Ümmetin Ortak Dâvâsı: KUDÜS / İdris Kocabaş

İslâm târihi boyunca Kudüs, ümmetin turnusol kâğıdı pozisyonunda olmuştur. Kudüs özgürse ve barış içindeyse İslâm dünyâsının kuvvet ve birlik içerisinde olduğu anlaşılmış, aksi durumda ümmetin zayıflık ve tefrîka içerisinde olduğu dile getirilmiştir. Bu açıdan Kudüs’e hâkim olmanın ve orayı koruyabilmenin en temel şartı İslâm âleminin birlik ve berâberlik üzere olmasıdır dersek hatâ etmiş olmayız.

Kimi insanlar Kudüs meselesine Arap-İsrail arasındaki bir savaş gibi baksa da durum öyle değildir. Çünkü Kudüs sâdece bir Arap kenti değil Müslümanların ortak değeridir. İslâm’ın ilk kıblesi, Allah Teâlâ’nın “etrâfını mübârek kıldığımız” (İsrâ, 17/1.) diye övgüyle bahsettiği Mescid-i Aksâ’nın ev sâhipliğini yapan ve Peygamberimiz’in (sav) en büyük mûcizelerinden biri olan mi’râca tanıklık etmiş bir beldedir. Allah Teâlâ dileseydi Peygamberimiz’i Kâbe’nin yanı başından mi’râca yükseltebilirdi. Ama O habîbini Mekke’den Kudüs’e götürmüş, oradan mi’râca yükseltmiştir. Başka hiçbir gerekçe olmasa dahî Peygamberimiz’in (sav) Kudüs’ten mi’râca yükselmiş olması Kudüs’ü ümmetin ortak dâvâsı olmaya sevk etmeye yeterlidir. 

Hz. Ömer (ra) döneminden bu tarafa Kudüs’e hâkim olan tüm hükümdarlar Kudüs’e özel ihtimam göstermişlerdir. Her biri kendilerinden geriye kalması için eserler inşâ etmiş, isimlerinin hayırla yâd edilmesini ummuşlardır. Âlimler ilmî derinliklere yelken açabilecekleri mekân olarak yine Kudüs’ü görmüşler, Medreselerinde bir taraftan talebe yetiştirirken diğer taraftan en esaslı kitaplarını Kudüs’te kaleme almaya çalışmışlardır. İlmin ve ibâdetin zevkine ermeye tâlip olanlar Kudüs’e uğrama gayretinde olmuşlardır. 

Barışa Hasret Kalan Barış Yurdu

Feyiz ve bereket yurdu olan Kudüs Müslümanların yönetiminde Barış Yurdu/Dâru’s-Selâm olurken, haçlı ve siyonistlerin elinde barışa hasret bir yurt hâline gelmiştir. Hz. Ömer’in (ra) fetih târihi olan 638 yılından 1099 yılına kadarki dönem Kudüs’te İslâm’ın sancağının dalgalandığı dönemdir. Ne yazık ki 1099 yılında I. Haçlı işgâline uğrayan Kudüs, çoğu Müslümanlardan olmak üzere, Hristiyan ve Yahudilerden oluşan yetmiş bin civârında insanın katline şâhit olmuştur. Haçlıların bu işgâli, berâberinde asimile faaliyetlerini getirmiştir. Müslümanlara âit olan Mescid-i Aksâ arâzîsi -ki 144.000 m²’lik arâzidir- Kıble Mescidi ve Kubbetü’s-Sahra başta olmak üzere kilise ve şapellere çevrilmiştir. 88 yıl süren bu kanlı işgâl, Kudüs’ün şanlı fâtihi Selahaddîn Eyyûbî’nin 1187 yılındaki fethine kadar devâm etmiştir. İhyâ ve inşâ rûhundan mahrûm olan haçlı zihniyeti Kudüs’ün mukaddes atmosferine halel getirmiştir.

Selahaddîn Eyyûbî’nin Rüyâsı Kudüs

Kudüs’ün esâreti döneminde Selahaddîn Eyyûbî kendisine âdetâ uykuyu haram kılmış, mukaddes beldenin kurtarılması için hep hazırlık içerisinde olmuştur. Bir yandan maddî hazırlıkları yaparken diğer taraftan mânevî hazırlıkları ihmâl etmemiştir. Çünkü Kudüs kutsal bir şehirdir ve orayı fethedecek askerin de bu kutsallığa lâyık bir mâneviyyâta sâhip olması gerekirdi. O ordusunu namaz hassâsiyetinden tutun da haram-helâl hassâsiyetine varana kadar denetime tâbî tutarak esaslı hazırlıklar gerçekleştirmiştir. Selahaddîn Eyyûbî’nin Kudüs’ü kurtarmasıyla oraya yeniden barış ve adâlet hâkim olmuştur. Kiliseye dönüştürülmüş câmi ve mescidler orijinaline çevrilmiş, sâdece Müslümanlar değil diğer dinlere mensup insanlar dahî rahat bir nefes almıştır. Bugün bile batıda hakkāniyet sâhibi pek çok târihçi Selahaddîn Eyyûbî’nin hakkını teslîm ederken haçlıların eşi görülmemiş zulmüne dikkat çekmektedirler.

1187 yılında tekrar Dâru’s-Selâm olan Kudüs’te, 1917 yılında Osmanlı’nın çekilmek zorunda kalmasına değin huzur devâm etmiştir. İngilizler Kudüs’ü beş binin üzerinde Osmanlı askerini şehîd ederek işgâl edene kadar (seksen sekiz yıllık haçlı işgâli hâriç) Kudüs’te yaklaşık on sekiz asır İslâm’ın sancağı dalgalanmıştır. 

Ne yazık ki 1917 yılından günümüze kadar Kudüs’te kan ve gözyaşı devâm etmektedir. İngilizlerin yardımıyla Filistin topraklarına yerleşen İsrail âdetâ bir çıban gibi günden güne büyüyerek o toprakları huzûra hasret bırakmıştır. İsrail’in bu yayılmacı terör faaliyetlerini İslâm âleminin dağınıklığının bir sonucu olarak görmek gerekir. Aslında İsrail’in en büyük gücü halkı Müslüman olan devletlerin darmadağınık olmasıdır. Çocuk, kadın, yaşlı demeden katliamlarına devâm eden İsrail’e dünyânın geri kalanının sessiz kalması anlaşılır gibi değildir. Ümmetin bu suskunluğu daha nice katliamların önünü açmakta ve zâlimlere güven aşılamaktadır. Her platformda Kudüs dâvâsını savunan Ülkemizin sadâsı dışında Filistin halkının dayanağı kalmamış gibidir. Ama Kudüs dâvâsı ne Filistinliler’in ne de Türkiye’nin tek başlarına bir dâvâsı değildir. Ümmetin Haremi olan Mescid-i Aksâ’nın korunması ve yeniden özgürlüğüne kavuşması için çaba sarf etmek “Ben müslümanım” diyen herkesin ortak dâvâsıdır. Bugün Kudüs dâvâsı için fedâkârlık yapmayanlar, geçici menfaatleri uğruna haktan yana tavır almayanlar hem dünyâda hem de âhirette zelîl olmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır. Bu açıdan İslâm dünyâsı kendi içindeki basit ihtilaflardan sıyrılıp yönünü Kudüs’e dönmeli ve Mescid-i Aksâ’nın özgürlüğü için elden geleni yapmalıdır. Unutulmamalı ki Kudüs’ün özgürlüğe kavuşması, hâl-i hazırda var olan pek çok sıkıntının nihâyete ermesinin te’mînâtı olabilir.

Haziran 2021, sayfa no: 26-27-28

Ayrıca kontrol et

Mârifet Okulu / Alemdar

Hasan-ı Basrî’nin elinde tevbe eden Habîb-i Acemî, su üstünde yürür. Hocası bunun sebebini sorunca: “Yâ Hasan, …