Silsile-i Sâdât-ı Kirâm
6. Ebu’l-Hasan Harakânî (Ks)

Silsile-i Sâdât-ı Kirâm
6. Ebu’l-Hasan Harakânî (Ks)

Prof. Dr. Musa Yıldız

Silsilede emâneti Bâyezîd-i Bistâmî (ks) Hazretleri’nden mânen devralmıştır. “Zât-ı Pâk” diye anılır. Tam adı Ebu’l-Hasan Alî b. Ahmed (Ca‘fer) el-Harakânî’dir. 963 yılında İran’ın Horasan eyâletindeki Bistâm kasabasının kuzeyinde Harakân köyünde çiftçi bir âilenin çocuğu olarak dünyâya geldi. Kaynaklarda ümmî olduğu, Bâyezîd-i Bistâmî’nin mânevî bir işâreti üzerine Kur’ân okumaya başladığı kaydedilmektedir. Harakân’dan Bistâm’a gidip, Bâyezîd’in türbesini ziyâret eden Harakânî’nin, Bâyezîd-i Bistâmî’nin rûhâniyetiyle üveysî olarak terbiye edildiği kabûl edilir.

Üveysî olarak terbiye edilmeyi dört ana başlıkta açıklamak mümkündür:

  1. Hz. Peygamber (sav)’in rûhâniyetinden doğrudan nasip alanlar,
  2. Veysel Karânî’nin rûhâniyetinden feyiz alanlar,
  3. Kendilerinden önce vefât etmiş herhangi bir şeyhin veya kutbun rûhâniyetinden istifâde edenler,
  4. Bizzât Hızır (as) aracılığı ile irşâd edilenler.

Sûfîler nezdinde cismânî sohbet olduğu gibi, rûhânî sohbet de vardır.

Ebu’l-Hasan Harakânî uzun boylu, gökçek yüzlü, geniş alınlı, iri gözlü, kumral renkli idi. Hz. Ömer (ra)’e benzerdi. Hakîkat ehli, zamânının kutbu ve gavsı idi.

Çocukken anne-babası, erzağını verip onu hayvanları gütmek üzere meraya gönderirlerdi. O da, hâlini belli etmeden oruç tutar, erzağını da sadaka olarak fakirlere verirdi. Akşamları gelip iftarını açar, ancak kimsenin bu durumdan haberi olmazdı.

Biraz daha büyüyünce kendisine, saban ve tohum işini verdiler. Bir gün tohumu saçmış saban sürüyordu. O esnâda ezan okundu. Hemen sabanı bırakıp namaza durdu. Selâm verdiğinde, öküzlerin kendi kendilerine çift sürmeye devâm ettiğini gördü. Hemen başını secdeye koyarak şöyle niyâz etti:

“Allâh’ım! Duyduğuma göre Sen, her kimi dost edinirsen onu insanlardan gizlermişsin! (Beni de insanlardan gizle!)”

Talebelerinden biri, Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri’ne:

“Efendi Hazretleri, bu zamânın kutbu kimdir? Onu nasıl görebilirim?” diye sordu.

Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri:

“Evlâdım! Onu Lübnan Dağı’nda bulursun.” diye cevap verdi.

Bunun üzerine talebesi, Lübnan Dağı’na gidip Kutb-ı âlemi görmek için izin istedi. Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri izin verince, o talebe Lübnan Dağı’na vardı. Orada, yüzleri kıbleye dönmüş hâlde oturan bir cemâat gördü. Önlerinde bir cenâze duruyordu. Fakat cenâze namazını kılmıyorlardı. Talebe dayanamayarak: “Niçin cenâzenin namazını kılmıyorsunuz?” diye sordu.

Oradakiler: “Kutb-ı âlemin gelmesi lâzımdır. Kutb-ı âlem buraya her gün beş kere gelir ve imamlık yapar.” diye cevap verdiler. Talebe bunu duyunca çok sevindi ve beklemeye başladı. Bir süre sonra herkes ayağa kalktı. Bir de ne görsün, gelen kendi hocası Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri’ydi. O anda kendinden geçti ve olduğu yere yığılıp kaldı.

Tekrar kendine geldiğinde, namaz kılınmış ve cenâze defnedilmişti. Kutb-ı âlem de gitmişti. Talebe orada bulunanlara:

“Kutb-ı âlem tekrar ne zaman gelir?” diye sorunca:

“Önümüzdeki namaz vakti gelir.” diye cevap verdiler.

Bir dahaki namaz vakti olunca, Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri tekrar namaz kıldırmak için oraya geldiklerinde, talebesi elini ona doğru uzattı ve tekrar bayıldı. Ayıldığı vakit, Harakân yakınlarında bir yerdeydi. Kendine gelir gelmez hocasının yanına gidince, hocası ona:

 “Gördüklerini kimseye anlatma. Çünkü, Allah Teâlâ’dan bu dünyâda beni halktan gizlemesini ve bir büyük zât hâriç, hiçbir kimsenin görmemesini istedim. Öyle de oldu. O zât da Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’dir.” buyurdu.

Bâyezîd Bistâmî (ks)’nin tasavvuf tarzını benimseyen Ebu’l-Hasan Harakânî’nin Hakk’a ermek için zor riyâzetlere, çetin mücâhede ve çilelere katlandığı bilinmektedir. Bâzı kaynaklar Ebu’l-Abbas el-Kassâb’ın talebesi olduğunu, Kassâb’ın onun hakkında, “Benden sonra ziyâretçilerim ona yönelecekler.” dediğini kaydeder. Harakânî’yi hocası Kassâb ile mukâyese eden Herevî, onun mertebesini hocasının mertebesinden daha yüksek bulur. 

Ebu’l-Hasan Harakânî zuhûr ettiği zaman, Bâyezîd-i Bistâmî’yi rüyâda gördüğünü ve irşâdına mazhar olduğunu ve ondan feyz aldığını söyledi. On iki yıl onun türbesinde hizmet etti. Ona âit kelâmlardan, menkîbelerden istifâde etti. İlmini, irfânını arttırdı. Yüce makamlara yükseldi. Zamânında parmakla gösterilen bir kişi oldu. Onun yolunu devâm ettirdi. Bâyezîd-i Bistâmî’nin türbesinde her ziyâreti esnâsında ayakta durur; Fâtiha ve İhlâs sûrelerini okuduktan sonra:

“Ey Yüce Rabbim! Bâyezîd-i Bistâmî’ye ihsân buyurduğun hikmetten ve giydirdiğin mârifet libâsından bir nasip de, izzet ve celâlin hakkı için Ebu’l-Hasan kuluna ihsân eyle!..” diye tazarrû ve niyâzda bulunur, evine dönerdi. Türbeden ayrılırken, yüzü hep türbeye dönük olurdu.

Yatsı namazı için aldığı abdesti ile sabah namazını kılardı. On iki yıllık hizmetin sonunda Ebu’l-Hasan Harakânî, Bâyezîd-i Bistâmî’nin mânevî işâreti ile irşâda me’zûn, tarîkat neşrine me’mûr kılındı. Ebu’l-Hasan orada bulunduğu müddetçe Bâyezîd-i Bistâmî’nin mânevî emri ile Fâtiha sûresinden başlayarak Kur’ân-ı Kerîm’i tefsîr ederek, hatmetti. Böylece zâhir ve bâtın ilimlerinin cümlesinin kapıları kendisine açıldı. Sabrı, sebâtı, keşfi ve kerâmeti dillere destân idi.

O, Sünnet’e gönülden bağlı bir âlim ve ârif olarak şunları söylemektedir:

“Allâh’ın bana ihsân ettiği şu makâma yeryüzündeki halk için de, göklerdeki melekler için de yol yoktur. Eğer bu makamda Muhammed Mustafâ (sav)’in Şerîat’ından başka bir şey görecek olsam, derhal gerisin geri dönerim. Çünkü ben lideri Hz. Muhammed (sav) olmayan bir kervanda bulunmam!”

Ebu’l-Hasan Harakânî, gerçek bir İslâm âliminin ve kâmil bir mü’minin nasıl olması gerektiğini şu sözüyle ortaya koymuştur: “Allâh’ı dinleyici olarak görmedikçe konuşmayınız (O’nun sizi dinlediğini bilerek konuşun, sorumluluğunuzun farkında olun ve aslâ boş sözler söylemeyin). Allâh’ı konuşan olarak görmedikçe söylenen sözü dinlemeyiniz (ehil olan âlimi bulun ve onu dinleyin, yalan yanlış şeyler anlatanlara ise kulak asmayın).”

Ebu’l-Hasan Harakânî’nin, fetih hareketlerine katılmak için Kars’a gelip yerleştiğinde de ilim öğretmeye ve İslâmiyet’i yaymaya devâm ettiği, onun talebeleri arasında sâdece Müslümanların değil, Yahudi ve Hristiyanların da olduğu ifâde edilmektedir. Gayri Müslimlerin onun güzel ahlâkına, irfânına, etkileyici sözlerine, dışlayıcı değil kucaklayıcı üslûbuna hayran kaldıkları söylenebilir. Onun bu üslûbu ve eğitim metodu oldukça etkili olmuş, onun öğretisini tâkip edenler bu ilkeler üzerine Selçuklu medeniyetini inşâ etmiş, Osmanlı Devleti de aynı şaşmaz ilkeler sâyesinde, asırlarca bu coğrafyada farklı dil, din ve ırktan insanı bir arada yaşatma becerisini gösterebilmiştir.

Anadolu’nun kapılarını mânevî olarak Kars’ta ilk açan Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri medeniyetimizin sembol isimlerindendir ve O, târihimizde fütüvvet anlayışını ilk tesis eden kişidir. O, civanmertlik olarak nitelediği fütüvveti, üç çeşmeli bir derya olarak görmekte; bu çeşmelerden birini cömertlik, ikincisini şefkat ve üçüncüsünü de halktan müstağnî olup Hakk’a muhtâç olmak olarak dile getirmektedir.

Harakânî’nin vaaz ve nasîhatlerini, bâzı sözlerini, münâcât ve menkîbelerini ihtivâ eden ve tek nüshası British Museum’da bulunan Nûru’l-ʿUlûm (İlimlerin Nûru) adlı eseri ile Attâr’ın Tezkiretu’l-Evliyâ adlı eserinde onun birçok şathiyesi nakledilir. Attâr, İbn Sînâ ve Gazneli Mahmud’un onu ziyâret etmek için Harakân’a geldiklerini kaydeder. 

İbni Sînâ, Harakân’a Ebu’l-Hasan Harakânî’yi ziyârete gittiğinde evine uğradı. Hırçın bir kadın olan eşi Ebu’l-Hasan Harakânî hakkında yersiz sözler söyledi ve bir de “Onda ne buluyorsunuz da geliyorsunuz anlamıyorum! Ziyâret edecek başka adam mı kalmadı?” diye, İbni Sînâ’yı azarladı. İbni Sînâ, Ebu’l-Hasan Harakânî’ye îtimat ve hüsnü zannını bozmadı ve onu görmekte ısrâr etti. Sordu, soruşturdu ve ormana odun toplamaya gittiğini öğrendi. Ormana doğru giderken yolda, Ebu’l-Hasan Harakânî’nin bir aslanın sırtına odunları yükleyip geldiğini görünce nutku tutuldu, ona ne diyeceğini, ne soracağını şaşırdı. Ebu’l-Hasan Harakânî kendisine şaşkın şaşkın bakan İbni Sînâ’ya doğru dönüp:

“Evdeki canavarın ezâsına katlandığımızdan dolayı, Allah dağdaki canavarı (aslanı) emrimize verdi.” buyurdu.

Gazneli Mahmud (ö.1030) bütün Asya’ya hâkim olduğu zamanda, Harakân şehri yakınlarına gelmişti. Adamlarından birkaçını, Harakân’a Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri’nin huzûruna göndermiş ve onu yanına çağırmıştı. Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri buna karşılık, özür beyân ederek gitmek istememişti. Durum, Gazneli Mahmud’a bildirilince:

Haydi kalkınız! Zîrâ o, bizim sandığımız kimselerden değildir. Biz ona gidelim.” dedi.

Sonra kendi elbisesini veziri Kadı İyâd’a giydirdi ve kendisi de silahtar olarak, Kadı İyâd’ın yanında Ebu’l-Hasan Harakânî’nin evine girdi. Gazneli Mahmud selâm verince, Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri selâmını aldı. Fakat ayağa kalkmadı. Gazneli Mahmud, Ebu’l-Hasan Harakânî’ye: “Sultan için neden ayağa kalkmadınız?” diye sorunca, Ebu’l-Hasan Harakânî, Sultan Mahmud’a:

Mâdem ki seni öne geçirmişler, yanıma gel bakalım!” dedi. Soruya o anda cevap vermediler.

Gazneli Mahmud, Ebu’l-Hasan Harakânî’ye:

Bâyezîd-i Bistâmî nasıl bir zât idi?” diye sordu.

Ebu’l-Hasan Harakânî:

Bâyezîd Bistâmî öyle kâmil bir velî idi ki, onu gören hidâyete ererdi. Allâh’ın râzı olduğu kimselerden olurdu.” diye cevap verdi.

Sultan Mahmud bu cevâbı beğenmedi ve:

“Ebû Cehil, Ebû Leheb gibi kimseler Fahr-i kâinâtı, Server-i âlemi nice kere gördüler. Fakat hidâyete gelmediler. Hâl böyle olunca, Bâyezîd Bistâmî’yi görenlerin hidâyete geldiklerini nasıl söylüyorsun?” dedi.

Bunun üzerine Ebu’l-Hasan Harakânî:

“Ebû Cehil ve Ebû Leheb gibi ahmaklar, Allah Teâlâ’nın sevgili Peygamberini, insanların en üstünü olan Hz. Muhammed (sav) olarak görmediler. Ebû Tâlib’in yetîmi, Abdullah’ın oğlu olarak gördüler. O gözle baktılar. Eğer Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (ra) gibi bakarak, Rasûlullah (sav) olarak görselerdi, eşkıyâlıktan, küfürden kurtulur, onun gibi kemâle gelirlerdi.” buyurdu.


Gazneli Mahmud bu cevâbı çok beğendi. Din büyüklerine olan sevgisi arttı. Gazneli Mahmud:

Bana nasîhat ediniz” deyince, Ebu’l-Hasan Harakânî:

“Şu dört şeye dikkat et: Günahlardan sakın, namazını cemâatle kıl, cömert ol, Allah Teâlâ’nın yarattıklarına şefkat göster.” dedi.

Gazneli Mahmud:

Bana duâ buyurun.” deyince, Ebu’l-Hasan Harakânî:

Ey Mahmud, âkıbetin makbûl olsun” diye duâ etti. Bunun üzerine Gazneli Mahmud, Ebu’l-Hasan Harakânî’nin önüne bir kese altın koydu. Buna karşılık Ebu’l-Hasan Harakânî, sultanın önüne arpa unundan yapılmış bir yufka ekmeği koydu. Sultan ekmekten bir lokma aldı. Fakat lokmayı yutamadı. Bunun üzerine Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri:

“Bir lokma ekmeği yutamıyorsun. İster misin, şu bir kese altın da bizim boğazımızda dursun? Biz paralarla olan alâkamızı çoktan kestik. Şu altınları önümden alınız.” dedi.

Sultan, Ebu’l-Hasan’ın paraları almasını çok istedi ise de, kabûl etmeyince, ondan bir hâtıra istedi. Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri de ona hırkasını hediye etti.

Gazneli Mahmud giderken, Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri ayağa kalktı. Bunun üzerine Gazneli Mahmud:

“Geldiğim zaman hiç iltifât etmemiştin, fakat şimdi ayağa kalkıyorsun. O hâl niye idi? Bu ikram nedir?” diye sordu.

Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri:

“Buraya pâdişahlık gurûru ile beni imtihân için geldin. Şimdi ise dervişlik hâliyle gidiyorsun ve dervişlik devletinin güneşi üzerinde ışıldamaya başladı. Önce gurur içinde olduğundan dolayı ayağa kalkmadım; fakat şimdi derviş olduğun için ayağa kalkıyorum.” dedi.


Gazneli Mahmud sonra gazâya gitmek üzere Harakân’dan ayrıldı. Sevmenât’a geldi. İçine mağlûb olma korkusu düştü. Birden atından inip, bir köşede Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri’nin hırkasını eline alıp:

“Yâ İlâhî! Şu hırkanın sâhibinin yüzü suyu hürmetine, şu kâfirlere karşı bizi muzaffer kıl. Ganîmet olarak ele geçireceğim her şeyi dervişlere dağıtacağım.” diye duâ eder etmez, düşman tarafında bir toz-duman bulutu ortaya çıktı. Düşmanlar, bu toz-duman bulutu içinde bir şey göremeyerek, kılıçlarını birbirlerine vurdular ve kendi kendilerini öldürdüler. Sağ kalanları dağılıp gitti. O akşam Gazneli Mahmud, rüyâsında Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri’ni gördü. Ebu’l-Hasan Harakânî, Gazneli Mahmud’a:

“Allah Teâlâ’nın dergâhında, hırkamızın yüzü suyu hürmetine zafer kazandın. Eğer o anda isteseydin, kâfirlerin hepsinin Müslüman olmasını sağlayabilirdin.” buyurdu.

Vaktiyle Bistâm şehrine bir çekirge sürüsü hücûm etti. Bütün ekinleri ve sebzeleri yediler. Halk, bu musîbetten kurtulmaları için feryâd ederek duâ ediyordu. Fakat bu musîbetten bir türlü kurtulamadılar. Halkın telâşını ve üzüntüsünü gören Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri:

Ne oldu, bu halkın feryâdı nedir böyle?” diye sordu. Çekirge istilâsının bütün ekinleri perîşân ettiğini ve halkın bundan dolayı üzüntülü olduğunu söylediler. Bunun üzerine ayağa kalkarak dama çıktı ve etrâfa bir nazar etti. Çekirgeler toplanıp şehirden derhal uzaklaştılar. İkindi namazı vaktine kadar bir tek çekirge kalmadığı gibi, bütün ekinlerin yaprakları da eski hâline gelip, hiç ziyan olmadı.

Harakânî’nin en önemli talebelerinden birisi olan Hâce Abdullah Ensârî el-Herevî (v.1089), üstâdı Ebu’l-Hasan Harakânî’yi şöyle tanıtmaktadır:

“Hadis, ilim ve şerîat’ta şeyhlerim çoktur. Fakat tasavvuf ve hakîkatte benim pîrim Şeyh Ebu’l- Hasan Harakânî’dir. Eğer onu görmeseydim hakîkati nasıl öğrenirdim?”

Ebu’l-Hasan Harakânî Hazretleri’ne sordular:

Kişi kendisinin uyanıklığını ne ile bilebilir?

O da: “Allah (cc)’ı andığı zaman, baştan ayağa Allâh’ın onu andığını duymakla.” dedi.

Bir keresinde de ona “Ahlâk nedir?” diye sordular:

İşi Allah (cc) için işlemektir.” diye cevap verdi.

Onun şu sözleri de hayâtımıza ışık tutacak mâhiyettedir:

Tam kırk yıldır Allah gönlüme nazar eder, orada kendisinden başkasını görmez.

Gönüllerin aydınlığı Hakk’a meyilli olmakla, amellerin güzelliği ise, gösterişten uzak olmakladır.

“Nîmetlerin helâli, kendi çalışmanla elde ettiğindir.

Arkadaşların hayırlısı ve iyisi, Hakkânî hizmetlerde sıhhatli ve becerikli olandır.

Nakşibendiyye silsilesinde önemli bir yer verilen ve üveysîliği üzerinde özellikle durulan Harakânî; Aynulkudât el-Hemedânî, Necmeddîn-i Dâye, Attâr, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi büyük mutasavvıfları derinden etkilemiş, 5 Aralık 1033 târihinde vukû bulan ölümünden sonra da etkisi uzun süre devâm etmiştir.

Kazvînî, Harakânî’nin kabrinin Bistâm yakınlarındaki Harakân’da bulunduğunu, onu ziyâret edeni şiddetli bir kabz hâlinin kapladığını söyler. XIV. yüzyılda Bistâm’ı ziyâret eden İbn Battûta şehre gelince Bâyezîd-i Bistâmî’nin zâviyesinde kaldığını, Ebu’l-Hasan Harakânî’nin kabrinin de bu şehirde olduğunu bildirir.

Evliya Çelebi, Kars Kalesi’nin III. Murad devrinde Lala Mustafa Paşa tarafından tâmir edildiğini anlatırken, bir askerin paşaya aktardığı rüyâsını nakleder. Buna göre asker paşaya, rüyâsında gördüğü yaşlı bir zâtın kendisinin Ebu’l-Hasan el-Harakânî olduğunu ve makâmının burada bulunduğunu söylediğini, kendisinden ayağını bastığı yeri kazmasını istediğini anlatmış, bunun üzerine 100 işçi yeri kazmaya başlamış ve üzerinde, “Menem şehîd ü saîd Harakânî” ibâresi yazılı dört köşe bir somaki mermer bulunmuştur. Gâzîler mermeri tekbir ve tevhidle kaldırınca, kabir ortaya çıkmıştır. Yaralı pazusuna sarılı makrame ile sırtındaki hırkasının bile henüz çürümediği görülmüş; vücûdunun sağ tarafındaki yarası hâlâ kanamakta imiş. Gâzîler yine tekbirle kabri kapatmışlar. Kalenin içine ilk olarak Lala Mustafa Paşa tarafından Ebu’l-Hasan Harakânî adına bir tekke ile bir câmi inşâ ettirilmiştir. Hâlen Kars’ta en önemli mânevî ziyâret merkezidir.

Ondan emâneti Ebû Alî Farmedî (ks) Hazretleri aldı.

Rabbim onların yolunu tâkîb etmeyi bizlere nasîb eylesin. Âmîn…

Kaynaklar

İbn Battûta, Seyahatnamesi, (çev.A. Sait Aykut), İstanbul 2000, I, 566.

Evliya Çelebi, Seyahatnâme, II, 330.

Necmeddin b. Muhammed Nakşibendî, Altın Silsile (Hülâsatü’l-Mevâhib), (Haz. İbrahim Tozlu), İstanbul 2005, s.117-122.

Muhammed b. Abdullah el-Hânî, Sûfiyye Âdâbı, (ter.Mehmet Talha Odabaşı), İstanbul 2006, s.335-337.

Muhammed el-Hânî eş-Şâfi‘î, el-Kevâkibu’d-Durriye alâ’l-Hadâ’iki’l-Verdiyye fî Eclâ’i’s-Sâdeti’n-Nakşibendiyye, Şam 1996,s.336-339.

Hasan Burkay, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Varisleri, Ankara 1994, s.151-153.

Osman Nûri Topbaş, Altın Silsile, İstanbul 2012, s.236-246.

Süleyman Uludağ, “Harakânî”, TDVİA, XVI, 93-94.

Hasan Çiftçi, Şeyh Ebü’l-Hasan-i Harakânî,(Hayâtı, Çevresi, Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri) Nûru’l-‘Ulûm ve Münâcât’ı (Çeviri-Açıklama-Metin), Ankara 2004.

Kadir Özköse; H. İbrahim Şimşek, Altın Silsile’den Altın Halkalar, Ankara 2009, s.111-125.

Kadir Özköse, “Ebü’l-Hasan Harakânî’nin Nakşbendiyye Silsilesindeki Yeri”, Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Yıl: 2017, Cilt: IV, Ek Sayı: 1, s.8-30.

Mustafa Özşimşekler, Altın Silsile, İstanbul 2016, 135-143.

Fazilet Neşriyat Araştırma Heyeti, Silsile-i Sâdât-ı Nakşibendiyye, İstanbul 2017, s.89-94.

Ahmet Emin Seyhan, “Ebu’l-Hasan El-Harakânî’nin İlim Anlayışı”, International Journal of Social Science, Volume 6 Issue 5, May 2013, s.1049-1083.

Eylül 2020, sayfa no: 38-39-40-41-42-43

Ayrıca kontrol et

Deniz / Alemdar

Cenâb-ı Hakk, ilim ve kudretinin sınırsız oluşunu, deniz misâliyle haber verir: “Ey Peygamber! Yaratanın sonsuz …