Anasayfa / Kategoriler / Edebiyat / Bilmek Mi Olmak Mı?

Bilmek Mi Olmak Mı?

Bilmek Mi Olmak Mı?

Mustafa Özçelik

Yûnus Emre’nin en çok bilinen şiirlerinden biri de bilginin önemi konusunda bir örnek metin olarak okunan “İlim ilim bilmektir/İlim kendin bilmektir” mısrâlarıyla başlayan şiiridir. Yûnus Emre’nin bu şiirinin de pek çok şiiri gibi anlam katmanlarına nüfûz etmeden sâdece zâhiriyle ele alındığı ve üzerinde yeterince tefekkür edilmediği yapılan yorumlardan rahatlıkla anlaşılmaktadır.

Bu şiirde ana kavram, elbette ilim yâni bilgidir. Fakat Yûnus bu kavramı açıklarken “bilmeyi” sâdece kitâbî bilgileri öğrenmek şeklinde tanımlamamakta, buna “Bilgiyi bilmek”, “kendini bilmek”, “Hakk’ı bilmek”, “Elifi bilmek” en sonunda da “gönüle girmek” kavramlarını da eklemektedir. İşte bu şiir bu kavramları da içine alacak şekilde okunup anlaşıldığında karşımıza bütün zenginliğiyle bir “bilgi felsefesi” çıktığı görülecektir. Bu, oldukça önemlidir. Zîrâ modern zamanların bilgi algılamaları bu zenginliğin ve derinliğin çok gerisindedir. Bilime pozitif bir anlam yüklendiği için bugün bilgi denildiğinde bu şiirin sâdece birinci mısrâsında kalınmakta diğer tarafına geçilememektedir.

Önce ilk dörtlüğe bakalım. “İlim, ilim bilmektir” mısrâı bilmenin bugün de yaygın olarak kabûl gören “Bir şey hakkında bilgisi, mâlûmâtı olmak, o şeyi öğrenmiş bulunmak” şeklindeki temel anlamını vermektedir. Bilmek, bu mânâsıyla elbette önemlidir. Böyle kabûl gördüğü için de bütün toplumlar târih boyunca okullar açarak, bilgiyi öğretmeye çalışmışlardır. Çok sayıda kitabın yayımlanması, kütüphanelerin varlığı da bu amaçla ilgilidir. Fakat bilmek bu şekilde anlaşıldığında karşımıza oldukça daraltılmış bir anlam alanı çıkar. Buna göre diyelim fizik öğrenimi gören biri fizik konusunda bilgili bir birey, bu alanda yüksek lisans ve doktora düzeyinde öğrenim gören birisi de bu alanın yetkin bir kişisi kabûl edilerek “fizik uzmanı” olarak görülür. İşi daha derinlikli alanlara götürenler ise “fizik bilgini” olarak adlandırılırlar.

Yûnus Emre, bu algının aksine bize bilmek konusunda “İlim kendini bilmektir” diyerek bir ileri adımı daha işâret ediyor. “Kendini bilmek” denilince fiziğin alanından elbette çıkmış ve metafiziğin alanına girmiş oluyoruz. Burada bu kavramı anlamak için önce “kendi” kelimesinin “Öz, zât, asıl varlık” şeklindeki anlamını düşünmek, ardından da onu bilmek kelimesiyle birlikte ele alıp kendini bilmenin “Aklî muhakemesi yerinde olmak, aklı erer çağa gelmek”, hattâ “kendini bulmakla da birlikte düşünüp” şeklindeki anlamını düşünmek gerekiyor. Şüphesiz bu açıklama kelimenin sözlük anlamlarıyla sınırlı bir açıklamadır. Meseleyi kapsamlı anlayabilmek için de bu defa “kendini bilme”nin, Yûnus bir sûfî şâir olduğu için bu disiplin çerçevesindeki anlamına bakmak gerekir. Böyle yapıldığında ise kendini bilmek, “Benliğinin hakîkatini, aslını, özünü bilmek olarak anlaşılacaktır. İslâm sûfîleri bu durumu “nefsini bilmek” şeklinde açıklarlar. Buna göre kendini yâni nefsini bilen hakîkatin özünü bilir, varlık sırrını da çözmüş olur.

Sûfîler bu yüzden ‘Nefsini bilen Rabbini bilir’ hadîsinden de hareketle kendini bilmenin sonucunun “Rabbi bilmek” olacağını söylerler. Yûnus da bu durumu şiirin devâmında “okumaktan mânâ ne/kişi Hakkı bilmektir” şeklinde açıklar. Bu durumda bilmenin yeni bir anlam katmanına ulaştırır bizi. Kendi hakkında varoluş bilgisine sâhip insan kendi varlığıyla ilgili neden, nasıl ve niçin gibi sorulara olması gereken cevapları verdikten sonra bu bilgi ve bilinç düzeyi onu elbette Rabb düşüncesine, O’nu bilme noktasına götürecektir. Böylece insan, nefsinde tecellî eden İlâhî İsimlerin tezâhür düzeyine göre Rabbini bilerek en büyük varoluş sorusuna bir cevap bulmuş olacaktır. Bilginin zâhirî boyutunun bizi böyle bir noktaya götürmesi imkânsızdır.

Yûnus Emre’nin bu şiiri bize başka şeyler de söylemektedir. Bunlardan biri “Sen kendini bilmezsin/Ya nice okumaktır” ifâdesinde yer alıyor. Yâni öğrenilenler, bilinenler bize varlığımız ve diğer varlıklar hakkında bir şey öğretmiyorsa bu uğurda harcanan emek boşuna gitmiş demektir. Nitekim öyle de olmaktadır. Modernizm bize sâdece zâhirî olanı, gözlem ve deneyle keşfedilen mâlûmât diye sunmaktadır. Nitekim bilme bu anlamda “Evrenin ve olayların bir bölümünü deney ve gerçeklere dayanarak inceleyen ve bunlara âit yasaları çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, bilim” anlamı taşımaktadır. Bu, elbette bilme konusunda ilk adım olarak değerlidir ve pozitivist algıya göre anlaşılabilir bir durumdur. Fakat varlık bilgisine bu şekilde ulaşmak noktasında yeterli değildir. Bu yetersizlik de en çok, dikkatimizi kendi özümüze yâhut varlıkların özüne çevirmemiz şeklinde bir noktaya bizi götürmemesidir. Durum böyle olunca insan, profesör derecesine gelse bile hakîkatin içyüzünü kavramaktan uzak olacaktır. Tam da bu noktada kadim kültürün bilmekle alâkalı olarak neden mârifet kelimesini kullandığı ortaya çıkar. Zîrâ mârifet irfan kelimesinden gelir. İrfan yâhut mârifet temel anlamıyla “Bilme, anlama, biliş, anlayış” mânâsı taşırken yan anlamıyla “Gerçeği anlama husûsundaki güçlü seziş yeteneği, görgü ve sezişten gelen ruh uyanıklığı”dır. İşte bu seziş, anlama, ruh uyanıklığıdır ki bize hakîkatin içyüzünü anlama imkânı verir.

Yûnus Emre, bir sonraki dörtlükte aynı şekilde kişiyi Hakk’ı bilmek noktasına getirmeyen bilmenin de yine “bir kuru emek” olduğunu söyleyecek, kendini bilmenin Hakk’ı bilmek şeklindeki tezâhürü ile bilmenin mânâsına ulaşılabileceğini belirtmektedir. Şiirde Yûnus’un bir önemli îkâzı daha vardır. Bilgi, insanı Hakk’ı bilmek noktasına getirmiyorsa “abes bir emek” olmanın yanı sıra kişiyi, ilmi sâhibinden (Allah’tan) bağımsız düşündüğü için hem bildiklerinden hem de (burada tâatı yapılanlar mânâsında düşündüğümüzde) yaptıklarından dolayı kibre sürükleyecektir. Çünkü buraya bu defa benlik yâni bencillik girecektir. “Ben biliyorum, ben yapıyorum” sözleriyle ifâde edilen husus, böyle bir kibrin sonucudur. Burada Tabduk Emre’nin derviş olmak isteyen Yûnus’a neden ilk ders olarak “bilmem” virdini verdiğini hatırlamalıyız. Zîrâ Yûnus müftü iken yâni zâhirî bilgilere sâhip biri iken bunları kendine âit hakîkî bilgiler sanmıştır. Bunun netîcesinde bu bilgiyle gururlanmış, muhâtabı Tabduk Emre’yi ise küçük görmüştür. Burada modern algıya tekrar bakabiliriz. Söz ve davranışlarını insan olma kimliğine göre değil de profesör, doktor, mühendis, müftü vs. kimliklerine göre şekillendiren onca insan var dünyâda. Onlara göre kişi diyelim fizik, tıp, matematik, kimyâ, fıkıh bilmiyorsa câhildir. Kendileri ise bu alanda tahsil gördükleri için âlimdirler.

Şiirin devâmında geçen Elif kavramı da yine bilme konusunda bizi bir başka anlam alanına çağırmaktadır. Bilindiği gibi Elif, Arap alfabesinin ilk harfidir. Ebced hesâbında da sayı olarak 1’i simgeler. Yâni kendinden önce bir başka harf yoktur. İlk ve tekliği ifâde eder. Allâh’ın adı da Elif harfi ile başlar. Bu sebepten dolayı Allâh’ı sembolize eden harftir. Tüm bunların yanında tasavvuf geleneğinde “Vahdet” anlamına gelir. Bu anlayışa göre bütün harfleri, onların sebebi ve kaynağı olan Elif’te görmek, bütün varlıkları Allah’ta görmek demektir. İşte bu yüzden Elif’i bilmek her şeyi bilmek anlamına gelir. Şiirde geçen Elif’e bu gözle bakıldığında “Dört kitâbın mânâsının” neden Elif’te olduğu” anlaşılacaktır. Dört kitap da Allah kelâmıdır. Buna rağmen Kur’ân’a zâhirî bakış da bize hakîkatin bilgisini vermeyecektir. Çünkü dört kitabın tamâmında anlatılan hakîkatin merkezindeki Allah’tır ve o da bir Elif’le ifâdesini bulabilmektedir. Yâni mesele nihâî noktada yine Rabbi bilme meselesi olmaktadır. Bir sonraki kıta da aynı anlam çerçevesinde düşünülmelidir. Buna göre bütün harfleri tek tek heceleyip okumayı öğrenerek dört kitabı da okusak, bu bir anlam taşımayacaktır. Esas olan okunanların mânâsını düşünmektir.

Son kıta ise ilk bakışa bilmeyle ilgisiz görünse bile Yûnus’un bilmeyi sonsuz anlama, idrâk etme şeklindeki tutumu dikkate alındığında bilmekle ilgili olduğu hemen ortaya çıkacaktır. Zâten biraz önce de söylediği gibi mârifet kelimesi çerçevesinde anlaşılan bilgi irfan kökünden geldiği için “anlama, biliş, anlayış mânâları taşır. Sonuçta Hacca gitmek de, Kâbe “beytullah” olarak kabûl edildiği için Allâh’ı bilme konusunda bir niyetin sonucu olarak gerçekleşir. Ama bilmek son noktada Allâh’ı bilmek olduğuna göre, Allah da mü’min kulunun kalbine sığdığına göre esas olan gönüldür. İnsanın gönlüdür. Diğer yapılanların önemsizliği gibi bir anlam buradan elbette çıkmaz. Yûnus da böyle bir itirâzı zâten “Hepsinden iyice” sözüyle kesmektedir. 

Sonuç Olarak

Bilen kişi, öğrendikleriyle olma sürecine girme durumundadır. Böyle yaparsa bilgi mâlûmattan öte bir anlama bürünecek, sâhibini müsbet mânâda değiştirip dönüştürecek yâni olgunlaştıracaktır. Bu sebeple Yûnus’un bu şiiri bize ağırlıklı olarak bilmekten, neleri bilmemiz gerektiğinden söz ediyor olsa da aslında bilmekten, olmaya çağırmaktadır. Tasavvuftaki seyr ü sülûk da tam olarak bunu anlatmaz mı? Yine Yûnus’tan söyleyelim. “Taptuğun tapusunda kul olduk kapusunda/Yûnus miskin çiğ idik piştik elhamdülillah”. Buna göre teslîmiyetle, bir bilenin ve olgunlaştıranın eğitiminde “çiğlikten kurtulup pişmeye” çalışmak gerekiyor. Zîrâ bu gönül eğitimiyle öğrenilecek bir bilgi olduğu için sâdece öğrenilen değil yaşanan, gönülde hissedilen; daha sonra da gönülden dile, hâle, harekete ifâdesini bulan bir bilgi olacaktır.

Ayrıca kontrol et

Îman ve Sâlih Amel Bütünlüğü

Îman ve Sâlih Amel Bütünlüğü Servet Yalçın Bâzı âlimlere göre îman, sâdece kalp işidir. Bâzı …