Anasayfa / Editör'ün Seçtikleri / Türkistan’dan İstanbul’a Gönülleri Fetheden Dervişler…

Türkistan’dan İstanbul’a Gönülleri Fetheden Dervişler…

Türkistan’dan İstanbul’a Gönülleri Fetheden Dervişler…
Nidayi Sevim

İstanbul kadîm zamanlardan beri kültür ve medeniyetlerin kesiştiği bir dünyâ şehri olarak tebârüz etmiştir. Fetihle birlikte önemi daha da artmış, âdetâ İslâm dünyâsının nabzı burada atmaya başlamıştır. Fatih Sultan Mehmed Hân’ın çağını aşan bir politikası olarak, İslâm dünyâsı başta olmak üzere dünyânın dört bir yanından bilim, sanat ve fikir adamları İstanbul’a dâvet edilerek yeni bir çağın inşâına bu dönemde başlanmıştır. İstanbul dünyânın merkezinde idi ve sürekli tâkip ediliyordu. Kültürün, sanatın, edebiyatın, bilimin kısaca her yeniliğin menşei burasıydı. Bu yeni oluşumda tekkelerin büyük payı vardı. Tekkeler, mânevî ihtiyaçların karşılanması yanında sosyal yardımlaşma ve dayanışma zemîninin sağlanmasında da önemli mecrâlardır. Bir nevi sivil toplum kuruluşu veyâhud bir üniversitenin fakülteleri mesâbesindeki bu ilim, irfan, kültür ve sanat yuvalarından nice âlim, sanatkâr ve devlet adamı yetişmiştir.

Osmanlı toplum hayâtının ayrılmaz bir parçası olarak kabûl edilen tekkelerin menşelerine baktığımızda Orta Asya’nın, özellikle de Nakşibendîliğin doğduğu yer olan Özbekistan’ın Buhâra, Taşkent ve Semerkand gibi şehirlerinin ön planda olduğunu görürüz. Bu gâyet normal bir durumdur. Zîrâ Osmanlı devletinin kurucu unsurları Orta Asya kökenlidir. Hem İslâm kardeşliği hem de soy birliği, kadîm zamanlardan beri Orta Asya havzasında bulunan mü’minlerin gözünü Anadolu’ya çevirmesine sebep olmuştur. Bölge insanıyla târih boyunca hep etkileşim içerisinde bulunmuşuz. Bugün dahi bu etkileşimlerin yansımalarını müşâhede edebilmekteyiz. Fetihten sonra dünyânın dört bir yanından insanların akın akın İstanbul’a geldiğini zikretmiştik. Bunların önemli bir kısmını da Orta Asyalı seyyah dervişler oluşturuyordu. Bu dervişlerin ekseriyeti ise Nakşibendiyye tarîkatına müntesipti. İlk zamanlarda İstanbul’a veya Anadolu’nun herhangi bir vilâyetine gelen bu Nakşibendiyye seyyah dervişlerinin kalabilmeleri için misâfirhâneler inşâ edilmekte idi. Hac yolculuğuna çıkacak seyyahlar öncelikle hilâfet makâmını ziyâret etmeyi, Mihmandâr-ı Rasûl, Hazret-i Hâlid bin Zeyd Ebî Eyyûb el-Ensârî’ye (Eyüp Sultan) (ra) selâm vermeyi âdâbdan sayardı. İlim, sanat tahsîli veya kalıcı olarak göç de bu seyahatlerin diğer gerekçeleriydi. Göçler fazlalaşınca kimi şeyh efendiler mukîm oldukları yerlerde tekkeler tesis etti. Bu tekkeler ana faaliyetlerinin dışında fahrî konsolosluk, kültür elçiliği gibi birtakım özel görevler de üstlenmişlerdir. Bu kültür alışverişinin bir yansıması olarak Nakşibendîlik Anadolu’da özellikle de İstanbul’da kısa zamanda kabûl görmüş ve yaygınlık kazanmıştır. Yerleşik vaziyete geçmeden önce derviş seyyahların Üsküdar, Fatih ve Eyüp Sultan Özbek tekkelerinde aylarca misâfir olarak kaldıkları kaynaklarda yer alır. Mânen bağlı oldukları hilâfet makâmını ziyâret edip Müslümanların başındaki halîfeyi hiç olmazsa Cuma selâmlığında gördükten sonra yollarına devâm etmek bu dervişlerin en büyük arzusu ve hayâliydi. Kâfileden birisinin rahatsızlığından dolayı veya başka bir sebeple Hicaz’a gidilemezse, yolculuk ertesi seneki hac mevsimine kadar ertelenmekte, misâfirlik de doğal olarak uzamakta idi.

Nakşibendîliğin genel kanaate göre Sultan II. Bâyezid devrinde (1477) bu tarîkatın Ahrâriyye koluna mensup Şeyh Seyyid Emir Ahmed Buhârî (ö.1512) vâsıtasıyla İstanbul’un gündelik hayâtına girdiği kabûl edilir. İstanbul Malta’da, Fatih Câmii yakınına inşâ edilen Emir Buhârî Tekkesi Orta Asya kökenli ilk Nakşibendiyye tekkelerinden biri olarak gösterilir. Nakşibendiyye tarîkatının İstanbul’daki en eski ve en önemli kuruluşu olma özelliğini yüzyıllar boyu sürdüren bu tekke Emîr Buhârî’ye yakınlık gösteren II. Bâyezid tarafından tesis edilmiştir.1 Buhârî Âsitânesi olarak da bilinir. Hocaüveys Mahallesi, Emirbuhari sokağında yer alan tekke günümüze ulaşmamıştır. Şeyh Seyyid Emir Ahmed Buhârî’nin türbesi, tekkenin yerine inşâ edilen Emir BuhârîCâmii bahçesindedir. Söz konusu tekkelerin postnişinlerinin Orta Asyalı olmaları sebebiyle buradaki dervişlerin büyük bölümü Orta Asya’dan gelen seyyah dervişlerden oluşmuştur. Tekkenin mensupları giderek çoğalınca daha sonra Ayvansaray ve Edirnekapı’da Emîr Buhârî’nin adını taşıyan birer tekke daha açılmıştır. Açılan bu tekkeler vâsıtasıyla Nakşibendiyyetarîkatı şehirde günden güne tanınmış ve yaygınlık kazanmıştır. Kuruluş târihi bakımından ikinci sırada yer alan2 Ayvansaray Emîr Buhârî Tekkesi, Eğrikapı’ya doğru yükselen yamaçta Atikmustafapaşa mahallesinde, Dervişzâde sokağı ile Ahmedrifâî sokağının kavşağında bulunmaktadır.Târihte pek çok defa yenilenerek ihyâ edilen Ayvansaray BuhârîTekkesi’nin haremi 1946 yılında, mescid-tevhidhâne bölümü ise 1962 yılında çıkan bir yangın netîcesinde harâb olmuştur. Üç duvarı kalan tekke 2006 yılında Fatih Belediyesi ve İstanbul İl Özel İdâresi tarafından yeniden ihyâ edildi.3 İlk yapımı 16. yüzyılın ilk çeyreğine târihlenen tekke binâsı günümüzde Kemal Efendi Vakfı hizmetlerine ev sâhipliği yapmaktadır. Eyüp ilçesi sınırları içerisinde kalan ve Münzevi caddesinde yer alan Edirnekapı Otakçılar Emîr Buhârî Tekkesi ne yazık ki günümüze ulaşmamıştır.

Emîr Ahmed-i Buhârî ile Bursa’da medfun Emîr Sultan (ö.833/1430) ve İstanbul Unkapanı’nda dergâhı olan diğer bir Nakşî şeyhi Ahmed Buhârî (ö. 994/1586) zaman zaman birbiriyle karıştırılmıştır. Emir Sultan 1368 yılında Buhâra’da doğdu. Ona, Buhâra’da doğduğu için “Muhammed Buhârî”, Seyyid olduğu için “Emîr Buhârî”, Yıldırım Bâyezid Hân’ın dâmâdı olduktan sonra da “Emîr Sultan” denilmiştir. 1430’da Bursa’da vefât etmiştir. Türbesi Emir Sultan Câmii yanındadır. Şeyh Ahmet Buhârî, III. Murat döneminde (1574-1595) Buhâra’dan gelen bir Nakşî Şeyhi’dir. Tekkesi Unkapanı civârında, Üsküplü Caddesi üzerindedir. Burada ömür süren Şeyh Ahmed Buhârî, 1586 yılında yine burada vefât etmiştir. III. Murad tarafından kendisine bir türbe yaptırılmıştır. Zamanla harâb olan türbe ve tekke binâları 1816 yılında yeniden inşâ ettirilmiştir. Tekke tevhidhânesi zamânımıza ulaşmamıştır.4 Klasik tarzda, çokgen planlı ve kubbeli türbesi sağlam halde mevcuttur. Yeri gelmişken zikretmekte fayda görüyorum, İstanbul Suriçi türbeleri hakkında Nezaket Aybalam Mahiroğulları tarafından bir çalışma yapıldı ve yakın zamanda Akıl Fikir Yayınları arasında neşredildi. Kitapta Suriçi bölgesinde yer alan pek çok kabir ve türbe hakkında tafsîlatlı bilgiler bulunuyor.

Buhâra/Özbekler Tekkesi (Fatih, Kadırga)

Tekke; Küçük Ayasofya Mahallesi, Şehid Mehmed Paşa Yokuşu’nda ve Sokullu Mehmed Paşa Külliyesi’nin hemen karşısında yer almaktadır. Kaynaklarda Özbekler Tekkesi, Buhâra Tekkesi ve Buhârî Tekkesi olarak da geçer. İstanbul Defterdârı İsmail Efendi tarafından, Nakşibendîliğe bağlı olan ve Türkistan’dan gelen Nakşibendî tarîkatına mensup seyyah dervişler ile hacı adaylarına mesken yeri olarak kurulmuştur. 17. yüzyılın son çeyreğine târihlendiriliyor. Özbek kökenli şeyhlerin Osmanlı Devleti ile Orta Asya Hanlıkları arasındaki ilişkilerde oynadıkları önemli rollerden dolayı İstanbul’daki Özbek Tekkeleri içinde müstesnâ yeri vardır. Mekân müteaddit zamanlarda yenilenmiş ve tâmir görmüştür. Bugünkü mescid-tevhidhâne bölümü de; tekkeler konusunda uzman bir isim olan ve pek çok yayını bulunan M. Baha Tanman’ın “Özbekler Tekkesi” isimli makâlesinde verdiği bilgilere göre, Buhâra Hanlığı’nın ileri gelen devlet adamlarından Astankul Bey tarafından 1900’de inşâ ettirilmiştir. Tekkelerin 1925’te kapatılmasının ardından Buhâra Tekkesi, Türkistan Gençler Birliği, Türkistanlılar Kültür ve Sosyal Yardım Derneği ve Türkistanlılar Talebe Yurdu gibi kurumları bünyesinde barındırmıştır. (..) Alman şarkiyatçısı M. Hartmann’ın Çağatay dili ve kültürü üzerine yayımladığı eserlerinde yer alan bilgilerin önemli bir kısmını bu tekkeden derlemiş olması, öte yandan tekke şeyhlerinden Süleyman Efendi’nin XIX. yüzyıl sonlarında bir Çağatayca-Osmanlıca sözlük yayımlaması, Ahmed Yesevî’nin şiirlerini Türkiye Türkçesi’ne aktarması tekkenin Orta Asya ve Osmanlı kültürleri arasındaki iletişimde oynadığı rolü gösterir.5Süleyman Efendi, Abdülhamid Hân’ın politikaları ve bilgileri dâhilinde Orta Asya’da kimi ülkelere gönderilmiş, 1877’de Macaristan’ın Peşte şehrinde toplanan Turan Kongresi’ne pâdişah adına katılmıştır. Yapı topluluğu günümüzde İstanbul Tasarım Merkezi olarak çeşitli kültürel ve sanatsal faaliyetlere ev sâhipliği yapıyor.

Özbekler Tekkesi/Kalenderhâne (Sultantepe, Üsküdar)

Kaynaklarda el-Hac Hoca, Hacı Hoca ve Kalenderhâne adlarıyla da anılan, Sultantepe’de Servili Köşk sokağındaki tekke, Orta Asya’dan gelen seyyah dervişler için 1753 yılında Maraş Valisi Abdullah Paşa tarafından kurulmuştur. Daha çok Orta Asya’nın Taşkent, Hokand, Semerkand, Buhâra, Kaşgar, Merzilan, Andizhan, Nemengan ve Karakul gibi bölgelerinden gelen misâfirlere ve özellikle Hicaz’a giden Hacı adaylarına ev sâhipliği yapan tekkenin her meslekten insana kapılarını açık tuttuğu kaynaklarda yer alır. M. Baha Tanman’ın verdiği bilgilere göre 1757-58 târihinde Hasan Ağa adında bir hayır sâhibinin desteğiyle ilk postnişin Şeyh Seyyid Hacı Abdullah Efendi tekkeyi Nakşibendiyye tarîkatına vakfetmiş, mescid-tevhidhâneye minber koydurmuş, imâmet ve hitâbet görevlerini kendisi üstlenmiştir. III. Mustafa döneminde ise (1757-1774) postnişin Semerkandlı Şeyh Seyyid Abdülekber Efendi tarafından genişletilmiştir. Başlangıçta mütevâzı bir kuruluş olan tekke zaman içinde birtakım eklerle donatılarak tam teşekküllü bir tarîkat tesisine dönüşmüş, 20.yüzyılın ilk çeyreğine kadar pek çok defa yenilenmiş ve elden geçmiştir.6 Tekkelerin 1925’te kapatılmasının ardından Necmeddin Efendi’nin önderliğinde Selâmlık bölümünde kimi faaliyetlerde bulunularak tekke ve tarîkat kültürü devâm ettirilmeye çalışılmıştır. Bu minvâlde mübârek gün ve gecelerde zikir meclisleri düzenlenmiş, tekkenin mutfağında geleneksel Özbek pilavı pişirilmiş, âşûrâ ve mevlid cemiyetleri, mûsikî ve sohbet toplantıları düzenlenmiştir. 1971’de iyice harâb olan tekke, şeyhlerinin neslinden Ertegün kardeşlerin yardımlarıyla 1983-1994 yılları arasında yeniden ihyâ edilmiştir. Tanman, adı geçen makâlesinde millî mücâdele yıllarında da önemli yararlılıklar gösteren tekkenin kültür ve medeniyet târihimizdeki yeriyle ilgili şu çarpıcı bilgileri verir: “İstanbul’daki diğer Özbek tekkeleri ve Üsküdar’daki Afganîler Tekkesi ile yakın ilişkiler içinde olan bu tesis, konaklama işlevinin yanı sıra Orta Asya tasavvuf kültürünün ve özellikle İstanbul’da hiçbir zaman doğrudan temsîl edilmeyen Yeseviyye’ye has tarîkat folklorunun yaşatıldığı bir ocak olmuştur. Diğer taraftan altıncı postnişin Şeyh Mehmed Sâdık Efendi’nin Buhâra’da öğrendiği ebru sanatını İstanbul’da devâm ettirmesi ve yayması, oğlu ve halefi olan ‘Hezarfen’ lakaplı Şeyh İbrâhim Edhem Efendi’nin hat, ebru, ince marangozluk, hakkâklık, matbaacılık, dokumacılık, oymacılık gibi el sanatlarını icrâ etmesi sebebiyle tekkenin Türk sanat târihinde önemli bir yeri vardır…”7 19. yüzyılın ortalarından îtibâren bir ilim ve sanat merkezine dönen tekke rivâyetlere göre matematikçi Sâlih Zeki Bey, Mekteb-i Harbiyye Nâzırı Gâlib Paşa, ressam Hüseyin Zekâi Paşa ve filozof Rıza Tevfik (Bölükbaşı) gibi ünlü sîmâların uğrak yeri olmuştur.

Özbekler Tekkesi/Kalenderhâne (Eyüp Sultan)

Özbekler Tekkesi Mescidi ve La’li-Zâde Abdülbâkî Efendi Tekkesi ve Akîl Efendi Tekkesi olarak da bilinir. Eyüp Sultan ilçesi, Kalenderhâne Caddesi üzerinde ve Saçlı Abdülkadir Efendi Mescidi ile Sokullu Mehmed Paşa Çeşmesi karışışında yer almakta idi. Oldukça geniş bir alanı kaplayan bu yerde günümüzde Eyüp Sultan Müftülüğü binâsı bulunmaktadır. Kapının sağ tarafında La’li-Zâde Abdülbaki Efendi’nin açık türbesi ve mektebi mevcuttur. Vefâtı 1159 (1746) târihindedir. Kapının karşısında, kesme taştan tuğla hatıllı olarak yapılmış, tonos çatılı semâhâne bulunmaktadır. Önyüzü mermer kaplanarak abdest mahalli hâline getirilmiştir. Semâhâne, aynı zamanda mescid olup minâresi yoktur.8 Mehmet Nermi Haskan, Eyüp Sultan Târihi isimli eserinde, Osman Nuri Ergin’e atıfla Kalenderhâne hakkında şu bilgileri veriyor: “Eyüp Kalenderhânesi’nde bir kat üzerine 19 oda, bir câmi, bir mutfak aynı zamanda kurbanhâne vardır. Ortasında dört tarafı açık ve geniş bir salon bulunur. Odalar birer-ikişer kişinin yatmasına, salon da umûmî toplantıya yarar. Bununla berâber Kalenderhâneler’de şiirle edebiyatla uğraşıldığı, Fatih’in vakfiyesinde güzel sesle şiir okuyacak kimseler tâyin edilmiş olmasıyla sâbit olduğu gibi Özbek Tekkeleri’nde de bu an’anenin devâm ettiği görülüyor. Oralarda yatanların gündüzleri çarşıda bileycilik etmek ve sâire satmakla hayatlarını kazandıklarını ve geceleri hepsi bir araya gelerek Mesnevî, Hâfız ve Yesevî Dîvânları okumakla yâhud okuyanı dinlemekle vakit geçirdiklerini biliyoruz. Bunların bir âdetleri de, her Arabî ayın on birinci gecesi ârifâne bir yemek ve bilhassa Özbek pilavı pişirip birlikte yemekti. Buna kendi aralarında ‘Yâzdehum’ (on-birinci) derlerdi. Tekkeleri nakşî, kendileri de Orta Asyalı olmak îtibâriyle yemekten sonra ‘Hatm-i Hâcegân’ ve ‘Zikr ârâ’ yaparlardı. Bu müesseselerin başlarına hükûmetçe mühim şahsiyetlerin getirilmiş olması da dikkate değer bir keyfiyettir. Ve o şahsiyetler ekseriyetle Orta Asyalı, Afganlı ve Hintli idiler. Bunlar derin ilimleriyle, yüksek fazîletleriyle çevrelerine yalnız İstanbul halkını değil, tâ uzaklardan gelen kimseleri de çekerlerdi…”9

Yeri gelmişken Kalenderhâne kavramı ile ilgili küçük bir bilgi vermekte yarar var. Kalender meşrepli seyyah dervişlerin konaklamaları/barınmaları için tesis edilen tekkelerin genel adına Kalenderhâne deniyor. Kalenderhânelerin vakfiyelerinde, bâzanda kitâbelerinde özellikle bekâr ve seyyah kalenderlerin barınması ve iâşesi için tesis edildikleri ifâde edilmektedir. Bâzı vakfiyelerde ayrıca meşîhat görevini üstlenecek şeyhlerin de bekâr olması şart koşulmuştur.10 İsmi Eyüp Sultan, Kâşgarî Dergâhı/Tekkesi ile özdeşleşen ve 1760 yılında vefât ederek dergâhın haziresine defnedilen Kâşgarlı Abdullah Nidâî Efendi, 1743’te La’li-Zâde Abdülbâkî Efendi Tekkesi/Kalenderhânesi’nin meşîhatı ile görevlendirilmişti. Birkaç yıl sonra evlenmeyi arzu etmiş, fakat tekkenin meşîhatı bekâr şeyhlere meşrut olduğu için buradaki görevinden ferâgat ederek 1745’te Kâşgarî Tekkesi’nin şeyhliğini üstlenmiştir.

Murad-ı Buhârî Tekkesi (Eyüp Sultan)

Eyüp İlçesi, Nişancı Mahallesi, Davut Ağa Caddesi ile Nişancı Mustafa Paşa Caddesi kavşağında bulunmaktadır. Evvelce Şeyhü’l-İslâm Minkârî-zâde Yahya Efendi’nin dâmâdı Anadolu Kazaskeri Çankırılı Mustafa Efendi (1684) tarafından medrese olarak yapılmış, Dâmâd-zâde Ebû’l-Hayr (1742) tarafından tekkeye dönüştürülmüştür. Söz konusu tekke her ne kadar İstanbul’daki diğer Özbek tekkeleri gibi Türkistanlı seyyah dervişlere hizmet amacıyla kurulmuş olmasa da, postnişinlerinin Orta Asya kökenli olması sebebiyle Orta Asyalı dervişlerin görüşüp buluşma mekânı olmuştur.11/12

Afîfe Hâtun Tekkesi (Eyüp Sultan)

Eyüp Sultan’da, Nişanca Mahallesi’nde, Balcı Yokuşu üzerinde bulunmaktadır. Kızıl Mescid ile karşı karşıyadır. Tekke Tanzimat devri sefirlerinden Mehmed Abdünnâfi Efendi (ö:1857) tarafından 1844 yılında, annesi Afîfe Hatun (ö:1834) adına tesis edilmiştir. Kaynaklarda “Kalenderân-ı Özbekiyye’ye mensub bir zâviye” olarak geçer.13 Orta Asya’dan, özellikle Nakşibendiyye tarîkatının merkezi Özbekistan’dan İstanbul’a gelen seyyah ve bekâr Nakşibendiyye dervişlerine barınak olmuştur. Yakın zamâna kadar harap vaziyette bulunan tekke ihyâ edilerek Eyüp Sultan Belediyesi’nin kültürel ve sanatsal faaliyetlerine tahsis edilmiştir.14

Kâşgarî Dergâhı/Tekkesi (Eyüp Sultan)

Eyüp Sultan tepelerinde, mezarlıklar arasında, gözlerden ırak kuş yuvası gibi konumuyla insanı farklı iklimlere götüren Kâşgarî Dergâhı’ndayız. Tersâne Emîni Yekçeşm Hacı Mürteza Efendi tarafından 18.yüzyılın ortalarında inşâ edilen tekkenin ilk şeyhi Abdullah Nidâî Kâşgarî’dir. Nuran Çetin, Kaşgari Dergâhı isimli eserinde Güller Nuhoğlu’na atıfta bulunarak onun için şu tesbîti yapar: “Kâşgarî Tekkesi’nin ilk şeyhi Nidâî Kâşgarî, XVIII. yüzyılda Orta Asya kökenli Nakşîliğin İstanbul’daki önemli temsilcilerinden birdir…”15 Nuran Çetin’in bahse konu eserinde Kaşgârî Tekkesi’nin bütün yönleriyle ilgili kapsamlı ve kıymetli bilgiler bulunuyor. Hayâtına dâir bâzı bilgilere yer verdiği Risâle-i Hakkıyye adlı eserinde Abdullah Nidâî Kâşgarî, doğum târihini belirtmemiştir. Kendisi 1174/1760 yılında İstanbul’da vefât ettiğinde 74 yaşında idi. Dolayısıyla 1100/1688 yılında doğmuş olabileceği tahmin edilebilir. Pek çok Nakşibendî tekkesinde olduğu gibi Kâşgârî Dergâhı’nda da tarîkat ritüellerinin yanı sıra Mesnevî-i Şerif okumaları yapılmıştır. Abdullah Nidâî Efendi’nin Fars edebiyatına da vâkıf olduğu kaynaklarda yer alır.16 Tekkelerin edebiyat ve sanat üzerine etkili olduğu biliniyor. Edebiyatın çok önemli bir yönü doğrudan veya dolaylı biçimde tasavvufla alâkalı olmuştur. Bu bağlamda Abdullah Nidâî Kaşgârî de eser vermiştir. Tasavvuf ve tekke edebiyatı açısından önem taşıyan ”Risâle-i Hakkıyye” isimli eseri, Güller Nuhoğlu tarafından günümüz Türkçesine çevrilmiş, hayâtı, tasavvufî görüşü ve eserleri hakkında bilgiler verilerek çalışma kitaplaştırılmıştır. Tekkenin son şeyhi, Necip Fazıl Kısakürek’inde mürşidi olan Abdülhakim Arvâsî Hazretleri’dir. Kabri Ankara Bağlum’dadır. Kâşgârî Dergâhı/câmii uzun bir restorasyon sürecinden sonra 2018 yılı îtibâriyle ibâdete açıldı.17

Yedi Emirler Haziresi (Ni’me’l-ceyş) Fatih, Malta’da

Türkistan’dan gelip İstanbul’un fethine katılan pek çok dervişin varlığı kaynaklarda yer alır. Bunların bâzıları şehîd bâzıları da gâzî olmuştur. Pek çoğunun kabir yeri belli değildir. Fatih’de, Malta semtinde, Hafızpaşa Sokağı ile Baş İmam Sokağı’nın kesiştiği noktada bulunan ve 1950’li yıllarda onarılan bakımlı hazirede isimlerini Hadikatü’l-Cevami’den öğrendiğimiz Yedi Buhâralılar medfundur. Kimi kaynaklarda Üçler, Yediler, Yedi Azîzler, Yedi Buhârîler, Yedi Emîrler, Yedi Kardeşler isimleri ile de anılmışlardır. Rivâyetlere göre bu zâtlar İstanbul’un fethine katılmış ve şehîd olarak bu mahâle defnolunmuşlardır. Doğan Pur’un Cemaleddin Server Revnakoğlu’na atfen verdiği bilgiye göre Buhâra kentinden İstanbul’a gelen bu yedi zât Nakşibendiyye Tarîkatı dervişânındandır. İsimleri şöyledir; Seyyîd Abdurrahmân, Seyyîd Abdülazîz, Seyyîd Abdülğafûr, Seyyîd Abdürrahîm, Seyyîd Ukeyl, Seyyîd Câ’fer ve Seyyîd Hamzâ.18 İstanbul’un başka semtlerinde de Yedi Emirler’e âit kabirler/hazireler bulunur. Meselâ Zeytinburnu-Kazlıçeşme’deki Yedi Emirler Haziresi ile Fatih-Kocamustafapaşa’da bulunan Yedi Emirler Haziresi bunlara örnektir. Afganistan’ın Belh şehrinden ve Hindistan’dan da pek çok seyyah derviş çeşitli sebeplerle Osmanlı’nın başkenti İstanbul’a seyahat etmiş ve 16. yüzyılın başlarından îtibâren burada tekkelerini oluşturmaya başlamışlardır. Üsküdar’daki Afganîler Tekkesi ile Aksaray Horhor’da yer alan Hindîler Tekkesi bunlardan bâzılarıdır. Hindîler Tekkesi yakın zamanda restorasyon görmüş ve bir sivil toplum kuruluşu faaliyetlerine ev sâhipliği yapmaktadır.

On civârında Orta Asya kökenli tekkenin faaliyetlerini incelediğimizde şu tesbitleri yapabiliriz: Dervişler Üsküdar, Kadırga, Fatih, Ayvansaray ve Eyüp Sultan gibi birbirine pek de yakın sayılmayacak semtlere dağılarak, hizmet/çalışma alanlarını olabildiğince geniş tutmuşlardır. Diğer tarîkatlarla iletişim hâlinde ve işbirliği içinde olmuşlardır. Hassas ve özel konumları sebebiyle bu müesseselerin başlarına getirilecek şahsiyetler devlet tarafından da tâkip edilmiştir. Asıl faaliyetlerinin yanında, kültüre, sanata, edebiyata kapıları her dâim açık olmuştur. Toplumun bütün kesimlerinden katılımcıları vardır. Bilimsel, siyâsal, yeri geldiğinde askerî alanlarda da varlık göstermişlerdir -ki millî mücâdele yıllarında buna dâir pek çok örnek vardır-. Orta Asya ile örf, âdet, gelenek bağlarımızın canlı tutulmasında çok büyük katkıları olmuştur. Gerek Anadolu gerekse İstanbul halkı bu dervişleri bağrına basmıştır. Tekkelerin fizikî olarak türlü bâdirelerden geçmelerine rağmen büyük kısmının günümüze kadar ulaşması bu düşünceyi destekler mâhiyettedir. İstanbul halkının Orta Asya/Buhâra’dan gelen Fetih şehitleri için farklı semtlerde aynı adlarla oluşturduğu makam türbe ve mezarlar da bir vefâ örneği olarak dikkate şâyandır.

Orta Asya havzasında yerleşik kardeşlerimizle, geniş halk kitleleriyle kadîm zamanlardan beri din, dil ve kültür bağlarımız vardır. Bu bağların canlı olarak günümüze kadar ulaşmasında kuşkusuz tekkelerin büyük katkısı oldu. Bu inkâr edilemez, gün gibi açık bir gerçektir. Artık tekkeler toplum hayâtından çıktı. Günümüz sivil toplum kuruluşları bu misyonu üstlenip oluşan boşlukları doldurabildimi? Bu tartışılabilir. Tartışılmayacak olan şey birbirimize olan mecbûriyetimizdir. Ecdâd hâtırası bu tekkeler fizikî olarak ihyâ edilirken, işlevsel olarak da kuruluş amacına uygun faaliyetlerde bulunmalarına azamî derecede özen gösterilmelidir diye düşünüyoruz. Dilek ve duâmız bu yöndedir.

Dipnotlar:
1 M. Baha Tanman, “Emir Buhârî Tekkesi”, TDVİA, c.11. s.126., İst. 1995.
2 M. Baha Tanman, a.g.a., s.127.
3 Emir Buhârî Tekkesi ve Mescidi, www.kemalefendivakfi.com, Erişim Târihi: 10.08.2019.
4 Nezaket Aybalam Mahiroğulları, İstanbul Suriçi Türbeleri, s.50., Akıl Fikir Yay., İst. 2019.
5 M. Baha Tanman, “Özbekler Tekkesi” (Kadırga) TDVİA, İst., 2007 c.34., s.121.
6 M. Baha Tanman, “Özbekler Tekkesi” (Üsküdar) TDVİA, İst., 2007 c.34,s.123-124.
7 M. Baha Tanman, a.g.a. s.123.
8 Mehmet Nermi Haskan, Eyüp Sultan Târihi, cilt.1.,s.96., Eyüp Sultan Bel. Yay. İst. 2009.
9 Mehmet Nermi Haskan, a.g.e., s.97.
10 M. Baha Tanman, “Kalenderhâne”, TDVİA, s.249-250., c.24., İst., 2001.
11 Doğan Pur, “Asya’dan kondular o dervişler!”, www.dunyabizim.com. Erişim Târihi: 10.08.2019.
12 Bkz. Nidayi Sevim, “Murad-ı Buhârî Hazretleri”, Gülistan Dergisi, Ekim, 2016.
13 Mehmet Nermi Haskan, a.g.e. s.215-217.
14 Bkz. Nidayi Sevim, “Eyüp’teki Afife Hatun Tekkesi ihyâ edildi”, www.dunyabizim.com, Erişim Târihi: 10.08.2019.
15 Nuran Çetin, Kaşgari Dergâhı, Eyüp Sultan Bel. Yay. s.107. İst. 2018.
16 Güller Nuhoğlu, Abdullah Nidai-yi Kaşgari ve Hakkıyye Risalesi, Simurg Yay. İst. 2004.
17 Bkz. Nidayi Sevim, “Kimler Geçti Kâşgâri Tekkesinden” Yenidünyâ Dergisi, 2017.
18 Doğan Pur, “Karadeniz’i geçerek gelmişler fethe!”, www.dunyabizim.com. Erişim Târihi: 10.08.2019.

Yararlanılan Kaynaklar:
Doğan Pur, “Asya’dan kondular o dervişler!”, www.dunyabizim.com. Erişim Târihi: 10.08.2019.
Doğan Pur, “Karadeniz’i geçerek gelmişler fethe!”, www.dunyabizim.com. Erişim Târihi: 10.08.2019.
Emir Buhârî Tekkesi ve Mescidi, www.kemalefendivakfi.com, Erişim Târihi: 10.08.2019.
Güller Nuhoğlu, Abdullah Nidai-yi Kaşgari ve Hakkıyye Risalesi, Simurg Yay. İst. 2004.
M. Baha Tanman, “Emir Buhârî Tekkesi’, TDVİA, c.11. İst. 1995.
M. Baha Tanman, Tanman, “Özbekler Tekkesi” (Kadırga) TDVİA, c.34., İst., 2007.
M. Baha Tanman, Tanman, “Özbekler Tekkesi” (Üsküdar) TDVİA, c.34., İst., 2007.
M. Baha Tanman, “Kalenderhâne”, TDVİA, c.24., İst., 2001.
Mehmet Nermi Haskan, Eyüp Sultan Târihi, cilt.1., Eyüp Sultan Bel. Yay. İst. 2009.
Nezaket Aybalam Mahiroğulları, İstanbul Suriçi Türbeleri, Akıl Fikir Yay., İst. 2019.
Nuran Çetin, Kaşgari Dergâhı, Eyüp Sultan Bel. Yay. İst. 2018.

Eylül 2019, sayfa no: 44-45-46-47-48-49-50

Ayrıca kontrol et

İletişim Dili

İletişim Dili Alemdar İlk insan, ilk peygamber Âdem (as)’dan Efendimiz’e (sav) kadar Rabbimizle iletişim vahy-i …