Yaklaşık beş yıldan beri fırsat buldukça Trakya bölgesini keşfe çıkıyorum. Şehir merkezleri dışında Uzunköprü, Keşan, Havsa, Lüleburgaz, Babaeski, Pınarhisar, Vize, Saray, Hayrabolu, Bolayır ve Gelibolu bölgede ziyâret ettiğimiz beldelerden bazıları. Yine bir keşif gezisindeyiz. Bu sefer rotamız Edirne'nin güneybatı köşesinde, Meriç Nehri'nin Ege Denizi'ne döküldüğü noktada konumlanan Enez ilçemize. Yunanistan sınırına komşu olan Enez'in doğusunda Keşan, kuzeyinde İpsala, batı ve güneyinde ise Saros Körfezi bulunur. Bilinen târihi mîlattan önce 4000’lere uzanan Enez (Ainos kenti), ilçe merkezinde yer alan târihî Enez Kalesi ve Türkiye'de bulunan 9 Ayasofya Câmi-i Şerîfi'nden biri olan Enez Ayasofyası (Fatih Câmi-i Şerîfi) gibi önemli yapılarıyla bilinir.


Diğer Trakya seyahatlerimizde olduğu gibi bu ziyâretimizde de bize Sedat Alpsoy kardeşimiz refâkat etti. Cumartesi günü sabah beş gibi Eyüp Sultan'dan hareket ettim. Esenler Otogarı’ndan 07:30 aracıyla Lüleburgaz'a doğru yola koyulduk. Saat 09:15 gibi Sedat Soyalp kardeşimizle Lüleburgaz Otogarı’nda buluşup aracımızla Babaeski’ye geçip kahvaltımızı da yapıp Enez istikāmetine doğru yola koyulduk. Ziyâretlerimizi daha ziyâde ya ilkbahar ya da sonbahar mevsimine denk getirirdik. Havalar bu mevsimlerde daha ılıman olduğu için arâzide fazla sıcağa mâruz kalmadan ziyâretlerimizi yapardık. Bu sefer gezimiz Temmuz ayına denk geldi. Hava biraz sıcaktı lâkin bu mevsimin de kendine has farklı güzellikleri var. Ucu bucağı görünmeyen tarlaların arasından süzülerek ilerliyoruz. Özellikle Trakya bölgesi bu mevsimlerde ayçiçeği tarlalarının çiçek açmasıyla devâsâ bir sarı denize dönüşür. Ayçiçeğine memlekette Gündöndü diyoruz. Anadolu'nun farklı bölgelerinde Günçiçeği, Günebakan, Gülebağan, Günâşık, Şemşamer ve Şemsigamer gibi onlarca farklı isimle biliniyor. Ayçiçeği veya başka bir çiçeğe farklı isimler vermek bir toplumun doğayla kurduğu bağın, kültürel hâfızasının, hayâl gücünün ne kadar üretken ve zengin olduğunu gösterir. Bir çiçeğin adı coğrafyaya, şehre hattâ köyden köye göre değiştiğinde, o bitki sâdece biyolojik bir varlık olmaktan çıkar. İnsanların duygularını, hikâyelerini ve geleneklerini taşıyan canlı bir sembole dönüşür. Beton yığınları arasında bu tür düşüncelere dalmak mümkün mü?

Şapel'den Dönüştürülmüş Bir Türbe Yapısı

Birkaç küçük mola dışında yollarda bekleme yapmadan, yaklaşık iki buçuk saatlik yolculuğun ardından, öğle saatlerinde Enez'e vardık. İlçenin girişinde yer alan tabelada şöyle yazıyordu: “Bugün misâfirimizsiniz, yarın Enezlisiniz”. Ne mânâya geldiğini ziyâretimizi tamamlayıp döndüğümüzde anlamıştık. İlçe merkezine varmadan daha önceleri varlığından haberdâr olduğumuz Has Yûnus Bey Türbesi’ni sorarak yerini öğrenip ziyâret ettik. Adres sorduğumuz teyzemiz “patpat” diye bilinen minik aracının üzerinde idi. Sağ olsun bizi peşine takarak türbenin yakınına kadar götürdü. Bahçelerinde incir ağaçlarının boy gösterdiği, üzüm asmalarının yola taştığı, beyaz badanalı, kiremit kaplı mütevâzı evlerin arasından geçerek ulaştığımız Has Yûnus Bey Türbesi (15. yüzyıl) Yûnus Baba Türbesi olarak da bilinir. Enez'in fethinde büyük yararlılıkları olan Has Yûnus Bey'in burada medfun olduğuna inanılır. Kasabanın yerleşim alanı dışındaki düzlükte, târihî mezarlık alanının içindedir. Türbe yapısı fetihten öncesine āit olan Hagios Evplos Şapeli'dir. Böyle bir türbe yapısına başka bir yerde rastladığımı zannetmiyorum. Mezarlık alanında farklı dönemlere āit pek çok mezar ve mezar taşı vardır. Türbe ve mezarlığın bir kısmı yakın zamanda restorasyona tâbi tutularak alanda bazı düzenlemeler yapılmış ancak gerekli özen gösterilerek bakımı yapılmadığı için yapılanların bir anlamı kalmamış gibi. Mezar taşları, çalıların, otların arasında kaybolmuş. Olumsuzluklara rağmen türbe yapısı ve Osmanlı döneminden kalan mezar taşları hoş bir görüntü oluşturuyor. Şapel’den dönüştürülmüş bu sıradışı türbeyi ve çevresindeki mezar taşlarını görmek için bile Enez'e gelmeye değer.


Türkiye'deki Dokuz Ayasofya Câmi-i Şerîfi’nden Biri


Has Yûnus Bey Türbesi önünden etrâfa göz gezdirdiğimizde Enez Kalesi'nin burçlarını görüyoruz. Türbe ile Kale arasında iki yüz metrelik bir mesâfe var. Aracımızı müsâit bir yerde park ederek kale kapısından içeriye giriyoruz. Etrâfı surlarla çevrili müstahkem bir kale içerisinde bulunan “Enez Ayasofyası”nın ilk inşâ târihi tam olarak bilinmemekle birlikte 12. yüzyılda Bizans döneminde bir kilise olarak yaptırıldığı varsayılır. Osmanlılar’ın Enez’i fethetmesinden sonra 1456’da câmiye çevrilen yapı nice bâdirelerden geçtikten sonra yakın zamanda restorasyona tâbi tutularak yeniden ibâdete açılmış. Kale içerisinde bulunmasıyla, boyutuyla, mîmârîsiyle, manzarasıyla hem olağanüstü güzelliğe hem de özelliğe sâhip bir ibâdetgâh. Câmi duvarını süsleyen celi sülüs yazının bir örneğini Unkapanı, Üskübi Çakır Ağa Câmi-i Şerîfi’nde görmüştüm. Şöyle yazıyordu levhada: “Allâh'ın emrettiği farzları yerine getir, mûtî/itāat eden kullardan olursun.”

Câmi avlusunda rastladığımız belden aşağısı kırılmış sarıklı bir mezar taşının hatırlattığıdır: "Bu toprağı dinleyen bir insan, kulak verdiğinde toprağın altından fısıldayan ecdâdın sesini duyar. Onların bıraktığı mîmârî, dil ve mâneviyat bütünüyle bir âhenk oluşturur ve işte o zaman gözümüze gerçek bir vatan tablosu görünür.” Enez'deki târihî ve kültürel mîras elbette ki Has Yûnus Bey Türbesi ve Ayasofya Câmi-i Şerîfi’nden ibâret değil. 1970'li yıllardan beri yapılan kazı çalışmaları ve araştırmalar sonucunda Enez'de hamam, kaldırım taşlı caddeler, bazilika ve şapeller, Roma dönemi mezar kalıntıları ortaya çıkarılmış; çeşitli malzemelerden yapılmış yüzlerce irili ufaklı buluntu ilçenin kültürel envanterine kazandırılmıştır. Ancak bunları tek tek ziyâret edip kaleme almaya imkânımız yeterli değil. Geçmişin stratejik yarımadası, bugünün saklı cenneti Enez, târihî dokusuyla olduğu kadar geniş, tertemiz sâhil şeridiyle de dikkatleri üzerine çekiyor. Enez; hem târihi solumak hem de deniz ve güneşin tadını çıkarmak isteyenler için mükemmel bir alternatif. Kelimenin tam anlamıyla yaşanılacak bir yer.

Enez'in Sessiz Tanıkları

Öğle namazını Ayasofya Câmi-i Şerîfi’nde edâ edip ilçe girişindeki mezarlığı ziyâret ediyoruz. Mezarlık girişinde Osmanlı dönemine āit pek çok mezar ve mezar taşı var. Burada da Yahya Kemal Beyatlı’nın dizeleri aklımıza düşüyor:  

“Derler insanda derin bir yaradır köksüzlük
Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.
Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.”

Kabristanındaki incelemelerimizi tamamlayıp civarda medfun bulunan büyüklerimizin ruhlarına bir Fâtiha üç İhlâs-ı şerîf hediye ederek İpsala istikāmetine doğru yola koyuluyoruz.



İpsala sınır kapısına varıp hâtıra fotoğrafı çektirdikten sonra ilçe merkezine uğrayıp Alaca Mustafa Paşa Câmi-i Şerîfi'ni ziyâret ettik. Klasik tarzda inşâ edilen, tek minâresi bulunan câminin kitâbesi günümüze ulaşamamıştır. Bu sebeple yapım yılı ve kim tarafından yapıldığı bilgisine ulaşılamamıştır. Osmanlı’nın Gelibolu’dan sonra Trakya üzerinden Rumeli’ye akınlar düzenlediği ilk yıllarda yapıldığı varsayılır. Akıncı beylerinden Alaca Mustafa Paşa adına yapıldığı kabûl edilir. Civarda bulunan çay ocağında çaylarımızı yudumladıktan sonra akşam konaklayacağımız Kırklareli’ne hareket ettik. 

Kırk Kimse ki Şehit Oldu Bu Yerde

Akşam yemeğimizi Erikli köyü kırsalında bir bağ evinde yedik. Pazar günü dönüşümüz Vize üzerinden olacaktı. Kahvaltıdan sonra, daha önceki ziyâretlerimizde bir türlü uğrayamadığımız Kırklar Tepesi’ne uğradık. Kırk Şehitler Âbidesi buradadır. Yanık Kışla Caddesi üzerindedir. 1363 yılının ilkbaharında, Sultan Murad Hüdâvendigâr Döneminde, Demirtaş Paşa komutasındaki Türk ordularının Kırklareli’ni Bizanslılardan almaları sırasında şehit düşen “Kırk Akıncı” adına yaptırılmıştır. Giriş kapısı üzerinde şöyle yazıyordu: "Kırk kimse ki şehit oldu bu yerde, bu nâm ile anıldı bu belde”Cümle geçmişlerimize rahmet niyâzıyla.

Vize yolundayız. Buradan da İstanbul'a hareket edeceğiz. Vize yakınlarında Sergen Köyü tabelası gözümüze ilişti. Planımızda olmamasına rağmen ânî bir kararla köyü ziyâret etmeye karar verdik. Anayoldan 5-10 kilometre içeride bir tepenin eteğinde konumlanmış kartal yuvası gibi bir yerleşim alanı. Her tarafı zümrüt gibi yemyeşil. Çeşmelerinden gürül gürül buz gibi sular akıyor. Eskiden belde imiş burası. Ama hakîkaten belde, güzellik meşheri diyebileceğimiz bir belde. Nüfûsu azalınca köy statüsüne geçmiş. İki câmisi var. Biz Eski Câmi-i Şerîfi'ne gittik. Eskiliğinden geriye pek bir şey kalmasa da rûhâniyetini hâlâ hissedebiliyoruz. Câmi Haziresinde “medeniyetimizin sessiz tanıkları” Osmanlı döneminden kalma mezar taşına rastladık. Öğle namazını cemâatle edâ ettikten sonra köy sâkinleriyle çay eşliğinde sohbet ettik. Abilerimizden biri muhâcir evlâdı imiş. Büyükleri Bulgaristan Razgrad'tan hicret etmiş. Bulgaristan ziyâretimiz ve oradaki kardeşlerimize dâir konuştuk. Keyifli, ömre bedel bir muhabbet oldu. Ziyâret ettiğim beldelerde yöre insanıyla muhabbet etmesem, oturup iki bardak çay içmesem sanki taşlar yerine oturmuyor, bir şeyler hep eksik kalıyor. Nasîbimizde Sergen Köyü’nde ballı dut ve kiraz yemek de varmış. Ülkemizin doğusu ayrı batısı ayrı bir güzel, kuzeyi başka, güneyi daha başka bir güzel. Cenâb-ı Mevlâmız kadir kıymet bilenlerden eylesin inşâallah.

Güneş yavaş yavaş Trakya’nın sarı ayçiçeği tarlalarının ardına doğru süzülürken, bizim için de Sergen Köyü’nden, bu zümrüt yeşili rüyâdan uyanma vakti geliyor. Heybemizde Enez’in deniz kokusu, Ayasofya’nın rûhâniyeti, Kırklar Tepesi’nin hüznü ve Sergen’in ballı dutlarının tadıyla İstanbul’a, başladığımız noktaya doğru dönüş yoluna geçiyoruz. Yol boyunca, Enez ilçemizin girişindeki o meşhur tabela zihnimde dönüp duruyor: “Bugün misâfirimizsiniz, yarın Enezlisiniz.”Belki bedenen Enez’de kalıp oralı olamadık; lâkin geçip gittiğimiz her yola, çayını içtiğimiz her fânîye ve toprağın altında yatan sessiz tanıkların taşına kalbimizden bir parça bıraktık. Anladım ki insan, köklerinin uzandığı bu toprakları adımlayıp o rûhu hissettiği müddetçe, bastığı her yerde zâten evindedir. Trakya’nın sarı denizinden başlayıp sınır boylarının târih kokan câmilerine, oradan da bir dağ eteğindeki muhâcir sohbetlerine uzanan bu keşif yolculuğumuz, arkamızda silinmez izler bırakarak nihâyete eriyor. Başka bir keşif yolculuğunda, yeni menzillerde ve yeni hikâyelerde yeniden buluşmak dileğiyle; hoşça bakın zâtınıza efendim.

Ekim 2026, sayfa no: 56-57-58-59-60