Ömer Nasuhi Bilmen, Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş, Cumhuriyet devrinde ilmî ve idârî görevler üstlenmiş, klasik İslâm ilimleri birikimini yeni döneme taşıyan önemli âlimlerden biridir. Medrese tedrîsâtından fetvâ hizmetlerine, İstanbul Müftülüğü’nden Diyanet İşleri Başkanlığı’na, hocalıktan telif faaliyetlerine uzanan hayâtı, yakın dönem Türkiye’sinin dînî ve ilmî dönüşümüne de tanıklık eder. Onu yalnızca Büyük İslâm İlmihali’nin müellifi olarak tanımak eksik kalır. Bilmen; fıkıh, tefsir, kelâm, hadis, ahlâk ve edebiyat sahalarında eser veren çok yönlü bir âlim, aynı zamanda Osmanlı ilim geleneği ile Cumhuriyet nesilleri arasındaki sürekliliği sağlayan güçlü halkalardan biridir. Hakkındaki çalışmalarda îman, itikat, ahlâk, tefsir, fıkıh, kelâm, dinler târihi ve edebiyat alanlarında yirmi dört eser ve çeşitli makāleler kaleme aldığı belirtilmektedir.
Erzurum’dan İstanbul’a
1883 yılında Erzurum’da dünyâya gelen Ömer Nasuhi Bilmen’in babası Hacı Ahmed Efendi, annesi Muhibbe Hanım’dır. Küçük yaşta babasını kaybetmesi üzerine tahsîlini, Erzurum Ahmediye Medresesi müderrisi olan amcası Abdürrezzak İlmî Efendi’nin himâyesinde sürdürdü. Erzurum Müftüsü Narmanlızâde Hüseyin Efendi’den de ders aldı. Hocalarının vefâtından sonra İstanbul’a gelerek Fatih dersiâmlarından Tokatlı Şakir Efendi’nin derslerine devâm etti ve icâzet aldı. Ardından Medresetü’l-Kudât’a girdi ve 1913 yılında yüksek dereceyle mezun oldu.
Bilmen’in tahsîli, medrese müfredâtının ötesinde güçlü bir dil ve edebiyat birikimini de kapsıyordu. Arapça ve Farsça’yı klasik eserleri rahatlıkla okuyacak seviyede öğrenmiş, her iki dilde şiir yazabilecek bir kudrete ulaşmıştı. Türkçe’yle birlikte üç dilde şiir yazdığı, Fransızca’yı da tercüme yapabilecek ölçüde öğrendiği aktarılmaktadır. Kitaba olan ilgisi ise daha gençlik yıllarında belirgindi. Ödünç aldığı eserleri kendi eliyle istinsah edip ciltleyerek şahsî kütüphanesini oluşturuyordu.
İstanbul’a gelişi Bilmen için yalnızca şehir değiştirmek değil, ilmî hayâtında yeni bir safhaya geçmekti. Medrese tahsîli, hukuk eğitimi ve fetvâ geleneği onun şahsiyetinde birleşmeye başladı. Beyazıt dersiâmlığı, Fetvahâne-i Âlî’deki vazîfeleri, Heyet-i Telifiyye üyeliği, medrese müderrisliği ve İstanbul Müftülüğü müsevvidliği gibi görevlerde bulundu. 1943 yılında İstanbul Müftüsü oldu ve yaklaşık on yedi yıl bu vazîfeyi yürüttü. 1960 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirildi; 1961’de buradan ayrıldı. Daha sonra İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nde fıkıh, fıkıh usûlü ve kelâm dersleri verdi.
Emeklilik onun için ilmî faaliyetin sona ermesi anlamına gelmedi. Seksen yaşından sonra beş yıllık yoğun bir çalışmayla sekiz ciltlik Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri’ni tamamlaması, ilimle kurduğu ilişkinin ömrünün sonuna kadar devâm ettiğini göstermektedir. 11 Ekim 1971’de vefât eden Bilmen, Fatih Câmii’nde kılınan cenâze namazının ardından Edirnekapı’daki Sakızağacı Mezarlığı’na defnedildi.
İlmi Ahlâka Dönüştüren Bir Şahsiyet
Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmî şahsiyetini belirleyen temel özelliklerden biri, bilgi ile ahlâk arasında kurduğu kuvvetli bağdır. Onun hakkında yapılan çalışmalarda tevâzuu, samîmî dindarlığı, çalışkanlığı ve ilmî vakarına özellikle dikkat çekilmektedir. İstanbul Müftülüğünden itibâren vefâtına kadar geniş halk kesimleri nezdinde güven kazanmasında yalnızca bilgisi değil, yaşayışı da etkili olmuştur. Araştırmalarda onun “ilmî ve ahlâkî otoritesi”, samîmî dindarlığı ve tevâzuu sebebiyle halkın başlıca güven kaynaklarından biri hâline geldiği ifâde edilmektedir. Vazîfe anlayışı da aynı ciddiyetin göstergesidir. Uzun memuriyet hayâtında görevine son derece bağlı olduğu, 1953 yılında hac farizasını yerine getirmek için aldığı üç aylık iznin tamâmını kullanmayarak altmışıncı günde vazîfesine döndüğü aktarılmaktadır.
Bilmen aktif siyâsetten özellikle uzak durdu. Bu tavrını şiirinde de açıkça dile getiriyordu:
“Etme siyâsetle sakın iştigâl;
Berk-i siyâsetle yanar perr ü bâl.
Ehl-i siyâset olamaz her kişi,
Ehline terk etmelidir her işi…”
Siyâsetten uzak duruşu, toplumsal meseleler karşısında ilgisizlik değildi. Onun tercîh ettiği alan ilim, irşad ve eğitimdi. Dînin günlük siyâsî mücâdelelerin malzemesine dönüşmemesi konusunda hassas davranması da bu tavrın bir sonucuydu.
Fıkıhtan Tefsîre Geniş Bir İlim Dünyâsı
Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmî mîrâsı yalnızca bir alana sığmayacak kadar geniştir. Büyük İslâm İlmihâli, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, Muvazzah İlm-i Kelâm, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe Meâl-i Âlîsi ve Tefsîri, Büyük Tefsir Tarihi ve Tabakatü’l-Müfessirîn ve ahlâka dâir çalışmaları bu genişliğin başlıca örnekleridir. Ayrıca Beyânü’l-Hak, Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlü’r-Reşâd gibi dönemin önemli mecmualarında makāleler yayımlamıştır.
Henüz Medresetü’l-Kudât öğrencisiyken kaleme aldığı “Adâlet-i Şer’iyye” makālesi onun hukuk düşüncesinin erken örneklerinden biridir. Bilmen burada adâleti yalnız suçun karşılığının verilmesi olarak ele almaz; toplum düzeninin devâmını, insanların güven içerisinde yaşayabilmesini ve haklarının korunmasını adâletle ilişkilendirir. Ona göre siyâsî toplumun devâmı ve fertlerin emniyeti, adâletin gerçekleştirilmesine ve insanların haklarının korunmasına bağlıdır. Bilmen’in sonraki yıllarda ortaya koyacağı büyük fıkıh külliyâtının temellerinin henüz talebelik döneminde şekillenmeye başladığı görülmektedir.
Bir Evin Kitabından Toplumsal Hâfızaya: Büyük İslâm İlmihali
Bilmen’in toplum üzerindeki en yaygın etkisini şüphesiz Büyük İslâm İlmihali meydana getirdi. 1947’de yayımlanan eser, Cumhuriyet döneminin en çok okunan ilmihâlleri arasına girdi ve sonraki ilmihâl çalışmalarına da örneklik teşkîl etti. Eserin başarısının arkasında Bilmen’in klasik fıkıh birikimini günlük hayâtın meseleleriyle buluşturabilmesi vardır. İtikatla başlayan ilmihâl; taharet, namaz, oruç, zekât, hac ve umre, kurban, helâl-haram, ahlâk ve peygamberler târihi gibi alanları sistemli biçimde ele alır. Bu yönüyle eser yalnız ibâdetlerin nasıl yapılacağını anlatan bir el kitabı olmaktan çıkarak Müslümanın gündelik hayâtını düzenlemeyi amaçlayan kapsamlı bir dînî rehbere dönüşür. Bilmen’in ilmihâlinde hadis kaynaklarını kullanma biçimi de dikkat çekicidir. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i başta olmak üzere Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce gibi temel hadis kaynaklarından yararlanmıştır. Böylece ilmihâl, yalnızca hükümleri sıralayan bir metin değil, klasik dînî kaynaklarla beslenen bir öğretim kitabı niteliği kazanmıştır.
Bununla birlikte Bilmen’in eserlerini kendi târihî ve toplumsal şartlarından bağımsız değerlendirmek doğru değildir. Büyük İslâm İlmihali üzerine yapılan yakın dönem araştırmalarında, özellikle kadın ve âile konularındaki kimi hüküm ve değerlendirmelerin dönemin geleneksel toplumsal kabûllerini taşıdığı yönünde eleştiriler bulunmaktadır. İlmihâllerin yazıldıkları dönemin din anlayışını ve kültürel kodlarını da yansıttığına dikkat çeken çalışmalar, Bilmen’in eserini de bu açıdan değerlendirmektedir. Bu husus, onun ilmî değerini ortadan kaldırmaktan ziyâde eserlerinin târihsel bağlamı dikkate alınarak okunması gerektiğini göstermektedir.
Akıl ile Nakil Arasında
Bilmen’in düşünce dünyâsının önemli özelliklerinden biri akıl ile nakli karşı karşıya getirmemesidir. Kelâm meselelerinde vahyi esas almakla birlikte aklî istidlâle geniş yer verir. Âhiret inancını ele alış biçimi bunun açık örneğidir. Bilmen, ölümden sonraki hayâtın aklen imkânsız olmadığını ortaya koyarken âhiretin hakîkatini naklî delillerle temellendirir; ilâhî hikmet, adâlet ve kudret açısından da ölümden sonra hayâtın varlığının anlamlı olduğunu savunur. Bu yaklaşım onun ilmî tavrının genel karakterini de yansıtır: Geleneğe bağlıdır fakat sâdece nakletmekle yetinmez; açıklamaya, temellendirmeye ve çağının insanına anlatmaya çalışır.
Fakihin Tasavvufî Dünyâsı
Bilmen daha çok fakîh ve müfessir kimliğiyle tanınmasına rağmen tasavvufa uzak değildir. Tasavvuf hakkında müstakil bir eser yazmamış olmakla berâber eserlerinde akıl, kalp, ruh, nefis, tevbe, sabır, zühd, ihlâs, tevekkül, zikir, tevhîd ve mârifetullah gibi tasavvufun temel kavramlarına geniş yer vermiştir. Hakkında yapılan kapsamlı bir araştırma, onun bu kavramlardaki görüşlerinin klasik sûfîlerin yaklaşımlarıyla büyük ölçüde aynı çizgide bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Bilmen tasavvufu İslâm’ın dışında gelişmiş bir düşünce olarak değil, dînin rûhî ve ahlâkî boyutunun bir ifâdesi olarak görür. Tasavvufun Kur’ân ve Sünnet’e bağlı özünü önemser. Bu sebeple onun fıkıh anlayışının arkasında yalnız hüküm, kelâmının arkasında yalnız istidlâl yoktur; insanın iç dünyâsını terbiye etmeye yönelik belirgin bir ahlâk ve ihsan düşüncesi de vardır.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Taşınan İlim
Ömer Nasuhi Bilmen’in önemi, yalnızca çok eser yazmış olmasından kaynaklanmaz. Asıl önemi, bir medeniyetin ilmî hâfızasını büyük bir târihî kırılmanın ardından yeni nesillere aktarabilmiş olmasıdır. Erzurum medreselerinde başlayan ilim yolculuğu İstanbul’un fetvâ ve tedris kurumlarında olgunlaşmış; Cumhuriyet döneminde müftülük, Diyanet İşleri Başkanlığı, Yüksek İslâm Enstitüsü hocalığı ve telif faaliyetleriyle devâm etmiştir. Onun hayâtında Osmanlı medresesi ile Cumhuriyet’in din eğitimi kurumları birbirinden bütünüyle kopuk iki dünyâ olarak değil, aynı ilmî gayretin değişen şartlar içerisindeki iki safhası gibi görünür.
Yaklaşık doksan yıllık ömrünü okumaya, yazmaya, araştırmaya ve öğretmeye vakfetti. Hakkında yapılan çalışmalarda eserlerinin Osmanlı ile Cumhuriyet dönemleri arasında İslâmî ilimler bakımından târihî devamlılık sağladığı özellikle vurgulanmaktadır. Bugün Ömer Nasuhi Bilmen’i yeniden okumak bu sebeple önemlidir. Onun kitaplarında yalnız fıkhî hükümler, kelâmî deliller veya tefsir bilgileri bulunmaz. Bir âlimin ilim karşısındaki ciddiyeti, vazîfe ahlâkı, geleneğe sadâkati, topluma karşı sorumluluğu ve hayâtının son yıllarında bile kalemi elinden bırakmayan çalışma irâdesi de görülür. Ömer Nasuhi Bilmen, bir devrin kapanışına şâhit oldu; fakat o devrin ilmî birikiminin kendisiyle birlikte kapanmasına râzı olmadı. Onu bugün hâlâ önemli kılan da geride bıraktığı kitapların sayısından önce, taşıdığı emâneti sonraki nesillere ulaştırmış olmasıdır. Rûhu şâd olsun.
Ekim 2026, sayfa no: 74-75-76-77
