Güzellikler Meşheri Bir Sinan Eseri: Piyale Paşa Câmii

Güzellikler Meşheri Bir Sinan Eseri: Piyale Paşa Câmii

Nidayi Sevim

Mîmar Sinan’ın yarım asırlık zaman dilimi içinde ürettiği eserler, Selçuklu’yu da kapsayacak şekilde yaklaşık 600 yıllık bir tekâmülün, tecrübenin, birikimin yansıması ve hulâsasıdır. O’nun Osmanlı mîmârî târihindeki özel yeri, Doğan Kuban’ın ifâdesiyle: “İmparatorluğun en görkemli döneminde yarım yüzyıl Hassa Mîmarbaşı olarak etkinlikte bulunmasından kaynaklanmaktadır..” Bu göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir tesbit. Şüphesiz Sinan’ı parıltıları hâlâ sönmeyen bir yıldız yapan daha pek çok bileşen vardır. Belki mâlûmun îlâmı olacak lâkin biz yine de birkaç cümle ile de olsa bu konuya değinmek istiyoruz.

O, 1521 yılında yeniçeri ocağına alındıktan Mîmarbaşılığa getirilinceye kadar (1539) geniş Osmanlı coğrafyasının pek çok noktasında bulundu. Farklı medeniyetlere âit mîmârî unsurları yerinde inceleyip, gözlemlerini not alıp tecrübesini derinleştirdi. Erken yaşlarda marangozluk mesleğinde mâhir olan Sinan, bu deneyimleri sırasında mîmarlık ve mühendislik yönlerini de iyice geliştirdi, pekiştirdi. Elbette bunların hiçbiri rastlantı değildi. Sistem bu tür başarılı ve mâhir elleri görmezlikten gelmeye aslâ müsâit değildi. Birbiriyle ilişkili görünmeyen pek çok detay aslında pekâlâ birbiriyle bağlantılı idi. Bunu Süleymâniye Câmii inşâatı sırasında tutulan kayıt defterlerinden anlayabiliyoruz. Burada herşey en ince ayrıntısına kadar anlatılıp kayda geçirilmiş. Konu ile ilgili İbrahim Zeyd Gerçik’in “Bir Yönetim Modeli: Mîmar Sinan” ve “Bir Yönetim Modeli: Süleymâniye” isimli eserlerine mürâcaat edilebilir. Süleymâniye ve Mîmar Sinan’a dâir kıymetli bilgiler vardır. Müellifin külliyeden hareketle, sâdece mîmârîde değil “insan kaynakları yönetimi ve toplam kalite standardı” gibi pek çok branştaki tesbitleri ve çıkarımlarıyla da zamânımıza ışık tutacak mâhiyettedir.

Sinan’ın en önemli özelliği, bitmek tükenmek bilmeyen çalışma arzusu ve azmidir. Günümüz tâbîriyle o temelden bir akademisyen değildir. Masa başı mîmârı olmamış, sanatını teoriden pratiğe dökmemiş, tâbiri câizse işin içinde pişmiştir. İçinde bulunduğu imkânları çok iyi bir şekilde değerlendirmiş, tabiî olarak kendini yetiştirmiş ve donanımlı hâle gelmiştir. Eserlerinde kopya veya tekrar yoktur. Sürekli bir yenilik, farklılık ve özgünlük peşindedir. Birbiriyle benzer gibi görünen eserlerinde dahi, yakından incelendiğinde iki eser arasında pek çok farkın ve ayrıntının varlığı görülür. O insanı önceleyen, topografya ile uyumlu, çevresiyle barışık, yenilikçi, şaşırtıcı, özgün, estetik ve işlevsel eserler meydana getirmiştir. Sentez oluşturmaktan çekinmeyen, pozitif değişimden yana tavır koyan bir yapısı vardır. Nisbetteki tutarlılık ve arâziye uygun yapı tarzı onu devrinin diğer sanatkârlardan ayıran belki de en belirgin özelliğidir. Sanatında cesur olmasına karşın insânî ilişkilerinde yapıcı, kişilik olarak da gâyet mütevâzıdır. Tevâzuunu mührüne de kazımıştır. “El-Fakîr-ül-Hakîr Sinan”. Belki de ondan alacağımız en büyük ilham budur: Haddimizi bilmek!..

Mîmar Sinan’ın nâdîde eserlerinden biri de şaşırtıcı düzeyde, farklı ve özgün tarzda inşâ ettiği Piyale Paşa Câmii’dir. Beyoğlu, Kasımpaşa’da, Piyalepaşa Bulvarı, Baruthane Caddesi’nden Piyalepaşa’ya çıkarken yol üzerindedir. Günümüzde hâlâ varlığını koruyan, bu hâliyle İstanbul’da nâdir rastladığımız bostan tarlalarının yanından geçerek mâbede ulaşıyoruz. 1573-1574 yılları arasında inşâ edilen câmi uzaktan bakıldığında bir gemiyi hatırlatmasıyla meşhurdur. Biz de bunu gözlemliyoruz. Sinan böyle bir tasarımı Piyale Paşa’nın denizci olmasına atıfla mı yaptı? Bunu bilemiyoruz. Ancak dediğimiz gibi Sinan’ın eserleri sürprizlerle doludur. Olur mu? Olur!..

Yeri gelmişken kısaca Baruthane’den de söz edelim. Piyale Paşa Câmii’ne yakın bir konumdadır. Kaynaklarda, “Kasımpaşa” ve “Okmeydanı” Baruthanesi olarak geçer. M. Baha Tanman’ın verdiği bilgilere göre Piyale Paşa’nın 16. Yüzyılda inşâ ettirdiği çifte hamamların kalıntıları 19. Yüzyılda Baruthaneye çevrilmiştir. (TDVİA, c.34. s.298.) Uzun zamandır metruk bir haldeydi. Şu an restorasyonda. Ofis olarak tasarlanmış. 16. Yüzyılda bölgenin îmâra açılması maksadıyla yerleşim alanlarının dışında tasarlanan Piyale Paşa külliyesi, ziyâretgâh güzergâhlarının dışında kalması sebebiyle yakın zamâna kadar işlevsiz kalmış, etrâfı kaçak yapılarla istîlâ edilerek âdetâ tükenmeye mahkûm edilmişti!

Piyale Paşa, Kanunî Sultan Süleymân Han döneminde 14 yıl Kaptan-ı Deryalık yapmış ve önemli başarılara imzâ atmış kıymetli bir denizcimizdir. II. Selim’in de dâmâdıdır. Hırvat asıllıdır. Küçük yaşlarda devşirilmiş, iyi bir eğitim görmüş, pek çok devlet kademesinde görev alarak denizcilik târihimizdeki müstesnâ yerini almıştır. Sakız ve Cebre’nin alınması, Cezayir’in ele geçirilmesi, İtalya, İspanya ve Fransa sâhillerinde 70’e yakın küçük adanın zapt edilmesi Piyale Paşa’nın askerî stratejisi ve güçlü komuta becerileriyle gerçekleşmiştir.

Cebre kalesinin fethinden döndüğünde devlet erkânı tarafından görkemli bir şekilde karşılanmış, bütün toplar, Kânûnî Sultan Süleymân Hân’ın emriyle onun şerefine ateşlenmiştir. Bununla birlikte Kânûnî ihtiyâtı elden bırakmamış, başarının ancak Allah’tan (cc) olduğunu şu veciz ifâdesiyle târihe not düşmüştür: “İşte insan bütün bunları görüp gurûra kapılmamalı, her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın musâadesiyle olduğunu düşünüp, Allâh’a şükretmelidir.” Bu ifâde bize Enfâl sûresinin 17. Âyet-i Kerîmesini hatırlattı. Cenâb-ı Mevlâmız bu Âyet-i Kerîmesinde şöyle buyurur: “Onları siz öldürmediniz fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah atmıştı. Allah bunu, inananları güzel bir imtihâna tâbî tutmak için yapmıştı. Doğrusu O işitir ve bilir…”

1578 târihinde vefât eden Piyale Paşa’nın türbesi, bânîsi bulunduğu câminin, genişçe sayılabilecek hazîresindedir. Sekizgen planlı türbe, gâyet sâde bir biçimde tasarlanmıştır. Hazîre bünyesinde bulunan, farklı dönemlere âit olan ve “Medeniyetimizin Sessiz Tanıkları” olarak kabûl edilen mezar taşları, mekâna açık hava müzesi görünümü vermiştir. Câmi ihyâ çalışmaları sırasında burası da elden geçirilmiş. Ne kadar güzel…

M. Baha Tanman’ın verdiği bilgilere göre câmi, medrese (dârülhadîs), tekke, türbe, hazîre, sıbyan mektebi, sebil, çarşı ve hamamdan oluşan külliye’nin tekke, medrese, sıbyan mektebi, sebil, hamam ve çarşı gibi unsurları maalesef günümüze ulaşmamıştır. (a.g.a., s.297.) Dikdörtgen biçimindeki câmi, dokuz metre çapında altı kubbeyle örtülüdür. Normalde taç kapının bulunması gereken mihrap ekseninde, yâni yapıyı ortalayacak şekilde tasarlanmış, tek şerefeli minâresi vardır. Burada, kimi pâdişah ve paşa câmilerinde rastladığımız avluyu çevreleyen yapı elemanları, hücreler veya revaklar bulunmuyor. Günümüze ulaşmayan medrese ve tekke gibi birimler külliyenin bir bütün olarak anlaşılmasına olanak vermiyor. Câmi çevresini kuşatan ve dışa doğru açık revaklar bir nevi korunak gibi düşünülebilir. Alışılmadık bir uygulama. Mâbede ön taraftan iki kapı ile giriş yapılır. Kapı üzerlerinde celi sülüs hat ile yazılmış kitâbeler bulunur. Kitâbelerin birinde: “Selâmun aleykum tıbtum fedhulûhâ hâlidîn / Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık ebedî kalmak üzere girin buraya, derler…” (Zümer, 73.) Diğerinde ise: “Selâmun aleykum udhulûl cennete bimâ kuntum ta’melûn / Selâm size. Yapmış olduğunuz iyi şeylere karşılık girin Cennete…” (Nahl, 32.) Âyet-i Kerîmeleri yer alır. Yapının görkemine rağmen girişi gâyet mütevâzıdır. Sinan burada zarâfet ve inceliği âdetâ iç mekâna saklamış gibidir. Tıpkı kabuğu içindeki inci gibidir burası. Bunu ancak câminin içerisine girdiğiniz zaman hissedebiliyorsunuz.

Kubbeyi taşıyan kemerlerin üzengi hizâsında dolaşan, lâcivert zemin üzerine beyaz renkli celî sülüs harflerden oluşan âyet kuşağı (Cuma Sûresi), M. Baha Tanman’ın verdiği bilgilere göre Karahisârî’nin mânevî oğlu ve öğrencisi Hasan Çelebi’ye âittir. (a.g.a., s.299.) İznik menşeli, bitkisel motifli çini süslemeleriyle dikkat çeken mihrâbına nazaran mermer minberi gâyet sâde görünümlüdür. Üst katta bulunan hanımlar mahfilinin pek zarif bir tasarımı vardır. Câmi içerisinde, kıble yönünde bir levha dikkatimizi çekiyor. Son dönemlere âit ve celi sülüs hat ile yazılmış. Eser sâhibinin ismini okuyamadık. Levhada Hûd sûresinin 112. Âyet-i Kerîmesi yer alıyor: “Festekim kemâ umirte / emrolunduğun gibi dosdoğru ol!..” Peygamber Efendimiz (sav) “Beni Hûd Sûresi ihtiyarlattı…” buyurmuşlardır. Nefis muhâsebesiyle silkelenip kendimize gelmeye çalışıyoruz. Rabbim cümlemizi Âyet-i Kerîme’nin sırrına mazhar olanlardan eylesin inşâallah…

Kitâbeler, medeniyetimizin bir nevi açık hava kütüphâneleri gibidir. Bin yıllık birikimimizin, hissiyâtımızın yansımaları buralarda arz-ı endâm ediyor. Maalesef bağlarımız koparıldıktan sonra yavanlaştık. Pek çok derinlikten, incelikten ve güzellikten mahrûm olarak yaşıyoruz. Câmi ziyâretinde bir yandan da bunları düşünüyor ve iç çekiyoruz. Vaktiyle istilâ edilen câminin çevresi açılmış, çarpık yapılaşmadan arındırılmış ve mâbed 2006 yılında restorasyona alınarak ibâdete hazır hâle getirilmiştir. Mekân, şehir ve semt merkezine biraz uzak kaldığından pek çokları tarafından bilinmez. Lâkin burası âdetâ bir huzur vahasıdır. Cemâati pek azdır. Özellikle hafta içinde câmideki insan sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Sessiz ve sâkin bir ortamda, huzûr içerisinde ibâdet etmek, farklı bir Sinan tasarımını tanımak ve keşfetmek istiyorsanız sizi bu güzellikler meşherine dâvet ediyoruz.

Şâyet ziyârete gidip yemek yeme ihtiyâcı duyacak olursanız bir de tavsiyemiz var. Piyale Paşa Câmii’nden Kasımpaşa yönüne doğru ilerlerken sol kolda, Zincirlikuyu Caddesi başlarında, mütevâzı bir köfteci dayı bulunur. Köftesi gâyet lezzetlidir. Lâkin dayımız, Mart ayından sonra Çatalca’ya gidiyor. Kasım ayından sonra yolu düşen mekâna uğrayabilir. Yâ nasip!..

Nisan 2020, sayfa no: 42-43-44-45-46

Ayrıca kontrol et

İstikâmet

Her huy istikamete muhtaçtır. İstikamet ise hiç bir şeye muhtaç değildir. Cömertlikte aşırıya kaçmak israftır. …