Anasayfa / Kategoriler / Edebiyat / Gönlü Pâk Eylemek

Gönlü Pâk Eylemek

Gönlü Pâk Eylemek
Mustafa Özçelik

Yûnus sana tutdı yüzin unıtdı cümle kendözin
Cümle sana söyler sözin söz söyleden sensin bana
Yûnus Emre

Yûnus Emre, asıl amacı şiir söylemek olmasa bile mâdem ki ortada şiirleri olan bir isimdir ve tanınmışlığının, çok sevilip benimsenmesinin en önemli taraflarından birisi bu özelliğidir, öyleyse onu şiir ve şâir bağlamında da ele almak gerekir. Fakat şiire ve şâire bugünün anlayışı çerçevesinde bakarsak Yûnus’un şiiri ve şâirliği konusunda doğru sonuçlara ulaşamayız. Bu yüzden meseleye ‘tasavvufta şiir ve şâir’ bağlamında bakmak gerekir. Elimizde bu konuda söyleyeceklerimize imkân verecek iki menkîbe ve Yûnus’un söylediği ve şiir anlayışını açıkladığı şiirler var. Ama onlara geçmeden önce şiir ve şâir konusunda birkaç söz söyleyelim.

Tasavvufta şiir, bir ilhâm işidir. Bu sebeple de şiir, kalbin dilidir. Burada önemli olan ilhâmın kaynağı yâni sözü (şiiri) kimin söylediği yâhud söylettiğidir. Bu kaynak Rabb yâhud nefistir. Kalpte hangisi varsa şiiri söyletecek olan da odur. Zîrâ Hz. Mevlânâ’nın buyurduğu gibi “Küpün içinde ne varsa dışarı o sızacaktır.” Hakk’dan gâfil olmayan kalbe ise nice Rabbânî ilhamlar nasîb olacaktır. Çünkü hakîkati yansıtacak aynanın kiri-pası silinmiş, temizlenmiştir. Dolanın boşalmasıysa bir kâidedir. Aksi durumda kaynak nefs olacağı için söylenilen söz (şiir) hakîkatin dili olmayacaktır. Yûnus Emre’nin şâirliği ise Rabbânî ilhamla gerçekleşir. Terbiye ve tezkiye ile Yûnus Emre önce iç arınmasını sağlar ve ardından kurulan bir zikir meclisinde şeyhin talebi, izni ve emriyle şiirler söylemeye başlar.

Dilin Açılması Aşk İledir

Yûnus’un şâirliği ile ilgili iki menkîbe bulunmaktadır. Bunlardan ilkine göre; imtihanları bir türlü bitmeyen Yûnus’u şeyhi Tapduk Emre bir gün yine bir imtihâna tâbî tutar ve ona bir kap içinde aşk şerbeti sunarak, “Yûnus, bunu insan ayağı değmeyecek bir yere koy.” der. Bunun üzerine Yûnus Emre ne yapacağını düşünür. Günlerce dağları, taşları, her yeri dolaşır, fakat insan ayağı değmeyecek bir yer bulamaz. Sonunda tefekküre dalar ve Allah’tan kalbine bir doğuş lütuf etmesini diler. Biraz sonra bu niyaz karşılık bulur ve Yûnus’un aklına böyle bir yerin kendi midesi olacağı gelir. Dizi üzerine çöker, aşk şerbetini içer ve içer içmez de mest olup kendinden geçer. Sonunda ilhâma kapılarak şiirler söylemeye başlar.

Bu menkîbeden çıkacak sonuç şudur: Dili gönüldeki aşk söyletir. O da kendi ifâdesiyle “Işk kadehinden içüp nefs dileginden geçüp/Dost yolına er gibi turmayı” (durmayı) başararak âşık sıfatını ve hâlini kazanmıştır. Söyleyen ise söyletene sâdece bir vâsıtadır. Söylenilen söz ondan değil Hakk’tan gelir. Bunun farkında olan Yûnus bu hâlini şöyle açıklar: “İy sözlerün aslın bilen gel de bu söz kandan gelür/Söz aslını anlamayan sanur bu söz benden gelür”. Demek ki söyleten Hakk, söyleyen ise ona vâsıta olan Yûnus’un dilidir.

“Söyle Yûnus”

İkinci menkîbe ise şöyledir: Uzun senelerden sonra Anadolu erenleri Tabduk dergâhına gelirler. Meclis kurulur. O mecliste Yûnus-u Gûyende adlı pek tanınmış bir ilâhîci vardır. Yûnus da oradadır. Tabduk Emre coşup Gûyende’ye “Yûnus söyle” der. Birkaç kez söylemesine rağmen cezbe hâlindeki Gûyende bu sözü işitmez. Bu sefer diğer Yûnus’a yönelerek: “Yûnus Can, vakit tamâm oldu. O hazînenin kilidini açtık. Nasîbini alıverdin. Hacı Bektaş Velî’nin sözü yerine geldi. Durma, söyle” der. Bunun üzerine Yûnus’un dili açılır, gözlerinden ve gönlünden perde kalkar. Şevk denizine düşüp ağzını açarak inci ve cevâhir saçar. İlâhî hakîkatlerin sırlarından, inceliklerinden öyle bir sohbet eyler ki, dinleyenler hayran kalırlar.

Bu menkîbe de hakîkate dâir şiirler söyleyebilmek için önce kalp arınmasının gerçekleşmesi gerektiğini ortaya koyar. Kalbin ilham denizi her türlü kirden, pastan arındırılmalıdır ki o denizin suları tertemiz olsun. Burada “hazîne” kavramı da dikkat çekicidir. Demek ki kalbe ilhâm olan Rabbânî ilham, hazîne değerindedir. Diğer yandan ilhâma dönüşecek sözler (şiirler) birer “nasip” olarak görülmektedir. Yâni her şey gibi söz de şiir de Allah’tandır ve O’nun bağışıdır. Burada gözünden ve gönlünden perdenin kalkması da yine şiir ve şâirlik bağlamında dikkat çekici bir söyleyiştir. Kendisi de bu durumun farkında olarak şöyle der: “Yûnus imdi sen Hakk’a ir dün ü gün gönlün Hakk’a vir/Gönül gözi görmeyince hiç baş gözi görmeyiser”. İşte gönül gözü görünce şâir hem kendi gönlünün hem de bütün varlıkların sesini duyacaktır. Bu ses aynı zamanda bir zikir (Allâh’ı anma) sesidir. “Her bir çiçek bin nâzıla öger Hakk’ı niyâzıla/Bu kuşlar hoş âvâzıla ol pâdişâhı zikreder.” Buna göre gönül gözü ve gönül kulağı açık olana, kendimizce dilsiz sandığımız varlıkların nasıl bir dile sâhip oldukları da âşikâr hâle gelecektir. Bu söyleyiş, kendisine şu âyeti referans almaktadır: “Her sabah ve her akşam Allâh’ın yüceliğini dile getirirken dağları ve çevresinde toplanmışken kuşları Dâvûd’a eşlik ettirdik. Hepsi de Allâh’a yönelmişlerdi.” (Sâd Suresi, 18-19) Müfessirlere göre bu âyetler, Dâvûd (a.s) Allâh’ı tesbîh ederken dağların ve kuşların da dile gelerek onun tesbîhine katıldıkları şeklindeki mûcizevî bir olayı anlatmaktadır.

Şiir, Hikmetin Dilidir

Dil, gönülde olan Hakk’ın hakîkatini söyleyen bir vâsıtaya dönüşünce söylenilenler sâdece kişiye estetik haz veren sanatlı metinler olmayacak aynı zamanda “hikmet”in ifâdesi olacaktır ki bunu bizzat Hz. Peygamber (sav) söylemektedir. “Şurası muhakkak ki beyanda sihir vardır, şurası da muhakkak ki şiirde de hikmetler vardır.” (Ebu Davud, Edeb 95). Burada hikmet kavramının “Allâh’ın kulun kalbine eşyânın hakîkati hakkında koyduğu, akılla elde edilemeyen kalbî ilim, eşyânın hakîkatini olduğu gibi bilme; Allah ile kâinât, insanla âlem arasındaki bağları, âlemle ilgili gerçekleri kavrama ilmi, ledün ilmi” şeklindeki mânâsı düşünülecek olursa Yûnus Emre ve aynı anlayışta şiir söyleyenlerin şiirlerinin neden insanın kalp eğitiminde birer ders metni olduğu da kolaylıkla anlaşılacaktır. Nitekim bu durum gelenekte böyle anlaşılmış ve her şiir hikmet dersi veren bir metin olarak görülmüş, ehli tarafından tekkelerde dervişlerin mânevî eğitiminde bir ders metni olarak okutulmuştur.

Şiiri Anlamak

Yûnus Emre, şiir söyleyene kadar belli bir mânevî eğitimden geçmiş, tekâmül yolunun halleriyle hallenmiştir. Dolayısıyla bu şiirlerin muhâtabı olan/olacak kimselerin de hem bilgi hem hal düzeyine ermeleri bu şiirlerin anlaşılması için gereklidir. Bunun için işin öncesinde tasavvuf nedir ne değildir sorusunun en azından kitâbî mâlûmâtına sâhip olmak ve tasavvuf şiirinin mecaz ve sembollere dayalı bir dilinin olduğunu bilmek gerekir. Ama asıl olansa Yûnus’un hâli ile hallenmektir.

Bu ikinci yola herkesin giremeyeceği ortadadır. O zaman haklı olarak şu soru sorulacaktır: Yûnus’un şiiri sâdece tasavvuf yolunda olanlar için midir? Bu soruya ‘evet öyledir’ dememek gerekir. Çünkü Yûnus Emre’nin şiiri aslında herkese bir şeyler söyler. Ne var ki herkes bu söyleyişten ilmi, irfânı, en çok da nasîbi kadar alır/alabilir. Dolayısıyla bütün insanlık onun şiirine muhataptır, muhatap olmalıdır. Nitekim olmaktadır da. Meselâ “Gel gör beni aşk neyledi” şiirini okuyanlar bilgileri, irfanları ve nasipleri ölçüsünde bu şiire bir anlam yüklerler. Kimi bundan mecâzî aşkı anlar kimisi ilâhî aşkı. Burada bir problem yoktur. Zîrâ mecâzî aşkın da, eğer yolcu yolunda yürümeye kararlı ise ilâhî aşka dönüşmesi mümkün hâle gelebilir. Klasik edebiyattaki “Leylâ ve Mecnûn” hikâyesi bize bu durumu gösterir. Yine “şem ile pervâne”, “gül ile bülbül” mesellerinde de anlatılan durum aynıdır.

Yûnus Bugünün Şâirine Ne Söyler?

Bizim klasik şiir metinlerimiz (tekke, dîvân ve halk şiiri) aşk, (muhabbet, sevgi) teması üzerine kurulu metinlerdi. Modern çağda bundan uzaklaştık. Aşkı şiirden uzaklaştırınca gönlü de unutmuş olduk. Metafizik pencere kapanınca gerçekliği beş duyunun imkân dünyâsıyla sınırladık. Böylece şiirler sâdece söz oyununa dayanan kuru metinlere dönüştü. Şiirimiz epeyce bir zamandır bunun sıkıntısını yaşıyor. İşte Yûnus Emre mürşidliğini bu anlamda da gösteren bir isim olma özelliğini taşıyor. Şâirlerimiz eğer onunla buluşmayı başarabilirlerse “gönül şiiri”, “hikmet şiiri” olarak adlandırabileceğimiz şiir geleneği kaldığı yerden devâm edebilir. Böylece şiir, muhataplarını bir yandan estetik olarak beslerken diğer yandan asıl işlevi îtibâriyle hikmet bağlamında da besleyicilik yapacak ve bir irşad metnine dönüşecektir.

        İY SÖZLERÜN ASLIN BİLEN

İy sözlerün aslın bilen gel di bu söz kandan gelür
Söz aslını anlamayan sanur bu söz benden gelür

Söz var kılur gönüli şâd söz var kılur bilişi yâd
Eger horluk eger izzet her kişiye sözden gelür

Söz karadan akdan degül yazup okımakdan degül
Bu yüriyen halkdan degül Hâlik âvâzından gelür

Ne elif okıdum ne cim ne varlıkdandur kelecim
Bilmeye yüz bin müneccim tâli‘üm ne ılduzdan gelür

Şu’le bize aydan degül ışk eri bu soydan degül
Rızkumuz bu evden degül deryâ-yı ummândan gelür

Biz bir bahâne arada ayruk di elden ne gele
Hak çün emir eyler câna bu keleci andan gelür

Yûnus bir derd ile âh it kahr evinde neyler rahat
Bu derde derman keffâret bir âhıla sûzdan gelür

Mart 2020, sayfa no: 42-43-44-45

Ayrıca kontrol et

Şehâdet

Şehâdet Alemdar İbni Ömer radıyallâhu anhümâ’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’tan başka …