Vatan

Vatan; yüz ölçümü, sınırları, doğası tabiatı, geçimi, ekonomik ve sosyal yapısı belirlenen mekândır. Maddî yönleriyle belirlenen ikamet yeridir. Bu cismimiz için geçerlidir.

Rûhumuz için vatan neresidir? Hicr sûresinin 29. âyetine göre, “rûhumuzdan ruh üfledik” buyuruluyor. Ruh arşdan ana karnına, oradan da yeryüzüne inmiştir. Sûfîler buna “hubüt gavsi” derler. İniş mânâsındadır. Rûhun asıl vatanına dönmesini temin için, mürşid-i kâmile mürâcaat edilir.

Bedenin gıdası yemek içmekse, rûhun gıdası da zikir fikir, velhâsıl Cenâb-ı Hakk’a kulluktur. Sanki ruh, kafeste bir tutsaktır. Hürriyeti, geliş âlemine uçmaktır. Kitâb-ı Kerîm’imiz de buna işâret eder. “Dönüş Allâh’adır.” Lafz-ı Celîl’i ile. Rûhun hayâtının Kur’ân-ı Azîmüşşan’la gerçekleşmesi için Efendimiz (sav) “vatan sevgisi îmandandır” buyurmuştur. Mekke’den çıkarken, “içinde doğup büyüdüğüm, kudsî emânetlerin bulunduğu muhterem şehirden düşmanlar beni hicrete zorluyor” buyurmuştur.

Nasıl beden rûhun vatanıysa, yaratılış amacımızın sırrı da âzâlarımızda gizlidir. Bunun için “mâ hulike leh” tâbîri kullanılmıştır. Vücud organlarını hilâfet, emânet ve esmâ gibi ulvî gâyeler için istimâl etmektir. Bu konuyu tek tek izah yazının hacmine sığmaz. Bizim gibilerin aklı da almaz.

“Lâ mekân” âlemi, ehlüllâh için vazgeçilmez bir gerçektir. Bize gelen bir misâfirin, “bu bedenden nasıl çıkarız” dediği yurttur. Velâyet ölçüsü içerisinde âdetâ bir mi’racdır. Maddesel boyutuyla kendini unutmaktır. Kullandığı ilaçla, günlük, haftalık ve aylık hayâl âleminde dolaşmaktır. Bu sarhoşluktur. Bizim anlattığımız, vücûdu burada bırakıp rûhuyla on beş yıl Müşâhede-i Cemâl ile kendinden geçmektir. Tâbîri câizse, ayağı kesik mekân denen âlem-i şühud’dadır. Bunları anlatırken Tahir Hoca’mızın Kapı Camii’nde vâizlik yaparken eliyle “heey” demesidir. Onlar nerde, biz nerde. Dünyâ için düşdük bir derde. Bu konuda dil hâmuş, suskun; gönül münâcaattadır. “Ölmeden evvel ölme”. Ancak kötü ahlâktan güzel ahlâka, ilimde üstün pâyeye, hakkal yakîne erme, şerîat, tarîkat, ma’rifet ve hakîkata ulaşma nimetiyle mütenâim olanlar anlar bu sırrı. Ölüm tefekkürüyle günâhı, zikir ve istiğfarla dili, hasret ve pişmanlıkla hatâyı, cömertlikle eli, nefse muhalefetle bedeni, helâl taâm ve nâmusu korumakla içi, kanâat ve ümidvâr olmakla gönlü, hayâ ve İlâhî korkuyla rûhu arındırmakla sağlanır asıl vatana hicret.

Rahmânî güzellik, yaşadığımız mülkde kötülüğü devlet olarak el, ulemâ olarak dil, halk olarak da buğz ile sağlanır.

Ferd olarak İslâmî kimlik, Ahzab Sûresi’nin 35. âyeti, Mü’minûn Sûresi’nin on âyetiyle, Kur’ân-ı Azîmüşşan’la ahlâklanarak, âile ve cemiyet ve bütün ülke olarak değerlerimizi savunarak vatanımızı korumak en büyük vazîfemizdir.

“Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hüdâ
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.”

Alemdar (Yenidünya Dergisi Şubat 2017)

Ayrıca kontrol et

Sıla-i Rahim/Yakınları Ziyâret

Son on yıllarda şehirleşme arttı. Büyük kentlerde baş döndürücü bir hızla yaşanır oldu. Geceler gündüzlere …