Ufuk Dünyâmızın Selâmeti Niyetimizin Sıhhatine Bağlıdır

Ufuk Dünyâmızın Selâmeti Niyetimizin Sıhhatine Bağlıdır

Prof. Dr. Kadir Özköse

İslâm’da en önemli ölçüt niyetimizin sıhhatidir. Ameller niyetlere göredir. Her ne yaptıysak, her türlü işlerimizin ve faaliyetlerimizin seyri, ibâdetlerimizin kalitesi onların yapılış niyetine göre anlam kazanmaktadır. İdealden yoksun olup yaşantısına anlam katamayan ve ilâhî ölçülere riâyetten uzak olanların hâl-i pür-melâllerini Rabbimiz şu şekilde beyân etmektedir: “Hevâ (ve heveslerini) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? (Rasûlüm!) ona Sen mi vekîl olacaksın?” (Furkân 25/43)

İyi niyetle ve güzel amaçlarla yapılan amellerimiz bizlere ecir ve sevap kazandırmaktadır. Hattâ sâdece iyi niyetle yapılıp başarılan işler dolayısıyla değil, bir işi yapmaya niyet edip de elimizde olmayan bir engel sebebiyle onu gerçekleştirememişsek o iyi niyetimiz sebebiyle de ecir ve sevap kazanmaktayız. Diğer yandan, dışarıdan bakılınca normal ve yerinde gibi görünen bir iş kötü maksatla yapılmışsa, o davranışta bulunan kişi sevap değil günah kazanmakta, cezâya mâruz kalmaktadır. (Buhârî, İman, 41)

Müslümanın niyet çizgisini Peygamber Efendimiz (sav) şu hadîs-i şeriflerinde gâyet açık bir biçimde ortaya koymaktadır: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Allâh’a şirk koşmaktır. Bu sözümle onların Ay’a, Güneş’e veya puta tapacaklarını kasdetmiyorum. Beni korkutan asıl şey, Allâh’ın rızâsının dışındaki gâyeler için yapılacak olanlar ve gizli şehvetlerdir (gösteriş duygularıdır).” (İbn Mâce, Zühd 21)

Allâh’a sırf kulluğun ancak niyetlerin temizliği ve kararlılık bilinciyle mümkün olacağını beyân eden Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “…Artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, amel-i sâlih işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir şeyi ortak koşmasın!” (Kehf 18/110)

Allâh’ın rızâsını kazanmak gâyesinin ötesinde yapılan ibâdetler ile riyâ ve gösteriş gibi kalbî marazlarla îfâ edilen ameller; içi boşaltılmış, kupkuru bir geometriden ibâret, faydası ortadan kalkmış amellerdir. Hadîs-i şerifte buyurulduğu üzere: “Yapılan işler niyetlere göredir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allâh’a ve Rasûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allâh’a ve Rasûlüne hicret sevâbıdır. Kim de elde edeceği bir dünyâlığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.” (Buhârî, Îmân 41)

Adamın biri Rasûl-i Ekrem’e gelerek:

“-Para ve şöhret için savaşan bir adam sevap kazanır mı?” diye sordu.

Peygamber Efendimiz:

“-Hiçbir şey kazanamaz” buyurdu.

Adam bu soruyu Rasûl-i Ekrem’e üç defa sordu. Her defasında da aynı cevâbı aldı. Sonra Hz. Peygamber sözünü şöyle tamamladı:

“Allah Teâlâ sâdece kendi rızâsı için yapılan ibâdetleri kabûl eder, başkasını değil.” (Nesâî, Cihad 24)

Niyetin hâlis olması, yapılan amellerin ötesinde bir kıymete sâhiptir. Günün birinde iki genç çarşıda karşılaşmışlar. Biri ötekine, “Gel, yakınlarda bir Kur’ân tilâveti olacak, dinleyelim. Çok feyizli olacak” demiş. Diğeri, “Hayır, teşekkür ederim. Başka bir işim var” demiş. İkisi kendi yoluna gidince Kur’ân dinlemeye gitmeyen adamı bir mahcûbiyet basmış ve düşünmeye başlamış: “Keşke Kur’ân dinlemeye gitseydim.” Etrâfında nefsine güzel gelen şeyler olsa da onun aklı Kur’ân ve Allah’taymış. Aynı esnâda Kur’ân dinleyen adam: “Niye arkadaşımla gitmedim? Kesin çok eğleniyordur. Bu sıkıcı tilâveti dinleyeceğime, keyfime baksaydım” diye düşünüyormuş. Bu adamların düşünceleri ve arzuları o anda bulundukları yerden ve yaptıkları şeylerden daha önemlidir. O yüzden bir ada­mın Kur’ân’ı duyma arzusu onu cennete koymuş. Diğer adamın nefsânî arzusu da onu cehenneme götürmüştür. (Frager, Sohbet Günlüğü, 2015:98) Dikkat çekmemiz gereken önemli bir nokta daha vardır. O da niyetleri amele dönüştürme çabasıdır. Amelsiz ve gayretsiz niyet, niyet değildir. Nihâyet herkes muhakkak “iyi niyetlidir”. Herkes baştan ayağa fazîlet kokan yeni kararlar alabilir. Ancak çok azı niyetlerini gerçek bir azimle fiile dönüştürür. Ni­yetlerimizi hakîkî kılan da ancak amellerimizdir. (Frager, Sufi Terapistin Sohbet Günlüğü, 2015:137)

Rabbimiz Âl-i İmrân sûresinde içimizdekileri gizlesek de açığa vursak da Kendisinin onu elbette bildiğinden bahsetmektedir. Zîrâ göklerde ve yerde olanları Allah bilmektedir ve Rabbimiz her şeye kâdirdir (Âl-i İmrân 3/29). Yaptığı amelleri gösteriş için gerçekleştirenlere Peygamber Efendimiz şu ihtarda bulunmaktadır: “Kim işlediği hayrı şöhret kazanmak için halka duyurursa Allah onun gizli işlerini duyurur. Kim de işlediği hayrı halkın takdîrini kazanmak için başkalarına gösterirse, Allah da onun riyâkârlığını açığa vurur.” (Buhârî, Rikak 36)

İnancında samîmî olan her Müslüman her zaman güzel şeyler düşünür, kalbinde hep iyi niyetler besler. Gerek bireysel gerekse cemâat hâlinde gerçekleşen hayır ve hasenâtı düşünmek ve onların hayâta geçirilmesini istemek, inanan mü’minler için büyük bir güç ve kuvvet olup büyük bir tesiri husûle gelmektedir. Bu güç ve tesir, hem mânevî ve psikolojik açıdan hem de maddî ve gözle görülen sonuçları bakımından etkili olmaktadır. Bu gerçekten hareketle Peygamber Efendimiz (sav) bir hadîs-i şeriflerinde: “Duâ etmek, gelen belânın kalkmasına da gelecek belânın engellenmesine de fayda eder.” buyurmaktadır. (Tirmizî, De’avât, 102)

Günümüzde imaj ve görüntünün çekiciliği maalesef sosyal hayatta en belirleyici etkenlerden biri hâline gelmiştir. Reklam sanâyii ve imaj sektörü için bugün çok büyük harcamalar yapılmaktadır. O çağları aşan sözleriyle Allah Rasûlü böylesi bir girdâba düşmememiz için bizlere şu özel hatırlatmayı yapmaktadır: “Allah, sizin sûretlerinize (görünüşünüze) ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 10)

Peygamber Efendimiz (sav) böylesi yerinde hatırlatmasıyla bizlere niceliği değil niteliği, kabuğu değil özü, maddeyi değil mânâyı, şekle indirgenmiş ameli değil samîmî niyeti tavsiye etmektedir. “Gizli ve âşikâr herşeyi bilen” (Nahl, 16/19), “kalblerin gizlediklerine vâkıf olan” (Ğâfir, 40/19) Cenâb-ı Hakk katında kalıcı olan, niyetlerimiz ve amellerimizdir. Nefislerimizi her zaman muhâsebeye dâvet eden Rabbimiz niyetlerimizin yerindeliğini sağlamak amacıyla şu ilâhî uyarıyı yapmaktadır: “Ey îmân edenler! Siz kendinize bakın. (İhlâs sâhibi olun ve cemâat hâlinde bu hâlinizi de muhâfaza edin! Böyle yaparsanız) size, doğru yoldan sapan kimse zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allâh’adır. Artık O, size yaptıklarınızı bildirecektir.” (Mâide 5/105)

İnsanın mutlu olabilmesi ve rûhen sağlıklı kalabilmesi, hayâta bir anlam yüklemesine ve yaşama amacının olmasına bağlıdır. Hayâtımız ona yüklenilen anlamlar, atılan yerinde adımlar ve samîmî duygularla anlamlı hâle gelmektedir. Nazilerin ölüm kamplarından sağ olarak kurtulabilmiş psikiyatrist Viktor Frankl,”Anlamını Arayan İnsan”adlı kitabında, kişinin anlamlılık duygusu ile “yaşamaya evet demesi” arasındaki ilişkiye parmak basarak, bu duygu sâyesinde insanın belirsizlikler ve hattâ trajediler içinde bile geleceğe yönelik umûdunu elden bırakmayacağını söylemektedir. Frankl’ın inancına göre, insanlığın temel dürtüsel (motivasyonel) gücü, ne cinsellik ne de iktidar (güç) isteğidir: Bu, “anlamlılık isteği”dir. Frankl, bu noktada Nietzche’den şu alıntıyı yapar: “Yaşamak için bir sebebi olan, nasıl olursa olsun her şeye göğüs gerer.” Frankl, Nazi toplama kamplarında tutsak yaşarken, buradaki insanların yaşama gücü bulabilmeleri için mutlaka bir amaç hissinin gerektiğini gözlemlemiştir. (Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, 1995:70) Necip Fazıl ise bu durumu “İnan, istersen bir oduna inan, ama inan.” şeklinde ifâde etmişti. Ünlü psikiyatrist Carl Jung: “Hastalarımın sık sık ‘Eğer hayâtımın bir anlamı ve amacı olduğunu bilseydim, sinirlerimin bozulması gibi saçma sapan hikâyem de olmayacaktı’ dediklerini işittim.”demiş ve anlamlılığı aramanın sâdece mantık gücünü değil, düşünce ufkumuzu ve sevgi kapasitemizi de geliştirdiğini müşâhede etmiştir.

Konuyu Sefa Saygılı’nın şu tespitleriyle özetlemek istiyorum: “Günümüzde pek çok çocuk anlam ve amaç yokluğunda büyümekteler. Bu boşluğu çocuklar alkol, uyuşturucu, cinsel sapkınlık veya cinsel ilgisizlik ve intiharla sonuçlanan depresyonlarla doldurmaktalar. Bu durum göz önüne alındığında, çocukların, henüz çok küçük yaşlarda yüzyüze geldikleri ‘anlamlılık’hakkında sorular sorarak çaba sarf ederlerken, ne kadar çok yardım ve desteğe ihtiyaçları olduğu anlaşılır. Çocukların keşif çabaları cesâretlendirilmezse, merakları ilgi görmezse; son derece pasif olarak, en çok iknâ ediciliği olan yaşıtlarının, sokakların ve televizyonun boş değerlerini benimseyeceklerdir. Anlam ve amaç sâdece mutluluğun en önemli kaynağı değil, aynı zamanda insanlığın en ayırt edici özelliğidir. Bâzı hayvanların duyguları ve birbirleriyle, hattâ insanlarla bile iletişim kurma yetenekleri vardır. Ancak bir özellik ayırt edicidir; hayvanların hayâta bir anlam verme özelliği yoktur. Oysa insanlar mutlakâ bunu isterler.” (Saygılı, “Hayâtın Anlamı”, Somuncu Baba, 124:71). Viktor Frankl’a göre, insanın bu ihtiyâcı diğer tüm gereksinimlerinden bile önemlidir. Ancak, hayatta amacı ve anlamı yakalayamamış olan insanların mutlu olmaları imkânsızdır. (Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, 1995:88-103)

Eylül 2020, sayfa no: 16-17-18-19

Ayrıca kontrol et

İstikâmet

Her huy istikamete muhtaçtır. İstikamet ise hiç bir şeye muhtaç değildir. Cömertlikte aşırıya kaçmak israftır. …