Hazret-i Mevlânâ Celâleddîn’in kelâm-ı mübârekleri ile:
“Ey Peygamberlerin önderi, senin ayağının tozu arş değerindedir.
Peygamberlik senin kemâlâtınla sona erip mühürlenmiştir.
Zülfünün siyahlığının gölgesi, güneşle berâberlik iddia etmeye tenezzül etmeyecek kadar parlaktır.
Hiçbir meşaleyle barışmayan sabâ rüzgârı senin cihâdına yardımcı olmuş, sana hizmet etmiştir.
Hakîkat denizlerinin dalgıcı Cebrâil senin kutsal dilinde mücevherci olmuştur.”
Biz iki cihân güneşi Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ı anlamak ve sevmek mecbûriyetindeyiz çünkü O’nun bize olan sevdâsı benzersizdir. Bütün çabalarımızı “Muhammedî” olabilmek için harcamalıyız. Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm Efendimizi kendi hayâtımıza ne kadar rehber edebilirsek, O’na olan muhabbetimiz o kadar artar. Ümmet sâhibi O’dur. Kur'ân sâhibi O’dur. Mi’râc sâhibi O’dur. Yaratılış sebebimiz O’dur. Nûrun kaynağı O’dur. Kulların mücevheri O’dur. Şefâat sâhibi O’dur. Makām-ı Mahmûd sâhibi O’dur. Mergûb-ı Hudâ, Mahbûb-u Hudâ, Serdâr-ı Enbiyâ O’dur! Hz. Muhammed’e “sirâcen münîra – nur saçan kandil” denilmektedir (Ahzab, 46.). O, Allâh’ın rağbet ettiği (mergûb-ı Hudâ), fakirlerin sığınağı (melce-i fukarâ), zayıfların dostudur (enîsü’z-zuefâ). İki haremin imamı (İmâmü’l-Haremeyn), övülmüş bulunan makāmın sâhibidir (Sâhibü’l-Makām-ı Mahmûd).
Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
“Alnımızdaki o apaçık, o parlak nur, âşığın gönüldeki o gerçek nur, bütün bu nur içindeki nice nurlar, Allâh’ın elçisi Muhammed’in nûrundandır.”
Cenab-ı Hakk’ın (cc) var ettiği ilk şey, Muhammed Mustafâ’nın nûrudur. Bu ilk yaratılış, Allâh’ın İlâhî nûrundan olan Hakîkat-ı Muhammediyye’yi temsîl etmektedir. Hazret-i Muhammed’in asil nûru, Küllî Akıl, Levh-i Mahfuz, Kalem, Kürsü gibi Hakîkat-ı İlâhiyye’nin bütününü kapsamaktadır. Allâh’ın Nûruna, Hakîkat-ı Muhammediyye’den daha yakın hiçbir şey yoktur. Hazret-i Muhammed’in nûru bütün mevcûdâtın aslıdır. Bu nur binlerce yıl boyunca Yaratıcısının huzûrunda yaşadı. Cenâb-ı Hak, her bir bakışında O’na yeni bir nur ekleyerek yetmiş bin defa nazar etti. Kur’ân-ı Azîmüşşân şöyle buyurmakta: “Size Allah’tan bir nûr gelmiştir.” (Mâide, 15.) Allah, kendi Cemâlini görmek üzere var ettiği ilk nur olan Hz. Muhammed’in nûruna karşı ilâhî bir hayranlıkla tecellî etmiştir. Eğer, Allâh’ın kendi nûru olarak, Hz. Muhammed aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’a karşı duyduğu hayranlık olmasaydı, feyz-i ilâhînin kâinâta ulaşması ve tecellî etmesi mümkün olmazdı.
Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri Muhammed Mustafa aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm makāmı hakkında demiştir ki:
“O, bizâtihî cemâl ve kemâlin kendisi, kendisiyle Allâh’a bağlanan bağ ve bütün zamanların ziynetidir. Güneş ışığının ayın ışığına, denizin tek bir damlaya karşı durumu ne ise O’nun da diğer peygamberlere -hepsine salât ve selâm olsun- karşı durumu öyledir. O, peygamberlerin imâmesi, onların dolunayıdır. Peygamberlikle ilgili bütün meseleler O’nun çevresinde döner. O peygamberler feleğinin kutbu, peygamberler taburunun gözcüsü, peygamberlik kolyesinin ipi, nübüvvet yüzüğünün fassı/taşının bakışı, peygamberlik kasîdesinin [şah] beyti, peygamberlerin mührü/sonuncusu, kuşluk vaktinde vuran güneşi, gecesinin hilâli, peygamberlik sarayının inci ve yâkûtu, insanların önde gelenlerinin şerîatı, kıdem sırrının vücud bulmuş hâlidir. O îmânın koruyucusu, küfrün ise yok edicisidir.”
Bütün insanlığa rahmet olarak gönderilmiş olan Allâh’ın Habîbi aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm en saf aşk ve merhametin cisimleşmiş hâlidir. Daha önceki hiçbir peygamber kendi ümmetine bu derece ilgi ve muhabbet göstermemiştir. İki cihân güneşi Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm insanların birbirleri için yaşamasının en yüce sevgi ve şefkat örneği olmuştur. Dünyevî varlığımızı büyük merhameti ve cömertliğiyle aydınlatmıştır.
Habîb-i Edîb-i Zîşân Efendimiz’in aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm Kur’ân’da târif edilen en yüce ahlâkı şöyledir: “Şânım hakkı için, size kendinizden öyle izzetli bir peygamber geldi ki, sıkıntıya düşmeniz ona ağır gelir; size düşkündür ve mü’minlere karşı şefkatli ve merhametlidir!” (Tevbe, 128.).
Bütün insanları kurtarmak için büyük gönül sevdâsına düştü! Dünyâdaki varlığı tamâmen kendi ümmetine adamıştı. “Ümmetim, Ümmetim!” demesi şu anlama geliyor; nerede bir rahatsızlık varsa, evrende nerede varlıkların bir sıkıntısı varsa, Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm bunları yüklenmiş. Âyet-i kerîmede: “Tahammülsüz bir yük yüklendin sen!” Nedir o yük? Bütün insanları kurtarma yükü!
Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın "Ümmetim, Ümmetim!" çağrısı aşktır. Dolayısıyla, O’nun çağrısına sâdece aşkla ve gönülden cevap verilir. Ancak tevhîd ile Ümmet-i Muhammed potasında birleşen kalpler Efendimiz’in çağrısına icâbet edebilir.
Muhammed Mustafâ Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ın büyüklüğü ilimde, hikmette, zekâda üstünlüğünde değil, yoksulluğunda, hiçliğinde, tevâzuunda, kulluğunda yatmaktadır.
O günde yüz kez tövbe ediyor, Rabbine yalvarıyor: “Hamd sanadır Ey Rabbim, Seni Senin ilminin gerektirdiği kadar bilemedik, ey Zāhir! Hamd Sanadır Ey Rabbim, Sana kulluğun gerektirdiği kadar hamd edemedik ey Hamîd!”
Cenâb-ı Hakk’a Nûr-u Muhammedî’den daha yakın hiçbir şey yoktur. O, hem aydınlanmış, hem de aydınlatıcı olarak şöyle yakarıyordu: “Ey Rabbim! Bize eşyâyı olduğu gibi göster!”
Diğer peygamberlerin bütün ilmi, nûru ve kemâli, en asîl Resûlün yansımalarından ibârettir. O tam bir tevâzu içinde duā ediyordu: “Ey Rabbim! Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür ve fakirler arasında dirilt!”
Peygamberlerin hâtemiydi, bunu şöyle ifâde ederdi: “Ben duvarı tamamlayan son tuğlayım."
Uhud Harbi'nde ashâbı O’ndan, Rabbinden; düşmanı kahretmesini dilemesini talep etti. Yüzü kanlar içindeydi, ama o af için duā etti: "Yâ Rab! Kavmimi affet, onlar bilmiyorlar.”
Namaza dâir artan muhabbet ve neşe ise, derinleşmekte olan Peygamber aşkının bir işâretidir. Kurbiyet Cennetinin en yüksek derecesi olan Mi’râç hâli namazla ikrâm edilmiştir. Aşkın zirvesi miraçtır. Bu hal ise namazla remzini bulmuştur. İlâhî nûrun, ilâhî lütufların ve Ahlâk-ı Muhammedî’nin özeti niteliğindedir Mi’râç. Namazla Mi’râç’a yükselen kişi yaratılmışlık hudutlarını geçer ve Hakk’ın Huzûr-ı İzzet’ine dâhil olur ve Allâh’ın ilâhî Cemâl’ini müşâhede eder. “Göz aydınlığım bana namazda verilmiştir” buyuran Sevgili Efendimiz’in yaşadığı ilâhî hazları yaşar.
Dr. Haluk Nurbaki muazzam hikmetleri şöyle sunuyor: “Mi’râç, Allah ile sevgilisi arasında bir sevdâ hikâyesidir. Elbette, biz onun hazzını idrâk edemeyiz. Bize düşen, mîrâcın sırrındaki inceliği bilmek ve kulluğumuzu kazanmak için dört elle namaza sarılıp; her an hamdin gerçeğini öğrenmeye gayret sarfetmemizdir. Kur’ân’ın yaşanması, onun âyetlerinin sonsuz sırrının hissedilmesi ancak mîrâcda verilen namaz sâyesinde mümkündür. Özellikle ve mutlaka Fahr-i Kâinât Efendimizin kimliğimizde vizesi şarttır. Peygamber Efendimize, tüm sevgileri gölgede bırakan bir aşkla bağlanmadıkça hiçbir metotla hiçbir yere varamayız. Mîrâcın bize yansıyan en önemli hikmeti budur.”
Namaz O’nun (sav) bize olan muhabbetinin bir netîcesidir. Bu nedenle, ahlâk-ı Muhammedî namaza olan aşkta gizlidir. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’i sevmek, namazı anlamamızı sağlar. Namazı anlamak insanlığa olan sevgiyi arttırır. Resûl-i Ekrem Efendimiz'i aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm ne kadar çok seversek, O’na benzemeye ne kadar çalışırsak, namazlarımızı da o kadar çok huşû ve ihlâs içerisinde kılarız. Göstereceğimiz samîmî gayretlerimiz derecesinde namazımız hayat bulacaktır.
Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm şöyle anlatır: “Kalbim bu ibâdet şekillerini şiddetle arzuluyordu. Bu arzumdan ötürü Rabbim yedi kat semâvâtta ibâdet eden meleklerin çeşitli ibâdet şekillerini bir araya getirdi ve ümmetimin üzerine farz olan bir ibâdet hâline koydu. Ümmetimden her kim bu beş vakit farz namazı dosdoğru kılarsa yedi kat semâvâttaki meleklerin ibâdeti gibi ibâdet etmiş olur.”
Ümmet-i Muhammed’in en büyük ve en kıymetli mîrâsı namazda mîrâçtır. Dolayısıyla mi’râc, “Gizli bir hazîneydim ve bilinmeyi murâd ettim, onun için de mahlûkātı yarattım” hadîs-i kudsîsindeki, O’nun bilinmek murâdına cevaptır.
Fahr-i kâinât Efendimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm’ı nefsimizden daha fazla sevmemiz gerekir. Hakk Teālâ; “Peygamber, mü’minler için kendi öz nefislerinden daha evlâdır” (Ahzâb,6) buyurmaktadır. Bu âyet-i kerîme ile Hazreti Peygamber'e aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm mutlak bir öncelik tanınması, mü’mince yaşarken her davranışın bu şuuru içermesi gerektiği belirtiliyor. Habîbullâh’ı her şeyden çok sevmedikçe îmanda kemâle eremeyiz. Dr. Haluk Nurbaki buyurmaktadır: "Medîne sırrını taşıyarak, Sevdây-ı Muhammedî uğruna fedâ edilmeyecek hiç bir duygu yoktur. Bütün duygularımızı, nefsimizin bütün hâinliklerini Sevdây-ı Muhammedî uğruna fedâ edeceğiz!"
Bu nedenle hayâtımızdaki her bir davranışta, her bir harekette Efendimiz’in sünnetine mutlak öncelik vermeliyiz. Ümmet-i Muhammed, en yüksek seviyede dinamizm arzeden “Sünnet-i Resûlullâh”a mazhar olmuştur. İslâm dîni Resûlullah Efendimiz’in sünnetine dayandığı için akışkan, kesintisiz, devamlı, dinamik, her dâim canlı, en üst seviyede bir eğitimdir. Bu bilince varabilirsek ve bu hikmeti hayâta geçirebilirsek insan mevcûdiyetinin zirvesine ulaşmış oluruz. Resûlullâh’ın sünnetini yaşamak, ona olan sevgiyi hayâta tatbîk etmekten başka bir şey değildir. Bu sevgi, bizzat Allah’tan gelir. Bu, Allâh’ın, Nebî’sine olan aşk u muhabbetidir. Hakk Teālâ Nebî’sine “Habîbim, Sevgilim” demiştir.
Hakîkatin mükemmel âşığı olarak O, bütün ihtiyaçlarımızı temsîl eder. O’na hayret etmek, rûhumuzu yükseltir. O’nu işitmek, zor olanı kolaylaştırır. O, kendisini zikreden herkese ilâhî rahmet yayar. O’na selâm ve salavât göndermek, kalbimizdeki aşkı ânîden arttırır. O’nu tefekkür etmek, en büyük mutluluğu getirir ve rûhumuzun yüzünü aydınlatır. O’nun rûhuna huzur dilemek, gerçek kurtuluş anlamına gelir, insana derinlik kazandırır.
Abdülkādir-i Geylânî Hazretleri şöyle buyuruyor: “Ruhlar âleminde bütün insanların adı Muhammed’dir.”
İnsanlığın fazîlet zenginliği, Muhammed’in isminde yaşar. Bâtınî saflığın anahtarı, Muhammed’in isminde yaşar. Mü’minler için gerçek yuvaya dönüş, Muhammed’in isminde yaşar. Gerçek kaynağa rücû etmek, Muhammed’in isminde yaşar.
O’nun ismi, bizi dönüştürür ve şekillendirir. O’nun ismi, kalplerimizin gerçek ilacıdır. O’nun ismi, selâmet kaynağımızdır. O’nun ismi, rahmet yağdırmaktadır. O’nun ismi, vâris-i Muhammedî erişir. O’nun ismi, O’na olan muhabbeti, O’na olan muhtaçlığı ve hayranlığı artar. O’nun ismi, saf tevâzu hazînesi açar!
Kasım 2026, sayfa no: 34-35-36-37