Terbiye edip eğiten, besleyip büyüten Rabbimiz’dir. O zaman hayâtın her safhasını emriyle tanzîm etmek kula düşer. Sûre-i Yûsuf buna örnektir. Fıtratında yaratılışında mevcud nimeti nübüvvetle netîcelendirmiştir. Bu arada geçirilen evreler İlâhî düsturla gerçekleşmiştir. Bütün nebî ve velîlerde bunu açıkça müşâhede ederiz. Üç yaşında teheccüd namazı kılıp kalbinin yine de gafletinden şikâyet etmesi bunun apaçık misâlidir. Gerek Yûsuf (as)’ın, gerekse Mûsâ (as)’ın iffetini koruması ne güzel bir haslettir. İbrâhîm (as)’ın putlardan nefreti, Mûsâ (as)’ın Firavun’a karşı durması ve bütün Peygamberlerin Aleyhimüsselâm şirke karşı mücâdeleleri, Hac sûresinin 73. âyetini hatırlatır.
“Ey insanlar! Size bir misâl verilmekte; dinleyin onu: Allah’tan başka kendilerine yalvarıp yakardıklarınız var ya, hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar! Hattâ sinek onlardan bir şey kapsa, onu dahî ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!”
Kehf sûresinde, yetiştirilecek bir yavrunun gençliğindeki özellik îman ve hidâyettir. “(Habîbim!) Biz, onların haberlerini sana hak olarak bildiriyoruz. Şüphesiz onlar, Rablerine îmân etmiş (yiğit) gençlerdi. (Müslümanlıkta sebât ettikleri için) Biz de onların hidâyetlerini (îmân nurlarını) artırmıştık.” (Kehf, 13.)
Ashâb-ı kehf, yedi genç, azîmetle amel eden yiğitlerdi. Hayatlarına da mâl olsa Hak’dan ayrılmadılar. “Ve sarsılmaz bir cesâret ve kararlılıkla yüreklerini perçinlemiştik. Hani onlar, zālim yöneticilerin karşısına dikilerek haykırmışlardı: “Bizim kendisine boyun eğeceğimiz biricik Efendimiz, göklerin ve yerin gerçek sâhibi, yöneticisi ve Rabb’i olan Allah’tır! Bu yüzden biz, O’ndan başka bir ilâhın egemenliğini aslâ tanımayacak; zulüm sistemini ayakta tutmak için uydurduğunuz o sahte ilâhlarınıza hiçbir zaman yalvarıp yakarmayacağız! Aksi hâlde, Rabb’imizin aslâ râzı olmayacağı saçma bir söz söylemiş oluruz!” (Kehf, 14.)
Ulemâ-i Kirâm ve evliyâ-i izam tavsiyelerinde azîmeti vurgularlar. Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahaeddîn (ks) Hazretleri’ne Abdü’l-Hâlık Gocdevânî Hazretleri’nin tâlimâtı şöyle olmuştur:
— Oğlum Bahâeddîn, Hak tarafından büyük bir isti‘dâda sâhipsin. Âleme mânevî ışık yayacak olan bu isti‘dâd fitilini tahrîk lâzımdır. Zikrullahtan bir an fâriğ olma! Mahlûkāta hâlisâne hizmet et. Onunla Hakk’a giden yol buluna ve erişile...
— Bahâeddîn! Her zaman ve mekânda ayağını şerîat esasları üzerine basasın! Emir ve nehiyde istikāmet üzere olasın! Dâimâ azîmetle amel eyleyesin! Sünnetlere tâbi olasın! Cemî sünnetleri mümkün oldukça işleyesin! Ruhsatları terk edip bid‘atlardan kaçınasın! İnsanlar, hayvanlar, nebatlar senden hizmet bekliyorlar oğlum!..
Seyr ü sülûkün evvelinde, ortasında ve sonunda gerekli bilgi ve usûlleri Hızır Aleyhisselâm’dan aldığım gibi sana tâlim eylerim. Daha çok zikr-i hafîyi iltizâm et. Allâh’ın tevfîki refîkin olsun!..»
Sağlam bir akîde, inanç esasları, sâlih amel ve güzel ahlâk her şahsın vazgeçilmez karakteri olmalıdır. "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunların içinden bir fırkası ehl-i necât olacaktır." buyurmuş. Ashab sormuşlar:
"Yâ Resûlallâh, o kurtulan fırka hangi fırka olacaktır?"
Şöyle cevap vermiş:
"Benim sünnetimden şaşmayanlar kurtulanlardan olacaktır! Yāni Ehl-i sünnet ve cemâat mensuplarıdır." (Tirmizî, İman, 18; İbnu Mâce, Fiten, 17)
Ehl-i sünnet, Hz. Peygamber ile ashâbının dînin temel konularında tâkip ettikleri yolu benimseyenlerdir.
İbâdette kāim olmak kulluğun gereğidir. Yaratılışımız ibâdet ve Zât-ı Ecell-i A’lâ’yı tanımaktır.
Her bakımdan örneğimiz: “Ey îmân edenler! Allâh’ı ve âhiret gününü arzulayan ve O’nu sürekli anıp yücelten kimseler için Allâh’ın Elçisi, o sarsılmayan îmânı, tertemiz ahlâkı, fedâkârlığı, cömertliği, cesâreti, kararlılığı ve çalışkanlığı kısaca bir hayat boyu yaşadığı kulluğu ile gerçekten size mükemmel bir örnektir. Şahıs olarak Peygamberi (sav), toplum olarak da O’nun arkadaşlarını, ashâb-ı güzîni radiyallâhü anhüm kendinize örnek almalısınız.” (Ahzab, 21.)
Bize numûne olarak gösterilen Nebîler, sıddîklar, şehîdler ve sâlihler gençliklerinde ilim ve hikmete ermişlerdir. Bu âyet-i celîle bütün Peygamberlerin vasfıdır. “Mûsâ (as) yetişip olgunlaşınca, ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle ödüllendiririz.” (Kasas, 14.) Saymakla bitiremediğimiz teknolojide, yapay zekâ, kuantum bilişim, uzay teknolojileri ve veri güvenliği alanlarında tâkib edeceğimiz yol şudur:
İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır
Okumaktan murat ne
Kişi Hakk'ı bilmektir
Çün okudun bilmezsin
Ha bir kuru emektir
Okudum bildim deme
Çok tāat kıldım deme
Eğer Hak bilmez isen
Abes yere gelmektir
Dört kitabın mânâsı
Bellidir bir elifte
Sen elifi bilmezsin
Bu nice okumaktır
Yiğirmi dokuz hece
Okursun uçtan uca
Sen elif dersin hoca
Mânâsı ne demektir
Yûnus Emre der hoca
Gerekse bin var hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir
İlim, el-Alîm sıfatından damlar. Yoksa zulüm olur. Gelişen teknoloji haklı ile haksızı ayırmazsa Hiroşima’ya atılan bomba gibi yaklaşık 140 bin kişinin hayâtını kaybetmesine vesîle olur. Gazze’de tutuklu, şehid ve sakat kalanların, yurtlarından edilenlerin sayısı belirsizdir. Bu sâdece bir tânesi, sayılamayacak kadar zulme uğrayan müslim ve gayrı müslim vardır. Huzûrun temini olan İslâm’ın târifi şudur hadîs-i şerîfde: “Müslüman, diğer Müslümanların onun elinden ve dilinden zarar görmediği, emniyette olduğu kimsedir.”
İlim Hak Teālâ’yı tanıtmazsa data kuru bilgi olur. İlim haşyet olursa Hak Teālâ’ya yaklaştırır. Allah'tan ancak âlimler korkar. Bir şey hakkında saygı, O’nun şânına olan bilgi ve bilginin derecesiyle uyumlu olur. Bir kulun da Allâh'a dâir ilmi ne kadar mükemmel ise, korkusu da o oranda mükemmel olur. Onun için Resûlullah (sav): “Ben sizin Allah'tan en çok korkanınız ve en çok müttakî olanınızım.”
Kasım 2026, sayfa no: 4-5-6