindeki bu kötülüğü emreden nefs ve şeytânı yenmeden onun bu kötü halden kurtulması mümkün müdür? Elbette değildir. Materyalizm, vahhâbîlik, selefîlik öğretileri bu yüzden çözüm olmak bir yana meseleyi daha da zora sokuyor. Çözüm dinde. Dîni de sâdece fıkıh olarak değil aynı zamanda tasavvuf olarak da anlamak ve anlatmak ve yaşamak gerekiyor. Îman ibâdete, bilgi hikmete, ilim irfâna, davranış güzel amele ahlâka dönüşmeden de bu zorluk devâm edecektir. Her şey içimizde olup bitmektedir ve olup bitmeye de devâm edecektir. Hem cemiyetin hem ferdin sorunlarının çözümünde artık içimize dönelim. Oradaki meseleyi hallettikten sonra dışımıza dönerek dünyâyı bir erdem yurduna dönüştürelim.

Her Kim Ki Dervişlik Bağışlana

Her kim ki dervişlik bağışlana
Kalpı gide pak ola gümüşlene

Nefesinden misk ile anber tüte
Budağından il-ü şar yemişlene

Yaprağı dertli içün dermân ola
Gölgesinde çok hayırlar işlene

Âşıkın gözyaşı hem göl ola
Ayağından saz bitip kamışlana

Cümle şâir dost bahçesi bülbülü
Yûnus Emre arada dürraçlana

Yûnus Emre

Eylül 2019, sayfa no: 40-41-42-43

Ayrıca kontrol et

İletişim Dili

İletişim Dili Alemdar İlk insan, ilk peygamber Âdem (as)’dan Efendimiz’e (sav) kadar Rabbimizle iletişim vahy-i …