Yolcuyum Der Onlar Yüreklerinde Mekke, Medîne, Kudüs ve İstanbul’u Taşırlar

Yolcuyum Der Onlar

Yüreklerinde Mekke, Medîne, Kudüs ve İstanbul’u Taşırlar

Nuriye Eycan

Dünyânın her yerinde kırılmaların ve yüzleşmelerin yaşandığı günler geçirmekteyiz. Bu karmaşa ve dağınıklık hâli göründüğü gibi olmayabilir. Belki derin bir gaflet uykusunda yatmakta olan, insan olmaktan çıkmaya başlamış insanlığın uyanışına vesîle olur. Acımasızlığın, vahşetin, âdetâ câhiliye döneminin tekrârının yaşandığı bu günler; darmadağınık olmuş, fırka fırka bölünmüş âhir zaman ümmetinin yeniden toparlanmasının ve üzerinde taşıdığı ölü toprağından silkelenerek kurtulmasının habercisi olabilir. Müslüman görünümlü münâfıkların gerçek yüzlerinin ortaya çıkması, doğru ve yanlışın ayrışması, hak ve bâtılın saflarının belli olması zamânı gelmiştir. Acıdır hem de çok acı ve can yakıcı bir haldedir Müslümanların, âhir zamanda ümmetin yaşadığı bu günler. Aklı başında olan her insan dünyâda bir şeylerin değiştiğinin farkında, fakat bu kargaşa ve değişim dünyâda birçok taşların yerinden oynadığının, dengelerin değiştiğinin habercisi gibi. Bu durum inananlar için çetin bir sınav, hani Habil’le Kabil’in geçtiği sınav gibi. Kerbela çöllerinde kan akıtanın da kanı akanın da Allâhu Ekber demesi gibi. Öyle ki hak ve bâtılı ayrıştıramazsak bu sınavdan kalırız. Hânelerimizde başlamalı bu mücâdele. Önce çocuklarımıza sâhip çıkmalı, onların mertçe, îman dolu bir yürekle mücâdele edecek karaktere sâhip olmaları için onları Kur’ân ahlâkı üzere yetiştirmeli, hakla bâtılı ayırt edebilecek ferâseti kazanmaları için uğraş vermeliyiz. Yoksa mü’min ferâsetini kaybederse, nerede hangi safta durması gerektiğini karıştırır. Dünyâ ve insanoğlu yaratıldığı günden itibâren başlamıştır şeytan ve insanın, hak ve bâtılın savaşı.

Eğer ki bu mücâdele hak ve adâlet üzere olmazsa çok canlar yakar, çok masumlar ağlatır. Bu hal dünden bugüne gelene kadar, hep böyle devâm edegelmiş ve hâlâ devâm etmektedir. Oysa ki ne küçüktür o koskocaman görünen dünyâ. Parsel parsel bölünen ama bir türlü paylaşılamayan, insanın insanı yok etmeye çabaladığı, kardeşin kardeşi öldürdüğü, toprakları kardeş kanı ile sulanan, onunla beslenen, sanki bir tür yalancı cennet gibi görünen, zulümlerle ve zâlimlerle dopdolu olan bir garip yerdir dünyâ.

Şöyle bir bakınca, hep bir çözüm hep bir çıkış arıyor herkes, ama her nedense kanayan o yara bir türlü kabuk bağlamıyor, sanki âdetâ yeniden apse oluşuyor o yaranın üzerinde. Sürekli bunlardan bahsediyor yazanlar, çizenler, okuyanlar, okumayanlar. Hep konuşuluyor, anlatılıyor, belki sayfa sayfa romanlar şiirler çıkıyor ortaya, fakat bir türlü sonuca ulaşamıyor insanlar. Her nedendir bilinmez, ya da kim bilir belki de bunu bilmek, çözmek kimseciklerin işine gelmez. Âdetâ insanların büyük bir çoğunluğu bu acılardan, zulümlerden besleniyor, ekmek yiyor gibi görünüyorlar. Evet, aynen öyle! Zulmedenler, zulme sessiz kalanlar, her birisi dünyâya hükmetmenin her şeye daha çok sâhip olmanın peşinde. Bu öyle bir dönem ki her şeyin bilindiği, belki bizim bilebildiğimiz kadarı ile hattâ bilimin zirvesi diyebileceğimiz bir dönem, fakat bir o kadar da en dipte, câhiliye dönemi diyeceğimiz bir zaman dilimi. Ne garip! Hem en yüksekte, hem de en bataklıkta duruyor gibi insanoğlu.

Müslümanlar olarak nerdeyiz? Ne haldeyiz? Neler yapıyor veya yapmak için ne kadar çaba sarf ediyoruz? Tüm bunları sorgulamadan, fedâkârlık yapmadan, içimizdeki benlik duygusunu bir kenara koymadan hiçbir şekilde yol alamayız, sâdece yazarız anlatırız dertleniriz. Allah Resûlü (sav) ilk tebliğe başladığı zaman ona inanan herkes her şeyini, canını, malını, yurdunu fedâ edebilecek kadar inandı güvendi. Açlığa, susuzluğa göğüs gerdi. “Anam babam sana fedâ olsun Ya Resûlallâh (sav)” diyebilecek kadar sevdi. “Senin inandığın dîne biz de inandık, Allah’tan getirdiğin Kur’ân’a biz de îmân ettik” dediler.

Peki ya bizler? Ümmet kan ağlarken, fırka fırka bölünüp parçalanmışken ne yapabiliyoruz? Kendi içimizdeki benlik dâvâsından geçmeden, bir şeyleri fedâ etmeden, fedâ etmeyi öğrenip öğretmeden hiçbir dâvâmızda samîmî olamayız. Doğruyu ve yanlış ayırt edebilmek için, yüce Allâh’ın bize verdiği aklımızı kullanmayı öğrenmeli, Kur’ân’ı ve Resûlullâh’ı (sav) rehber edinerek, âilemizi, yavrularımızı ve kendimizi, yaşadığımız bu dünyânın çirkefleşmiş kısmında kaybolmaktan kurtarmalıyız.

Hani şöyle buyuruyor ya Yüce Yaradan biz kullarına: “Dünyâ hayatı bir oyundan, bir oyalanmadan başka bir şey değildir. Âhiret yurdu ise muhakkak Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (En’am, 32.)

Müslümanlar arasında yanan bu fitne ateşi sönmedikçe, alevi kor kor her şeyi yakar yıkar. Ebu Davud’ta geçen bir hadîs-i şerifte Resûlullâh (sav) Efendimiz; “Bir zaman gelecek aç insanların sofraya üşüştüğü gibi, diğer ümmetler sizi yağmalamak için sizin üzerinize üşüşecekler.” buyurdular. O zaman soruyorlar: “Yâ Resûlallâh o zaman biz az mı olacağız?” “Hayır az olmayacaksınız, aksine çok olacaksınız. Fakat sel sularının sürüklediği çer-çöp gibi zayıf olacaksınız.” buyurmuşlar. “Yâni Allah, düşmanların gözünden sizin heybetinizi alacak. Düşmanlarınız sizi ciddîye almayacak.”

Onun içindir ki gün yeniden toparlanma günü, ümmetin yeniden bir olma ve İslâm sancağını Kudüs’te Şam’da Bağdat’ta ve dünyânın her bir köşesinde dalgalandırma günü.

Yüreklerde esen ayrılık kasırgalarını, ümmeti fırka fırka parçalayan, her bir parçayı dibi görünmez okyanuslara atan tsunamileri; gönülleri okşayan seher meltemlerine, duâ denizlerine dönüştürmeli, Yüce Allâh’ın biz inananlara hediyesi olan ferâsetimizi, vakarımızı, birliğimizi ve dirliğimizi yeniden kazanmalıyız. Mü’minin yüreğinde taşıdığı îman, inanç, birlik ve berâberlik duygusu öyle bir nimettir ki kâfirlerin ve münâfıkların korkulu rüyâsıdır.

Kırılmış kalem, kanlı mürekkep gibi döker içindeki derdini sayfa sayfa kâğıtlara. Ve seslenir, bu devrin âhir zaman ümmeti diye adlandırılan insanlarına: “Ey âciz, ey topraktan yaratılan, şeytânın süsleyerek içine koyduğu ayrılık tohumlarını benlik suyu ile sulayıp da yeşertme, yoksa yeşeren ve sâdece benim bildiklerim diyerek büyüttüğün o kibir ağacının odunları, ümmetin kalbine düşen ayrılık ateşinin yığınları olur. Sen o yığınları fitne ve ayrılık ateşi ile tutuşturdukça, bil ki ilk kıblen olan, mi’râca açılan kapının bulunduğu, Resûlullâh’ın (sav) yedi kat Semâya yükseltildiği, Süleyman (as)’ın mâbedinin yeri olan Mescid-i Aksa’da kanlar dökülmeye, yanan ateşler ocaklar söndürmeye, o kutsal topraklar mâsumların kanı ile sulanmaya devâm eder. Susma anlat, mücâdele et, umûdunu kaybetme, ey âhir zaman ümmeti olan, bu senin sınavındır, sakın unutmayasın.”

Sanki tüm dünyâdan ayrışmış bir mâbed, huzur dolu mescitti orası. Dertli, gözü yaşlı, saçlarına sakallarına ak düşmüş, yüzündeki çizgilerden çok dert ve keder görmüş olduğu belli biriydi. Selâm verdim ve selâmların en güzeli ile cevap aldım ondan. Âdetâ tefekkür hâlindeydi, öyle huzur veren bir teslîmiyet hâli vardı ki. “Uzun bir yoldan gelirim, sonunun nerede ne zaman nasıl biteceğini bilmediğim bir yola giderim evlâdım” deyiverdi. “Anlatır mısın bana ey yolcu, yüreğinin, yüzündeki çizgilere, gözlerindeki derin bakışlara yansımış kederini, derdini?” dedim.

Sonrasında mı? Damla damla gözyaşları eşlik etti boğazından düğümlenerek çıkan kelimelere.

“Evlâdım bak, dün Selahaddin-i Eyyubi’nin üzerinde titrediği o kutsal topraklar bugün yangın yerine döndü, şeytânın kuklaları yakıp yıkmak için uğraşıyor o kutsal mâbedi.

Mescid-i Aksa’nın duvarlarında yankılanıyor çocukların çığlıkları; annelerin kanlı gözyaşları ile yıkanır duvarları. Nerede der bu ümmetin Hamza yürekli yiğit evlatları. Nerede Hazreti Ebubekir Sıddîkiyeti’nde olanları. Hani adâletin sultânı olan Hazreti Ömer’in torunları? Neden ses çıkarmazlar? Neden dur demezler bu zulme? Hani nerede neden gelmez hâlâ; Ümmetin kızlarının nâmusuna, iffetine el uzatanların elini kesecek, hayâ ve edep incisi Hazreti Osman’ın evlatları ve Hazreti Ali yürekli çocukları?” dedi ve ekledi:

“Ah be evlâdım! Keşke âileler yeniden ilim meclislerine dönse, her ana-baba evlâdına önce Allah (cc) kelâmını öğretse, onları Kur’ân ahlâkı üzere yetiştirse. Babalar, analar duysunlar artık küçücük sabîlerin, şehitlerin Mescid-i Aksa’nın duvarlarında yankılanan seslerini, bıraksın artık bu ümmet amaçsız yaşamı, uyansın artık derin uykudan, vazgeçsin fırka fırka bölünmekten parçalanmaktan. Kötülüklerden arınmış yepyeni bir dünyânın kapısı aralansın, kıyâmete ramak kala yerini alsın insanlık Mehdi (as)’ın yanı başında, hakkın kılıcının yanında. Doğru olan saf’ta durabilmenin sınavını versin inananlar.

Yüce Yaradan’ın izni ile bir gün elbet bu sınav başarı ile bitecek. İşte o zaman senin için bu dünyâdaki son nefes bile olsa, Allah Resûlü (sav) âhirette inşâallah seni şehitler mertebesinde görecek, ‘İşte bu benim ümmetim Yâ Rabb! Bu ümmetimi bana komşu kıl’ diye nidâ edecek.” dedi ve sözüne âminler duâlar ekleyerek yoluna devâm edip gitti, bir hayâl gibi rüya gibi. Âdetâ tüm kargaşaların ve parçalanmışlıkların ardından gelecek sabır ve îmanla yapılacak mücâdelenin sonrasındaki, müjdeler ve sükûnet dolu günleri haber verircesine.

Ey Rabbimiz! Öğret bize; aşkınla dağlanan yüreklerden arşa yükselen kabûl ettiğin duâlar gibi, meleklerinin de âmin âmin dediği duâlarını öğret. Dostluğu merhameti vefâyı öğret. Allâh’ım! Dağılmış, parça parça olmuş yüreklerimizi birbirimize ısındır ve toparla bizi. Hatırlat bize kulluk görevlerimizi, Resûlü’nün (sav) ümmeti olduğumuzu hatırlat. Bize biz olmayı, ümmet olmayı, yeniden Ensar ve Muhacir olabilmeyi öğret.

Ayrıca kontrol et

İstikâmet

Her huy istikamete muhtaçtır. İstikamet ise hiç bir şeye muhtaç değildir. Cömertlikte aşırıya kaçmak israftır. …