Adam Etmek Mi, Adam Olmak Mı?

Terbiye veya eğitim kelimesi bize hep birilerini adam etme sorumluluğu veya telâşını hatırlatır. Sorumluluk bilincine bağlı olarak bizdeki stres ve kaygı da o derece artar. Stresin ve kaygının olduğu yerde ise hatâ riski daha fazladır.

Duyarsız ve ilgisiz bir anne baba olmak elbette tavsiye edilen veya önerilen bir eğitim modeli değildir. Buna sorumsuzluk denebilir ancak.

Şu da var ki aşırı ve sıkı bir tâkip, sürekli denetlemek ve kontrol etmek de tavsiye edilebilecek bir terbiye şekli değildir.

Çocuğun her davranışını kaygı ile tâkip etmek, her hâlinden ısrarla haberdâr olmak, ardına âdetâ dedektif yerleştirmek ve sonra da her hatâsından dolayı onu hesâba çekmek ve sorgulamak, sorumsuz bir anne babadan daha çok zarar vermektedir ne yazık ki.

Hâsılı, sorumsuz ebeveyn modeli ile aşırı baskıcı ebeveyn modeli aynı sonuçla yüzleşmektedirler.

Halbuki bu iki anne baba modelinin gerek niyetleri ve gerekse amaçları çok farklıdır. Biri çocukları boşvermiş gününü gün ederken diğeri her adımını çocukları için atmaktadır.

Aşırı sorumlu ve baskıcı anne babalar beklemedikleri bir sonuç ile karşılaşmaktadırlar. Çocuklarını terapiye getirirken, yaşadıkları çâresizlik ve hayal kırıklıklarından bunu çok daha iyi anlıyorum. Neden bu noktaya geldiklerini bir türlü anlayamadıklarını yüzlerinden okumak mümkündür.

Ve genelde, âdetâ atasözleri hükmüne geçmiş şu cümleleri duyarsınız aşırı baskıcı anne babalardan:

“Saçımı süpürge ettim, yemedim yedirdim, içmedim içirdim, babasının binbir zorlukla kazandığı paraları adam olsun diye onun okuluna harcadık… Biz de başka anne babalar gibi keyfimize baksaydık, ne hâliniz varsa görün deseydik bizim değerimiz daha iyi anlaşılacaktı…” ve hakezâ…

Pekiyi nerede hatâ yapıyoruz ve bu noktaya nasıl geliniyor?

Hatâ zihinlerimizdedir. Gelinen nokta ise zihinlerdekinin davranışlara yansıması ile oluyor. Öyle ya, ne düşünüyorsanız onu yaparsınız.

Bütün davranışlarımızın kaynağı düşüncelerimizdir.

Eğitim veya terbiyeden ne anlıyorsak onu uygularız.

‘Kızını dövmeyen dizini döver’ diye düşünüyorsanız çok rahat bir şekilde kızınızı döver ve hattâ çok iyi bir iş yapmış olarak da rahatlarsınız. ‘Kızı kendi hâline bırakırsan ya davulcuya ya zurnacıya kaçar’ diye düşünüyorsanız evi hapishâne gibi yapar ve siz de gardiyan olursunuz. ‘Kadının sırtından sopa eksik olmamalı’ ve ‘kadına güvenilmez’ diyorsanız eliniz sopalı, yüzünüz de mahkeme duvarı gibi olur.

PEKİ BÜTÜN BU DÜŞÜNCE KALIPLARINA NASIL SÂHİP OLDUK?

Çocukluğumuzdan itibâren orada burada duyduğumuz ve zaman zaman da mırıldandığımız bu düşünce kalıpları yaşamımızı şekillendirmeye başlamış da haberimiz olmuyor çoğu zaman.

Evet, düşüncelerimize dikkat edelim zîrâ davranışlarımıza dönüşmektedir.

Çocuk terbiyesi ne demektir? diye bir röportaj yapılsa, eğitimden ne anladığımız net bir şekilde ortaya çıkacaktır.

Eğitim kelimesi eğer eğmekten geliyorsa, bu başlı başına bir sorundur zâten. Eğmek, bir şeye dışarıdan müdahale ederek istediğimiz şekli veya kıvâmı vermek demektir. Bu ise ancak cansız varlıklara uygulanacak bir terbiye modelidir. Zîrâ cansız varlığın kendisi hakkında ne bir fikri vardır ne de tepki verecek hissi. O sâdece dışa bağımlı olarak şekillenmekte ve âdetâ güdülmektedir.

Peki o zaman cansız bir varlıktan canlı bir varlığa doğru adım atalım. Meselâ bitki hayatı ve hayvan hayatı bizim eğitim kelimemizin “eğmek” köküne ne kadar müsaade etmektedir, görelim.

Elinize aldığınız bir kayısı çekirdeğine rehberlik yapmaya çalışın ve onu terbiye etmeye çalışın.

Bakalım siz mi onu yönlendireceksiniz, o mu sizi. Cansız tahtaya siz istediğiniz şekli verebilirsiniz. Ama çekirdeğe istediğinizi değil, çekirdeğin sizden istediğini yapmak zorundasınız. Siz ona değil o size yol gösterecektir. Meselâ sıcak bir iklime mi, soğuk bir iklime mi ekeceğiniz konusunda kafanıza göre davranamazsınız.

Kayısı çekirdeğini terbiye edip onu bir kayısı ağacı yapmak istiyorsanız, yapmanız gereken tek şey onu çok iyi tanımak, ona faydalı ortam ve imkanları sağlamak, zarardan sakındırmaktır. Ağaç olup olmamasına karışamazsınız. Kulağını ikide bir çekemezsiniz, onu incitemezsiniz, sıkamazsınız. Vereceğiniz fizikî zararlar ileride büyük yaralar olarak ortaya çıkabilir.

Rahat bir ortam, sıcak bir iklim, ihtiyaç hâlinde verilmiş suyu varsa siz size düşeni yapmışsınız demektir. Artık ikide bir neden büyümedin, neden eğri çıktın diye doğrudan müdahale etmezsiniz. Merak etmeyin o ne olacağını bilir. Zîrâ Yaratıcı onun ne olacağına ve nasıl olacağına dâir her şeyi onda kodlamıştır.

Ne çekirdeğin toprak altında çatlatılması, ne içindeki programın ortaya çıkarılması, ne ağacın ta dallarının uçlarına kadar suyun çıkarılması ne de tomurcuk açıp çiçek vermesi ve sonuçta meyveye dönüşmesi bizim işimiz değildir ve bunları biz yapamayız da.

Sert kabuğun içine yumuşak tohumu kim koyduysa, sert ağaçtan da yumuşak meyveyi çıkaracaktır. Bundan sonra sana düşen hayretle tefekkürdür ey bahçıvan.

Bir tohumun meyveye dönüşmesi, izlemek için zaman kolladığın (saçmasapan) bir dizi kadar sana hayret vermiyorsa hayretini isrâf ediyorsun demektir.

Pekiyi ya bir yumurtayı tavuğa çevirmek için terbiye etmek gerekirse ne yapacağız?

Tavuğun yaptığını yapmak yetiyor. Sevgi ve şefkat ile sarıl, zaman zaman onları çevir; yâni ilgilen ve gerisine karışma. Zîrâ gerisi seni aşar.

Peki, binlerce istidat ve kâbiliyet tohumu ile donatılmış, en güzel kıvamda yaratılmış ve kendisine insan denmiş olan varlığın içindeki bu potansiyeli nasıl açığa çıkaracağız?

Metot aynı. Toprağın tohumu, tavuğun yumurtayı sevgi ve şefkatle kucaklaması gibi, kucakla ve merhamet göster.

Zîrâ kâbiliyetler merhamet ile açılır. Bir ümmet âlemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamber eliyle terbiye edildiği gibi, bizim biyolojik terbiyemiz de merhametin tecellîsi olan ana rahminde kıvâmını buldu. Anne karnı demiyoruz, ana rahmi diyoruz.

Evlerimiz bir ana rahmi gibi olmalı, orada rahmet tecellî etmeli, şefkat ve merhamet hâkim olmalıdır. Gerisini Rahmân’a bırakalım. Zîrâ “Siz yeryüzündekilere merhamet edin ki Ben de size merhamet edeyim” diyor er-Rahmân ve er-Rahîm olan.

Adam etme yetkisi Hz. Peygamber’e (sav) bile bırakılmamıştır. Kendi öz amcasına bile tesir edemez Rahmân dilemedikçe.

Öyle ise kimse kimseyi adam edemez ve etmek zorunda da değil. Ama adam gibi davranmak ve yaşamak zorundayız.

Aşırı sorumlu ve baskıcı ebeveynlere derim ki, siz bu sorumluk duygunuzu kendi yaşamınız için kullanın. Çocuğunuzda da aynı duygu vardır. Korkma, seni yanlıştan alıkoyan bütün cihazlar çocukta da vardır.

Yapman gereken şey doğru yaşamak ve model olmaktır. Yanlış doğruya model olamaz. Ama doğru yanlışa model olabilir.

Adam ol sözünü duya duya adam olunmaz, adama baka baka adam olunur.

Kısacası derim ki:

Çocuğu adam edeceğim diye boşu boşuna uğraşma.

Adam gibi davran gerisine karışma.

  Ferhat Aslan – Aile Danışmanı ve Psikoterapist

Ayrıca kontrol et

Deniz / Alemdar

Cenâb-ı Hakk, ilim ve kudretinin sınırsız oluşunu, deniz misâliyle haber verir: “Ey Peygamber! Yaratanın sonsuz …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.