Esmâ-i Hüsnâ

Esmâ-i Hüsnâ

Dr. Mehmet Sürmeli

Yüce Allah Kendisini aynı zamanda en güzel isimleriyle tanıtmıştır. Bu isimler anlamlarıyla berâber öğrenilir ve hayâta bu isimlerin mânâlarına göre anlam verilecek olursa kâmil insan yetiştirmede en önemli adım atılmış olacaktır. Her Müslümanın mutlakâ bilmesi gereken bu güzel isimleri kısaca anlamlarıyla berâber verelim:

ALLAH (CC): Varlığı zorunlu olan ve bütün övgülere lâyık bulunan zâtın özel ve en kapsamlı adı. Allah Lafza-i Celâl’i Rabbimizin özel ve has ismidir. Müştak veya câmid olduğu dilciler tarafından tartışılmıştır. Tercîh edilen görüş herhangi bir kelimeden türetilmediğidir. Biz de bunu tercîh ediyoruz. Hiçbir isim onun yerini tutmaz. Çoğulu ve tesniyesi yoktur ve olamaz. Kur’ân-ı Kerîm’de en çok geçen ismidir. Toplam Kur’ân’da 2697 defa geçmektedir. Neredeyse her iki âyette geçecek kadar sık kullanılmıştır. Ulûhiyyet anlayışının müstakîm şekilde gönüllere yerleşmesinden dolayı Medîne döneminde inen âyetlerde daha çok bu has isim geçer. Diğer esmânın tüm anlamlarını içerisinde toplamaktadır. Bu sebeplerden dolayı herhangi bir dile çevrilemez ve Allah’tan başka bir varlığa ad olarak da verilemez. Allah, Rahmân ve Hâlik isimleri insanlara izâfetli şekilde ad olarak verilebilir. Meselâ Abdullâh, Abdurrahmân, Abdulhâlik gibi. Mekkî âyetlerde Rabbimiz Kendisini daha çok yaratmadaki eşsizliği ile tanıtırken Medenî âyetlerde emir ve hüküm alanındaki eşsizliği ile tanıtmıştır.

Allâh’ı (cc) hakkıyla bilmekle ona karşı duyulan huşû, verâ ve takvâ arasında doğru bir orantı vardır. Tersi de doğrudur. Şöyle ki mârifetsizlikle de günah, isyan, zulüm, nifak, şirk ve küfür arasında bir orantı vardır. İnsan, mârifetinin derecesi oranında Allâh’a (cc) gereği gibi kulluk yapar. Bunu da en iyi gerçekleştiren peygamberlerdir. Hz. Peygamber (sav) konuyla ilgili şöyle buyurmuştur: “Sizin, Allâh’ı en iyi bileniniz benim; Allâh’a karşı en takvâlı olanınız da benim.”1 İlâhî nîmete lâyık olmakla mârifetullâhın dereceleri arasında bir bağ kurarsak, peygamberlerden sonra Allâh’ı (cc) en iyi bilenler sıddîklar, şehitler ve sâlihlerdir.2 Bütün bu sıfatlar mârifetin ve uygulamanın derecesine göre elde edilmiş niteliklerdir. Mârifet nûrunun oluşmasında ilim en önemli vesîledir. Allah Teâlâ mutlak anlamda “Âlim” olduğu gibi peygamberler de âlimdir. Fakat peygamberler ilimlerini Allah’tan alırlar. İlim (kesbî olsun vehbî olsun) velâyetin de şartlarındandır. Yüce Allah (cc), cehâletle velâyeti bir şahısta toplamaz. Câhilden aslâ velî olmaz. Hz. Peygamber (sav) ümmetine, yersiz endişelere kapılmak yerine dinde derinleşmelerini şu buyruğuyla dile getirmiştir: “(Sizler din konusunda yersiz endîşelere kapılmayın.) Bu din çok sağlamdır; metîndir. Dinde rıfk ile derinleşmeye bakın.”3Çünkü dînî ilimleri öğrenip İslâm’ı yaşamak sûretiyle Hz. Muhammed’in (sav) ilmine vâris olmak, Allah (cc) tarafından sevilmenin bir göstergesidir. Bu durumu Rasûlullâh (sav) şu hadîsi ile haber vermiştir: “Allah Teâlâ, rızkınızı aranızda taksîm ettiği gibi, ahlâkınızı da taksîm etmiştir. O, dünyâlığı (ve rızkı) sevdiğine de sevmediğine de verir. Bilin ki Yüce Allah kime dîni vermişse mutlakâ onu seviyordur..”4 Rabbimizin sevdiği bir dindarlığın gönüllerimizde hâsıl olması için, Allâh’ın (cc) iyi bilinmesi gerekir.

Allah Teâlâ’yı, “zât” olarak tanımak imkânsızdır. Bu sebeple, eşya âlemiyle kuşatılmış olan insanın Allâh’ın (cc) zâtı hakkında düşünmesi yasaklanmıştır. Çünkü insan kendisini kuşatan âlem çerçevesinde düşünür ve vardığı sonuçlar da teşbîhî olur. Yâni, Allâh’ı (cc) gördüğü varlıklara benzetir. Böyle bir sonuç ise insanı küfre götürür. Yanlış bir sonuca ulaşmamak için Yüce Allah (cc) insanları şu âyetiyle uyarmıştır: “… O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Şüphesiz O, hakkıyla işiten ve görendir…”5 Hz. Peygamber (sav) de aynı konuya şu şekilde açıklık getirmiştir: “Allâh’ın yaratmasını; mahlûkatı üzerindeki kudretinin büyüklüğünü tefekkür ediniz. Hâlik’ı (Allâh’ın zâtını) tefekkür etmeyiniz; çünkü hiçbir şekilde buna güç yetiremezsiniz.”6 Müslümanlar, Alah Teâlâ’nın kudretini ve eserlerini, ilmindeki sonsuzluğu düşünerek îmanlarını kemâle taşırlar. O’nu her türlü kusur ve noksandan tenzîh ederler. Zâtına lâyık olmayan hiçbir söz ve fiili Allâh’a nisbet etmezler. Bunların tahakkuku için Allâh’ı, “taklîden mârifet” yerine “tahkîken mârifet”i seçerler ve bu yolda ilerlerler. Hakka müslüman olanlar, Allah Teâlâ’nın emirleri ve yasakları konusunda mutlak teslîmiyet gösterirler; seçme hakkı bile kullanmazlar.7

Lafza-i Celâl ile zikir yapanların tüm esmânın anlamına vâkıf olup hayatlarına bu isimlerden aldıkları anlamlarla mânâ vermeleri gerekir. Şâyet “Allâh” ism-i şerîfiyle zikir yapanlar hayatlarında bir inkılap yaşamıyorlarsa bu isimden gerekli payı alamamışlardır. Allah Teâlâ Kendisini birçok âyette tanıtmasına rağmen Âyet’el-kürsî’de daha detaylı bir tanıtım yapmıştır. Allah (cc) isminin mânâsını kavramaya yardımcı olur umûduyla bu âyeti bir defa daha hatırlayalım: “ALLAH -ki O’ndan başka ilâh yoktur- mutlak diri, hayâtın ve varlığın kaynağı ve dayanağıdır; ne gaflet basar O’nu, ne de uyku. Göklerde ve yerde olan her şey O’nundur: O’nun izni olmaksızın nezdinde şefâat edebilecek olan kimdir? O, insanların gözlerinin önünde olanı da, onlardan gizli tutulanı da bilir; oysa O dilemedikçe insanlar O’nun ilminden hiçbir şey edinemez, hiçbir şey kavrayamazlar. O’nun sonsuz kudreti ve egemenliği gökleri ve yeri kaplar ve onların korunup desteklenmesi O’na ağır gelmez. Gerçekten yüce ve büyük olan yalnızca O’dur.”8 Lafza-i Celâl’i hakkıyla bilen bir Müslüman, Yüce Allâh’ı tanır. Mârifeti ziyâdeleşir. Zâten Kur’ân’ın en temel konusu Allah Teâlâ’dır. Mekke döneminde inen âyetlerde Rabbimiz Kendisini, isimleri, sıfatları, fiilleri, ulûhiyet ve rubûbiyetindeki eşsizliği ile tanıtmıştır. Allah Teâlâ’yı yaratma alanındaki eşsizliği ile öğrenmek isteyenler Mekkî sûrelerde; emretme husûsundaki eşsizliği ile tanımak isteyenler de Medenî sûrelerde yoğunlaşmalıdırlar. Unutulmamalı ki mârifetullâhı olmayanın insânî özellikleri yok olmuştur. Beşeriyetten insâniyete ancak mârifetullah sâyesinde terakkî edilebilir. Herkesin verâ, huşû, haşyet ve takvâsı Allâh’ı bilmesiyle doğru orantıldır. Bu anlamda kimse peygamberler gibi olamaz. Unutulmamalıdır ki mârifetullâhın kesbî olanına ihlâs ve ihsân ile adım atılacak olursa liyâkate göre vehbî olanı da Allah Teâlâ verebilir. Vehbî olanın teşrîfi için hânenin mâmur olması şarttır.

Dipnotlar

1 İbni Hanbel, Müsned, VI / 61;İbni Hamza, Esbab-ı Vürud-il Hadis, h. no: 598, II / 36.

2 Bak: Nisâ, 4/39.

3 İbni Hanbel, Müsned, III / 199; Beyhaki, Sünen-i Kübra, c. 111, s. 28.

4 Heysemî, Mecmau’z Zevaid, I / 5.

5 Şûra, 42/11.

6 İbni Hamza, Esbab-ı Vürud-il Hadis, h. no: 914, II / 251.

7 Bak: Ahzab 33/36

8 Bakara, 2/255

Haziran 2020, sayfa no: 30-31-32

Ayrıca kontrol et

İstikâmet

Her huy istikamete muhtaçtır. İstikamet ise hiç bir şeye muhtaç değildir. Cömertlikte aşırıya kaçmak israftır. …