Aşk, Âşık, Mâşûk

Aşk, Âşık, Mâşûk
Mustafa Özçelik

“Miskin Yûnus, zehr-i katil aşk elinden tiryâk olur,
İlm ve amel zühd ve tâat pes aşksız helâl olmaya”
Yûnus Emre

Yûnus Emre Dîvânı’nda en çok kullanılan kavramların başında aşk kavramı gelir. Bu kavram zaman zaman “sevi”, “sevgi” ve “muhabbet” olarak da karşımıza çıkar. Bunu aşkla ilgili diğer kavramlar olarak “âşık” ve “mâşûk” kavramları tâkip eder. Öyleyse söze bu kavramların mânâlarıyla başlamak gerekir. Aşk; “Bir kimse veya birşeye karşı duyulan çok kuvvetli sevgi ve bağlılık, aşırı muhabbet” anlamına gelir. Âşık ise; “birşeye veya birine karşı aşırı sevgi duyan kimse, tutkun, meftûn” demektir. Karşı cinsten birine gönlünü kaptırmış kimse de aynı sıfatla anılır. Mâşuk da; “aşkla sevilen, âşık olunan kimse” anlamına gelir.

Hakîkî ve Mecâzî Aşk

Dîvan şiiri örneklerinde de gördüğümüz gibi aşk, hem gerçek hem de mecâzî anlamı olan bir kavramdır. Mecâzî aşk, karşı cinse yâhud dünyevî bir varlığa, şeye karşı duyulan sevgidir. Fakat bu sevginin muhâtabı fânîdir yâni gelip geçicidir. Hakîkî aşk ise Allâh’a yâni fânî olmayana, insanı ve bütün varlıkları Yaratana, kimi seversek sevelim içimize bu duyguyu koyana karşı duyduğumuz sevgidir.

İnsana düşen, herşeyden önce böyle bir duyguyu hissetmesi ve yaşamasıdır. Bu sevgi, başlangıçta bir insana yâhud başka birşeye yönelik olarak kendini gösterebilir. Ama bu duyguda derinleşen işin sonunda bu sevgisini asıl sâhibine yâni yaratanına, Hakk’a çevirecektir ki buna da hakîkî aşk denir. İşte Yûnus, mecâzî aşkı hakîkî aşkın köprüsü olarak görmektir. Ona göre dünyevî aşk, mecâzî ve tabiî aşk; Allah aşkı ise hakîkî ve rûhânî aşktır. Yûnus bu iki aşkın hallerini Leylâ’dan Mevlâ’ya yöneliş olarak açıklar. Yûnus Emre, Mecnûn’un sonunda Leylâ’ya olan ilgisinden kurtulduğunu ve mecaz köprüsünü geçip hakîkati bulduğunu “Yürü Leylâ ki ben, Mevlâ’yı buldum/Leylâ Leylâ derken Allâh’ı buldum” şeklinde açıklar.

Yûnus Emre’nin aşk üzerinde bu kadar durmasının sebebi, tasavvuf anlayışına göre yaratılışın aşkla olmasıyla ilgilidir. Ayrıca bu duygu kişiyi olgunlaştırır, kötü huylarını ortadan kaldırır, fedâkârlık, çıkarsızlık, iyilik gibi duyguları besler geliştirir. O yüzden Yûnus aşksız kişiyi “Kuru odun”a benzetir. Kuru odunun ne yaprağı, ne çiçeği ne meyvesi olur. Aşksız insan da tıpkı onun gibi olur. Bu yüzden tek başına mecâzî aşk bile çok önemlidir. Son durak olan hakîkî aşka ulaşmak ise niyet, çaba ve nasip meselesidir.

Îman ve Aşk

Yûnus’un şiirlerinde aşkı “îmân” mânâsında da anlayabiliriz. O, bu îmandaki samîmiyyeti, coşkuyu, heyecânı belirtmek için aşk kelimesini tercîh etmiş görünmektedir. Nitekim “âşık” ve zaman zaman kullandığı “aşk eri” ifâdesini de “mü’min, Allâh’a samîmiyyetle ve muhabbetle bağlı olan ve O’nu sâdece Allah olduğu için seven kişi” mânâsında kullanmaktadır. Somutlaştırarak söylemek gerekirse, gölge asıldan ayrılınca var olmaktan çıkar. Dalından düşen meyve çürür ve kurur. Bunun gibi kendi varlığını Allâh’a âit göremeyen insanın hâli de böyledir. Bu yüzden bütün insanlar, ruhsal huzur için bir yaratıcı fikrini kabûl edip ona inanma gereği ve ihtiyâcı duymuşlardır. Sâdece bu yaratıcıyı algılama şekilleri farklı olmuş ama mutlakâ bir inanç içerisinde bulunmuşlardır.

Yûnus Emre’de işte böylesine samîmî, coşkulu bir Allah inanışı vardır. Bu inanış dolayısıyla kendini O’nun rûhundan bir parça olarak görür. Yâni Allah, insanı yaratırken ona kendi rûhundan üflemiştir. Bu ruh bir bedene bürünerek dünyâ hayâtımız başlamıştır. Bu anlayışa göre; ruh bedenden ayrılacak, beden ölümlü olduğu için çürüyüp yok olacak, ruh ise ölümsüz olduğu için Allah katına yükselecektir. Bu yüzden aşk, maddî olmaktan öte ruhsal bir kavramdır. Elle tutulmaz, gözle görülmez; ancak söz ve davranışlarla ortaya konulur. Ama asıl yurdu insan gönlüdür. Çünkü Allah, orada tecellî eder. Orası Yûnus’a göre “Çalab’ın tahtı”dır. Yûnus’ta aşkın bu kadar önemli görülmesi ise bu kavramın gerek Allâh’a ulaşmada gerekse iyi bir mü’min olarak yaşamada hemen hemen tek yol olmasıyla ilgilidir.

Yûnus Emre’nin bu kavramı böyle görmesi elbette Kur’ânî bir temele dayalıdır. Denilebilir ki onu böyle düşündüren “Allah onları sever, onlar da Allâh’ı severler.” (Mâide, 54.) âyetidir. Şüphesiz bu kavramla ilgili başka âyetler ve hadisler de bulunmaktadır. Meselâ konu ile ilgili bir hadis şöyledir: “Üç özellik vardır; bunlar kimde bulunursa o, îmânın tadını tadar: Allah ve Rasûlü’nü herkesten fazla sevmek. Sevdiğini Allah için sevmek. Allah kendisini küfür bataklığından kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek.” (Buhârî, Îmân 9, 14; Müslim, Îman 67.) Burada hadîsin ilk iki cümlesinde yer alan Allah, peygamber sevgisi ve sevdiğini Allah için sevmek ifâdesi Yûnus Emre şiirlerinin esâsını oluşturur. Bunu anlamak için “Yaradılmışı severiz/Yaradan’dan ötürü” mısrâını hatırlamak yeterlidir.

Aşkın Halleri

Burada aşkın yâhud sevginin/muhabbetin neden bu kadar önemli görüldüğünü, aşkın özelliklerinden ve netîcelerinden bahisle de söylemek gerekir. Yûnus Emre anlayışında aşk insana verilen en kadîm nîmettir. Onun kişiye kazandırdığı coşkunluk, îmanda samîmiyyeti sağlar. Kişiyi maddî âlemden metafizik âleme taşırarak ilâhî gerçekliği ve güzelliği daha iyi anlamasını mümkün kılar. Kişinin herşeye Hak nazarıyla bakması ancak aşkla mümkündür. Zîrâ “Âşıkların gönlü gözü mâşuk”ladır. Yine sırların bilinir hâle gelmesi de aşkla olur. Yûnus’un “Sırrı ayân ister isen gel aşktan oku bir sebak” demesi bu yüzdendir. Hele onun îmanla aşk arasında kurduğu şu bağlantı meseleye başka bir boyut kazandırır: Yûnus’a göre aşksız îman taş yâhud kuru odun misâlidir. O bu durumu “Kur’ağacı niderler, kesüp oda yakarlar/Her kim âşık olmadı benzer kuru ağaca” şeklinde belirtir.

Bu bağlamda şunu da dikkate almak gerekir. Yûnus’a göre yeryüzünde aşksız âdem yoktur. Olamaz da. Ne var ki kime âşık olunduğu yâni mâşûkun kim olduğu burada önem taşır. Onun ifâdeleriyle söyleyecek olursak: “Aşksız âdem dünyâda belli bilin yok durur/Her biri bir nesneye sevgisi var âşıktır.” Buna göre kişiye düşen neyi/kimi sevdiğini iyi bilmesidir. Burada “kendine lâyık olanı” seçmesi kula düşen bir görevdir. Yûnus, bu durumu “Çalab’ın dünyâsında yüz bin türlü sevgi var/Kabûl et kendözüne gör hangısı lâyıktır.” sorusuyla belirtir. İnsan, bu seçimi yaptıktan yâni “aşk ile biliş” olduktan sonra fânîlikten ebedî oluşa yönelir. Bedeni ölümlü olsa bile rûhunun ölümsüz olduğunun farkına varır. Bu cân’ı bulmaktır: “Aşk ile ister idik yine bulduk o cânı/Gömlek edinmiş giyer sûret ile bu teni” Öyleyse ten değil can’dır önemli olan.

Aşkın bir kazancı da kişiyi ikilikten kurtarıp birliğe, bir olana yöneltmesidir. Zîrâ biz dünyâya gelirken asıl vatanımızdan ayrı düşen gurbetzedeleriz. Buradaki bütün hikâyemiz Allâh’a vuslatla gerçeğe dönüşecektir. Ölüm, bu noktada korkulacak bir durum olmaktan çıkar. Zîrâ “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil”dir. Yâhud “Âşık öldü deyû salâ verirler/Ölen hayvân durur âşıklar ölmez.” Tevhîd işte bu noktada önem kazanır. Allâh’ı sevmek; hem varlığımıza anlam katmak, hem ondan gayrı sevgi ve ilgilere gönlü kapatmak hem de ölümsüzlüğün sırrına ermektir. Bu başarıldığında dünyânın hiçbir şeyi gerçek bir değer taşımaz. Böyle bir durumda kişi Yûnus diliyle söyleyecek olursak ne varlığa sevinecek ne yokluğa yerinecektir. Onun tek dileği Allah aşkı ile mutlu olmaktır. “Bana seni gerek seni” demek bu mânâda Allâh’ın dışında herşeyi yok hükmünde görmek demektir.

Varlığa Can Gözüyle Bakmak

Allâh’ı sevmek ise herşeye sevgi penceresinden bakan bir göze sâhip olmak mânâsına gelir. Bu, Yûnus’a göre “baş gözü” değil “can gözü”dür. “Yûnus imdi sen Hakk’a ir dün ü gün gönlün Hakk’a vir/Gönül gözi görmeyince bu baş gözi görmeyiser” beyti hakîkati gösterecek gözün “can gözü” olduğunu söyler. Bu göze sâhip olan her yerde ve herşeyde sâdece O’nu görür. O’nun tecellîleriyle tanış, biliş olur.

Sonuç îtibâriyle şunları söyleyebiliriz: Yûnus Emre dîvânının anlam dünyâsına girebilmek için anahtar kavramlar, aşk, âşık ve mâşuk kavramlarıdır. Zîrâ varoluş bilgisinin anahtarı bu kavramlardır. Eğer bu kavramlar hakîkî mânâsıyla anlaşılabilirse Yûnus’un aşk yâni sevgi ve muhabbet kavramlarını neden baş tâcı ettiği, şiirlerinde neden çok ele aldığı daha iyi bilinmiş olacaktır.

İŞİTİN EY YÂRENLER

İşitin ey yârenler aşk bir güneşe benzer
Aşkı olmayan gönül mesel-i taşa benzer

Taş gönülde ne biter dilinde ağu tüter
Nice yumuşak söylese sözü savaşa benzer

Aşkı var gönül yanar yumşanır muma döner
Taş gönüller kararmış sarp-katı kışa benzer

Ol sultân kapısında ol hazret tapusunda
Âşıkların yıldızı her-dem çavuşa benzer

Aynı hırs ol olmuştur nefsine ol kalmıştır
Kendine düşman olmuş yavuz yoldaşa benzer

Aşktır kudret körüğü kaynadır âşıkları
Nice kaptan geçirir ondan gümüşe benzer

Âşık gönlü dölenmez mâşukun bulmayınca
Karârı yok dünyâda pervâzı kuşa benzer

Münkir sözünü bilmez sözü ileri varmaz
Neye teşbîh edersin anlanmaz düşe benzer

Geç Yûnus endîşeden ne gerek bu pîşeden
Ere aşk gerek önden andan dervîşe benzer

Yûnus Emre

Ayrıca kontrol et

Deniz / Alemdar

Cenâb-ı Hakk, ilim ve kudretinin sınırsız oluşunu, deniz misâliyle haber verir: “Ey Peygamber! Yaratanın sonsuz …