Anasayfa / Yazarlar / Abdullah Sivaslı / İrfânî Gelenekte Ulaşılmak İstenen İdeal Hedef: Sûfî Düşüncede İnsân-ı Kâmil Anlayışı

İrfânî Gelenekte Ulaşılmak İstenen İdeal Hedef: Sûfî Düşüncede İnsân-ı Kâmil Anlayışı

İrfânî Gelenekte Ulaşılmak İstenen İdeal Hedef:

Sûfî Düşüncede İnsân-ı Kâmil Anlayışı

Abdullah Sivaslı

‘Savm ü salât ü hac ile sanma biter zâhid işin

İnsân-ı kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş’

Yazımızın başlığında da vurgulamaya çalıştığımız gibi tasavvufun ideal/en üst düzey hedefinin ‘ilâhî tecellîlere mazhar olmuş, yeryüzünde Allah Teâlâ’nın halîfesi olmaya namzet ve nefsinin tasallutlarından kurtulmuş olgun insan/insân-ı kâmil yetiştirmek’1 olduğunu söyleyebiliriz. Sûfîler, Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şeriflerde insana verilen değerden hareketle bireyin/sâlikin rûhunun rehberliğinde ulvî mertebelere yükselebilmesi için şerîat, tarîkat, hakîkat ve ma’rifet kapılarında yer alan kırk makâmı katetmesi gerektiğinden bahsetmişlerdir. Bu düşünceye göre, kâmil insan olabilmek ‘Allah Teâlâ’nın istediği/râzı olduğu bir kıvamda kulluk yapma noktasına ulaşmak’ mânâsına gelmektedir. Bu yüce mertebeye ulaşmak ise nefis, şeytan ve diğer engelleri aşıp gönül/kalp ve ruh ile bu dünyâ hayâtını anlamlı kılmayı gerektirmektedir.2 İrfânî geleneğin temsilcilerinin birçok hâl, makam veya ıstılahtan bahsetmeleri sâlikin bu tecrübeleri aşıp ‘insân-ı kâmil’ olabilme hedefine ulaşmasını temin edebilme idealinden kaynaklanmaktadır. Bu yönüyle denilebilir ki insân-ı kâmil mertebesi bütün hâl, makam ve tecrübelerin üstünde sûfîlerin ulaşmayı arzuladıkları son aşamayı ifâde eden bir mertebedir.3

Kur’ân-ı Kerîm’de ‘Onu düzenleyip insan şekline koyduğum ve ona rûhumdan üflediğim zaman hemen ona secde edin’,4 ‘Biz insanı en güzel biçimde yarattık’,5 ‘Allah sizi yeryüzünde halîfe yaptı’6 ve ‘Gerçekten insanoğlunu şerefli/Kerîm kıldık’7 gibi birçok âyet-i kerîmede kıymeti dile getirilen insanın, bu kıymete değer bir kıvamda hayâtını şekillendirebilmesi için sûfîlerin çeşitli argümanlar geliştirdiklerini görmekteyiz.8 Nefs muhâsebesi, kalp tasfiyesi ve zikir eğitimi bu argümanlardan sâdece birkaç tânesidir.9 İşte sûfîler, insân-ı kâmil düşüncesiyle İslâm’ın insana verdiği bu değerden hareketle nefs ve şeytânın süflî arzularını yenip ‘Kur’ân’ın İnşâ Ettiği Kişi/Birey/Adam’ idealine ulaşmayı hedeflemişlerdir.10 Sûfîlere göre, Allah Teâlâ isim ve fiilleriyle ma’lûm olduğu/bilindiği ve bunların tecellîlerine en üst düzeyde insan muhatap olduğu için insan bizâtihî değerlidir. Onlara göre, isim ve sıfatların tecellîlerine ‘olgun insan’ olarak muhatap olan birey, varlığın çekirdeği ve meyvesi konumundadır ve bu yönüyle sâlik/insan, zâhir ile bâtın arasında bir berzah mesâbesindedir. Onlar âlemi, Allah Teâlâ’nın tecellî aynası, insanı ise bu aynanın cilâsı olarak görmüşlerdir.11

Sûfî gelenekte insân-ı kâmil, fiilleri, düşünce hassâsiyeti ve kalp rikkatiyle ‘Allah Teâlâ’nın halîfesi’ vasfını taşıyan kimsedir. Tasavvuf ehlinin, insân-ı kâmili en genel anlamıyla ‘yaratılış gâyesini sürekli hatırlayıp bu gâyeye uygun yaşayan kimse’ şeklinde târif ettiği bilinmektedir.12 Vahdet düşüncesini benimseyen sûfîlerin sıklıkla vurguladıkları gibi varlık mertebelerinin ikincisini oluşturan ‘Hakîkat-i Muhammediyye’ insân-ı kâmil düşüncesinin mükemmel/zirve noktasını ifâde etmektedir.13 Sûfîlere göre sâlik, varlık mertebelerinin hepsini birer birer katedip hakîkat-i Muhammediyye’ye ulaşmalı ve bu mertebede kâmil insan olabilmenin zevkini/hazzını hissetmelidir.14 Gönül ehlinin ifâdelerinden anlaşıldığı kadarıyla kâmil insan; kendini bilen, ihsan mertebesinde kulluğunu yerine getiren, sevgi dolu, âdil, güzel ahlâklı, güler yüzlü, zarar vermeyen, kalp kırmayan, doğru sözlü, ilim ve takvâ sâhibi, vahdet incilerini devşiren, yardımsever, dünyâya değer vermeyen, yumuşak kalpli ve fenâ hâline vâsıl olan kimsedir.15

Netîcede sûfîlerin insân-ı kâmil söylemi ile İslâm’ın insan merkezli hayâta bakışını gözler önüne serme gayretlerini müşâhede ettiğimizi söyleyebiliriz. Tasavvuf ehli, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye istikâmetinde zâhir-bâtın güzellikleriyle donanmış, Hakk’a bende olmuş, halka hizmeti şiâr edinmiş, ilâhî tecellîlere mazhar olmuş ve nefsinin tasallutlarından kurtulmuş bir model olarak ‘insân-ı kâmil’ idealiyle yollarını idealize etmişlerdir. Sûfîlerin, başka kültür ve düşünce sistemlerinden etkilenerek bu tarz bir sistem geliştirdikleri iddiaları bir yana, sûfîlerin insân-ı kâmil ideal hedefiyle bireye/sâlike yol gösterme gayretlerinin, onların, genel mânâda İslâm’ın insana verdiği değere yaptıkları vurgular açısından önem arz ettiği kanâatinde olduğumuzu belirtmemiz yerinde olacaktır. Yine sûfîlerin, insân-ı kâmil düşüncesinin zirve noktası olarak ilk tecellî makâmını ifâde eden ve Hz. Peygamber’in nûruna işâretle ‘Hakîkat-i Muhammediyye’ veya ‘Nûr-i Muhammedî’ şeklinde adlandırılan kademeye işâret etmeleri onların varlık hiyerarşisinde insana verilen değere dâir düşüncelerini göstermesi bakımından önem arz etmektedir.

Sûfîler insân-ı kâmil düşüncesiyle, varlık sahasında Allah Teâlâ’nın varlığının gerçek/zorunlu bir varlık diğer varlıkların ise gölge/mümkün bir hâlde var olduklarına olan inançlarını ifâde imkânı bulmuşlardır. Bir başka ifâdeyle dile getirmemiz gerekirse sûfîler, insân-ı kâmil düşünceleriyle vahdet deryâsında dalıp bu deryâdan inciler toplama hissiyâtından ve aşkın varlığın üst seviyedeki tecellîlerine mazhar olarak kıymeti artan insanın değerinden bahsetme fırsatını bulmuşlardır.

Bu düşünce sisteminin, anlam arayışı sürecinde insana Kur’ân ve Sünnet merkezli bir hedef çizme gayretinden kaynaklandığını ifâde edebiliriz. Bu anlayışta rol model olarak takdim edilen Hz. Peygamber’in (sav) maddî ve mânevî yönüne yapılan vurgular, sâlikin madde ve mânâ karşısındaki hassas dengeyi gözetip bu ruh hâliyle gönül fetihlerine yelken açarak olgun insan olabilme idealine ulaşabilmesi noktasında kişiyi/sâliki motive edici son derece önemli bir vazîfeyi îfâ ettiğini söyleyebiliriz. Sûfîler; dünyâ hırsı, nefsin tasallutları, şeytânın tuzakları ve şeytanlaşmış insanların hedef saptırma gayretlerinden, güvenilir bir kılavuzun/mürşid-i kâmilin kontrolünde gerçekleştirecekleri mânevî yolculukla korunabileceklerini savunarak disiplinlerinin ‘kâl’ değil ‘hâl’ ilmi olduğu gerçeğini bir kere daha dile getirme imkânı bulmuşlardır.

Bütün bu veriler insân-ı kâmil düşüncesinin psiko-sosyal açıdan derinlemesine araştırmalara konu olması gerektiği gerçeğini açığa çıkmaktadır. Konunun, hedefini ve idealini kaybetmiş, günlük hayâtın debdebesi içerisinde rûhunu/benliğini ve anlam arayışını yitirmiş günümüz insanı açısından daha da önem arz eden bir konu olduğu kanâatindeyiz. Birçok defa tecrübe edilip kişisel ve toplumsal anlamda mutluluk reçeteleriyle günümüz insanına takdîm edilen bu düşünce sisteminden mümkün olan en yüksek faydayı alabilmek için bu çalışmaların yapılmasının bir zorunluluk hâlini aldığını ifâde edebiliriz. Aslî kaynaklarımızdan beslenen, benliğimizin farkında olmamıza zemin hazırlayan ve dünyâ-âhiret huzûru için Muhammedî ahlâkı bize tembihleyen bu düşünce sisteminin göz ardı edilmesinin acı faturasını içerisinde yaşadığımız toplum ve İslâm ümmeti olarak ödediğimiz hakîkatini unutmamamız gerektiğini zihinlere hatırlatmak isteriz. Olgun insan düşüncesindeki hassas ve girift anlayışın yoksunluğundan istifâde eden işleyişin, haz/çıkar merkezli ve bencil Batı düşünce sistemlerinin kıskacında kıvranmamıza zemîn hazırladığı gerçeği dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Bu yanlış, eksik ve fıtrata aykırı düşünce sistemleriyle bir yere varılmayacağı da yıllardır tecrübe ettiğimiz bir hakîkat olarak karşımızda durmaktadır. Bugün bize düşen görev, birliğin/vahdetin, sevgi-saygının ve kulluk bilincinin emniyetli sâhillerine tekrar dönme gayretiyle hareket etmektir. Bunu yapabilmek ise bütün insanlığa rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in (sav) maddî-mânevî şahsında görülen ‘insân-ı kâmil’ düşüncesini gönüllerde tekrar filizlendirmeyi bizlere zorunlu kılmaktadır.

Son Olarak

İnsân-ı kâmil’ idealine ulaşabilmenin formülünü içeren ifâdeleriyle değerini hissettiren, insanın anlam arayışındaki ince noktalara yaptığı vurgularla gönüllere heyecan veren ve hakîkat denizlerine birlikte dalınması gereken yol göstericilerin önemine değinen şiiriyle günümüz insanına da seslenen Niyazî-i Mısrî’nin (ks) şu şiiriyle konumuzu noktalayalım:

‘Derman arardım derdime derdim bana dermân imiş

Burhan arardım aslıma aslım bana burhân imiş

 

Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu

Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş

 

Savm u salât u hac ile sanma biter zâhid işin

İnsân-ı kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş

 

Mürşid gerektir bildire Hakkı sana hakkel-yakîn

Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş

 

İşit Niyazî’nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün

Hakk’tan âyan bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş’

Dipnotlar

1 Hasan Kâmil Yılmaz, Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarîkatlar, İstanbul 1994, s.57.

2 Ferudun Hakan Özkan, ‘Eşrefoğlu Rûmî Dîvânı’nda Dört Kapı Kırk Makam’, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş-ı Velî Araştırma Dergisi, Sayı: LIX (2011), s.264-277.

3 Şakir Gözütok, Tasavvufta Şahsiyet Eğitimi, İstanbul 1996, s.11.

4 Hicr 15/29; Sad 38/72.

5 Tîn 95/4.

6 En’am 6/165.

7 İsrâ 17/70.

8 Konuyla ilgili hadîs-i şerifler için bkz., Tirmizi, Menakıb 50; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c.II, s.187.

9 Kelâbâzî, Taarruf, s.156; Özgen, ‘Tasavvuf Felsefesinde Zikir Kavramı’, s.225.

10 Afifî, Muhiddin İbnü’l Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, s.93; Osman Türer, ‘Tasavvufî Düşüncede İnsan’, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Yıl:II, Sayı: V, (Ocak 2001), s.13.

11 İbn Arabi, Fususu’l-Hikem, Tahkik: Ebu’l-Ala Afifi, Beyrut 1980, s.55-56.

12 Abdülhakim Yüce, ‘Tasavvufta İnsan-ı Kâmil ve Mevlana’, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Sayı: XIV, Ankara 2005, s.64-66.

13 Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddîn İbnü’l- Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (Vücûd ve Merâtibü’l-Vücûd), (Yayınlanmamış Doktora Tezi), İstanbul 1996, s.250-251.

14 Abdullah Kartal, AbdülKerîm Cîlî, Hayâtı, Eserleri, Tasavvuf Felsefesi, İstanbul 2003, s.193–281.

15 Mustafa Tatçı, ‘Tasavvuf ve Rumûz’, Yesevîlik Bilgisi, Ankara 1998, s.26; Özköse, Tasavvuf ve Gönül Eğitimi, s.20-21. Mehmet Necmettin Bardakçı, ‘Mevlana’ya Göre İnsanın Mahiyeti ve Kâmil İnsan Olma’, Erdem: Atatürk Kültür Merkezi Dergisi, Sayı: L, s.5-7; Bülent Akot, ‘Değerler Eğitimi Açısından İnsan-ı Kâmil Düşüncesi ve Günümüzde Karşılaşılan Zorluklar’, Journal of Islamic Research, 2013;24(1), s.62-64.

Ayrıca kontrol et

Ortak Özellik

Ortak ÖzellikAlemdar Ana tema, beşer olmak. Hepimiz Âdem’den (as), Âdem (as) da topraktandır. Ortak özelliğimiz, …