Anasayfa / Genel / Seyr u Sülûkun Devamlılığı

Seyr u Sülûkun Devamlılığı

Seyr u Sülûkun Devamlılığı
Prof. Dr. Kadir Özköse

Tasavvuftaki eğitim sürecine seyr u sülûk adı verilmektedir. Tasavvufta esas olan bireyin insan-ı kâmil konumuna gelmesidir. Tasavvufa meyleden kişinin istîdât ve kâbiliyeti kadar onun bir mürşid-i kâmilin elinden alacağı sağlam ve sağlıklı bir eğitim de ilerleyebilmenin bir diğer şartıdır. Tasavvufî terbiyeden maksat; nefsi her türlü kötülüklerden arındırmak, nefsânî arzulardan kaynaklanan sahte ilâhlara kulluk etmekten kurtarmak, nefsi sâdece Allâh’a kulluk eder hâle getirmek, nefsin her türlü dînî veya dünyevî çabasını Allâh’ın rızâsına uygun hâle dönüştürmek ve nefsi Allâh’ı herşeye tercîh eder hâle getirmektir (İmâm-ı Rabbânî, 2002:I/83; 2018:I/220).

İmâm-ı Rabbânî’ye göre seyr u sülûk bir süreç işidir. O seyr u sülûkun tamamlanma sürecini; îmânın kemâle ermesi, ilmî derinliğin elde edilmesi, amel-i sâlih erbâbı hâline gelinmesi, kalbin tasfiyesi ve nefsin tezkiyesi işi olarak görmektedir.

Mektuplarının çoğunda muhataplarına öncelikli elzem husûsun îtikâdın düzeltilmesi olduğunu söylemektedir. Sağlam ve düzgün bir îtikâda bürünebilmek için de ehlisünnet âlimlerinin usûlünü benimsemek gerektiğini vurgulamaktadır. Onun yerinde tesbîtiyle ehlisünnet âlimleri târih boyunca Kitap ve sünneti gereği gibi anlamış, Kitap ve sünnetten yerinde hükümler çıkarmış, bütün meşgalelerini akîdeyi düzeltmeye hasretmişlerdir. İmâm-ı Rabbânî İslâmî hayâtın bir gelenekten ibâret olduğunu, kimi yeni yetme yaklaşımlarla geçmiş ulemânın birikimlerini bir tarafa atmanın insafsızlığını dile getirdikten sonra “Eğer anlayışlarımız bu büyüklerin anlayışlarına uymuyorsa onun hiçbir değeri yoktur” diyerek, gelenekten kopuk türedi akımların ciddîye alınmamasını salık vermiştir. Yerinde bir tesbitte daha bulunan İmâm-ı Rabbânî, bütün bid’at ehli ve sapık akımların da kendi bâtıl görüşlerini meşrûlaştırmak arzusuyla Kur’ân ve sünnetten referanslar ortaya koymaya çalıştıklarını ve kendilerince bu iki kaynağa dayandıklarını iddia ettiklerini söylemektedir. Bid’at ve hurâfelerin zerre kadar kıymeti yoktur. Onların yersizliğini, İslâmî gelenek içerisinde yoğrulmuş akl-ı selîm sâhibi ulemânın beyan kıldıklarını dile getirmiştir.

İmâm-ı Rabbânî, seyr u sülûk eğitiminin sapkın ve bozuk anlayışlara kaymaması için öngördüğü ‘îtikâdın düzeltilmesi’ şartından sonra, sağlıklı inancın yansımasını önemsemektedir. Bu maksatla îtikâdının bilinçli hâle gelmesini, dînin gereğince bilinmesini, hakîkat ilmine sâhip olmak gerektiğini beyân etmektedir. O zaman helâl ve haram, farz ve vâcip gibi dînin bilinmesi gerekli hükümlerini öğrenmek gerekir.

Üçüncü aşamada inanılan ve bilinen değerlerin kuşanılmasına, dînin yaşanan bir değer olmasına, îman ve bilginin iddia makâmında değil davranış boyutunda gereğince sergilenmesine ehemmiyet vermektedir. Amel-i sâlih üzere bir hayat sürmeyi, inandığımız değerler uğruna mücadele vermeyi, Allâh’ın üzerimize yüklediği yükümlülükleri bilfiil yerine getirmeyi kemâle ermenin üçüncü ölçütü olarak görmektedir.

İmâm-ı Rabbânî’ye göre derviş ne kadar sağlam inançlı, ne kadar kültürlü, ne kadar güzel ameller işlemiş olsa da kendini her zaman eksik görmelidir. Dervişin benlik dâvâsı gütmesi, tükenmesi demektir. Yere ve göğe sığmayan, zaman ve mekândan münezzeh olan Allah ancak mü’min kulunun kalbine tecellî edecektir. Derviş ileri düzeyde ne kadar eğitim alırsa alsın hayâtı boyunca gönül iklîmini bozan, mânevî huzûruna halel getiren, gönlünde Allah duygusunu hissetmeyi engelleyen birtakım perdeler, engeller ve günahlarla karşılaşabilecektir. İmâm-ı Rabbânî bu sebeple tasavvufu gönül sâfiyeti olarak görmektedir. Dervişlerin olanca gayreti gönlü Allah’tan başkasına vermemektir. Mânâ âleminin tecellîlerine erebilmek için yakîn gelene kadar ve ölüm vakti gelip çatana kadar her zaman dervişin gönlüne sâhip çıkması, özellikle mânevî mertebesi ilerlemiş olanların kayma ihtimâlinin yüksek olduğu bu durumlarda gönlünü yabana kaptırmaması gerekmektedir. Dolayısıyla dördüncü şart olarak öne sürülen kalbin kalb-i selîm, hisseden, idrâk eden, bilen, uyanık ve tertemiz bir hâle bürünmesi gerekmektedir. Tasavvuf uyanık olma gayretidir. Tekke atmosferi gönül iklîmini kirletmeme durumudur. Hakîkat erleri o sebeple her dâim halîfe ve vekillerinin, kalblerinde bir kaymanın olmaması için dikkatli olmalarını istemektedir. Tasavvuf erbâbının sıdkını, samîmiyetini, bağlılığını ve irtibâtını her an yenilemesi, mürşidini her ziyârette kendini kıvâma erdirmesi esastır. İmâm-ı Rabbânî Hakk’a kavuşma yolunu cezbe ve sülûk olmak üzere iki kategoride değerlendirmektedir. O bu kategorilerden cezbeyi tasfiye, sülûku ise tezkiye olarak isimlendirmektedir. İmâm-ı Rabbânî cezbeyi seyr u sülûka hazırlık aşaması olarak görmektedir. Sülûk ve tezkiye olmadan hâsıl olan cezbenin maksadı yansıtmadığını, seyr u sülûk ve seyr-i fillâhtan ibâret olan tezkiyenin tamamlanmasından sonra sağlanan cezbe ve tasfiyenin asıl olduğunu ifâde etmektedir. Sülûk ve tezkiyeden önce gerçekleşen cezbe ve tasfiyeyi sülûk yollarını kolaylaştıran unsur olarak görmektedir. Çünkü cezbe ve tasfiyenin gerçekleşmesi ancak seyr u sülûkun gerçekleşmesiyle hâsıl olur. Seyr u sülûkun basamaklarını kat etmeden Allâh’ın cemâline nazar kılınamaz. İmâm-ı Rabbânî Nakşî silsilesinde genel kabûl gören “indirâcü’n-nihâye fî’l-bidâye”, yâni son mertebenin ilk mertebeye indirilmesi sözünü bu mânâda ele almakta, seyr u sülûktan sonra işlev gören cezbenin başlangıçta hâsıl olmasının dervişleri motive eden unsur olduğunu belirtmektedir (İmâm-ı Rabbânî, 2002:I/127; 2018:I/298).

Kalbin selâmeti, gönlün huzûru, iç âlemin sıhhati ve mânâ iklîminin huzûru nefsin ıslâh edilmesine bağlıdır. Tasavvufta nefis terbiyesi de gönül tasfiyesi gibi süreklidir. Rûhânî tarîkatlar kalbin sıhhatini gerçekleştirmek için uzun soluklu bir eğitim süreci gerçekleştirirlerken, nefsânî tarîkatlar da kişinin nefsinin elinden selâmete ermesini sağlamak için uzun soluklu nefis tezkiyesini gerçekleştirirler. Müridlerin gerek nefis tezkiyelerinin gerekse kalb tasfiyelerinin yerinde ve zamânında gerçekleşebilmesi için mürşidlik vazîfesini yürütenlerin veya tarîkatta halîfe ve vekil konumunda bulunanların her an kendi tezkiye ve tasfiye eğitimlerini sürdürmeleri gerekmektedir. Zîrâ tasavvufta kişinin kemâli ilâhî tecellîlerin gelmesi ile olur. İlâhî tecellîlerde tekrâr olmaz. İlâhî tecellîler süreklidir. Dolayısıyla tasavvufî eğitimde belirli zaman ve dönemlere hasredilemez. Özellikle eğitici konumunda bulunan, tarîkat derslerini deruhte eden tarîkat sorumlularının kendilerini her dâim yeniden eğitmeleri ve terbiyelerini sürekli kılmaları gerekmektedir.

Hakîm Abdülvehhâb’a gönderdiği mektubunda İmâm-ı Rabbânî, inancı düzeltmedikçe dînin hükümlerini bilmenin bir faydasının bulunmayacağını belirtmektedir. Îtikâdı düzeltip dînin bilinmesi gerekli hükümleri öğrenilmedikçe de amelin hiçbir anlamının olmayacağını söylemektedir. Bu üçüne ulaşılmadıkça da tasfiye ve tezkiyeyi elde etmenin muhâl olduğunu dile getirmektedir (İmâm-ı Rabbânî, 2002:I/238; 2018:I/522).

Seyr u sülûkun uzun ince bir yol olduğundan bahseden İmâm-ı Rabbânî; Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine, seyr u sülûktaki bunca sürate ve gayrete rağmen bu yolun sonunun görünmediğini söylemektedir. Çünkü seyr u sülûk güzellikleri devşirme çabasıdır. Mutlak güzel Allah’tır. Allâh’ın güzelliğinden, ilminden, fazlından ve kudretinden kişi elinden geleni göstermek sûretiyle ancak bir nebze elde edebilmektedir. O da gayretteki niyetin sıhhatine ve gayretin sürekliliğine bağlıdır (İmâm-ı Rabbânî, 2002:I/33; 2018:I/138).

Bir tarîkata giren dervişler seyr u sülûkta daha çok zikirle yol alırlar. Kalbini kendiliğinden zikredecek hâle getirene kadar derviş kendini zikre verir. Dervişin zikrinde duraksama, ara verme, fâsıla ve gaflet olamaz. Tasavvuf ehlinin dirilişi zikirle sağlanır. Zikirle hemhâl olan derviş sonunda ilhâm ve tecellîlere mazhar olur. Böylece velâyete ilk adım kabûl edilen fenâ fillâh makâmına ulaşılmış olur (İmâm-ı Rabbânî, 2002:II/209; 2018:II/809).

Uzun soluklu bir yolculuk olarak addedilen tasavvuf eğitimini İmâm-ı Rabbânî, yedi aşamalı yolculuk olarak görmektedir. Bu merhalelerden ikisini halk âleminde, beş adımını ise emir âleminde görmektedir. Emir âlemindeki tasavvufî eğitim ve terbiye öylesine ciddî ve öylesine kararlı bir süreçtir ki emir âlemine atılan ilk adımda ilâhî fiillerle ilgili tecellîler görülür. İkinci adımda ilâhî sıfatlarla ilgili tecellîler ortaya çıkar. Üçüncü adımda ise ilâhî zâta âit tecellîler görülmeye başlar. Tasavvufî terbiye mertebelidir, herkes kendi konumuna göre değişik tecellîlere mazhar olabilmektedir. Tasavvufta kişinin kendini yeterli görmesi, kendini ermiş, olgunlaşmış ve yetkin isim olarak nitelendirmesi bittiğinin ve herşeyden yoksun kaldığının göstergesidir. İmâm-ı Rabbânî’ye göre tasavvuf yolunda ilerlemenin yegâne şartı Rasûl-i Ekrem’e (sav) sıkı biçimde tâbî olmaktır (İmâm-ı Rabbânî, 2002:I/203; 2018:I/449).

Nakşbendiyye şeyhleri seyre, emir âleminden başlamayı tercîh etmişlerdir. Diğer tarîkatların şeyhleri ise seyre âlem-i halktan başlar. Halk âleminin yolunu aştıktan sonra emir âlemine ayak basarlar ve en sonunda cezbe makâmına ulaşırlar. Nakşbendiyye şeyhleri sülûka cezbeyle emir âleminden başlar mülk âleminin latîfelerini de aşmış olurlar. Diğer tarîkatlar mülk âleminin seyrini önceledikleri için tezkiye, mücâhede, riyâzet, halvet, çile ve erbaine önem verirler. Nakşbendîler ise cezbe, muhabbet, aşk ve ilimle mânevî kemâlâtı sağlamanın çabasını güderler (İmâm-ı Rabbânî, 2002:I/228; 2018:I/500). Tasavvufta hedef yüksek tutulur. Herkes kendi mertebesine ve azmine göre kazanım elde etmektedir. O sebeple tasavvufî eğitimde durağan, statik, tekdüze ve standart eğitim değil değişken, aktif, dinamik, ileriye dönük ve gelişimi önceleyen eğitim sistemi esas alınmaktadır. İrşad hizmetinin her bir düzeyinde sâlikler kendini yenilemek, terbiyesini aktifleştirmek ve kendini yeniden tanımlamak durumundadır. Dolayısıyla tsavvuf erbâbının önemsiz ve değersiz şeylerle yetinmeyip büyük işlere ulaşmayı hedeflemesi ve yükseklere özlem duyması gerekmektedir (İmâm-ı Rabbânî, 2002:I/207; 2018:I/460).

Seyr u sülûk eğitimi aşama aşamadır. Velâyet eğitiminin ilk basamağı tarîkat mertebesidir. Tarîkat mertebesinde sâlikin mâsivâyı yok bilmesi, Allah Teâlâ’dan başkasını ve başkalığı ortadan kaldırması gerekmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile sâlikin nazarında mâsivânın bütünüyle ortadan kalkması, ağyârın ismen de şeklen de görünmez hâle gelmesi esastır. Bu durum nefy, yâni yok etmek, ortadan kaldırmak ve olumsuzlamak anlamına gelmektedir. Bu hassâsiyetiyle sâlik fenâ fillâh makâmını elde etmiş olur. Bu şekilde tarîkat makâmının nihâyetine ulaşmak sûretiyle seyr ilallâh tamamlanmış olur.

Seyr u sülûk eğitiminin tarîkat makâmından sonraki ikinci aşaması isbât makâmıdır. Nefy mertebesi tarîkat makâmıyken, isbât mertebesi hakîkat makâmıdır. Hakîkat makâmında bakâ billah bilinci gelişmiş olur. Dolayısıyla tarîkat makâmında fenâ bilinci, hakîkat makâmında ise bakâ bilinci geliştirilmiş olur. Nefy ve isbât deneyimlerinin gerçekleştirilmesi sâlikin nefs-i emmâre bataklığından kurtulup nefs-i mutmainne sâhil-i selâmetine ulaşmasını sağlar. Nefsi küfür ve inkâr saplantılarından kurtularak Mevlâ’dan râzı hâle gelir. Öyle ki nefis, artık dînin emirlerine karşı fıtratında mevcut olan isteksizlik hâlinden kurtulur. Ancak kişinin nefsi, itmînan makâmına ve mânevî huzûra ne kadar ulaşırsa ulaşsın yine de azgınlık, taşkınlık ve sapıklıktan sıyrılamaz. İmâm-ı Rabbânî bu durumu şiirinde şöyle beyân etmektedir:

Erse de nefis nihâyet itmînâna

Dur demez yine de azgınlığına. (İmâm-ı Rabbânî, 2002:II/136; 2018:II/673)

Tarîkat makâmında gerçekleşen âfâkî seyir ve hakîkat makâmında gerçekleşen enfüsî seyirden sonra tâkîb eden seyir akrabiyet seyridir. Tasavvufî eğitim kişiyi ihsan mertebesine eriştirir, Allâh’ın bize bizden yakın olduğu hissiyâtını bilinç hâline getirir. Allâh’ın fiillerini, sıfatlarını ve Zâtını kendine herşeyden yakın hisseder. Kulun fiil, sıfat ve zât tecellîlerini bir bütün hâlinde hissetmesi akrabiyette seyirdir. Gerçek fiil tecellîsi, gerçek sıfat tecellîsi ve gerçek zât tecellîsi de bu makamda gerçekleşir. Kişi vehim ve hayâlin etkisinden de yine bu makamda kurtulur (İmâm-ı Rabbânî, 2002:II/13; 2018:II/456).

Tarîkat, hakîkat ve akrabiyet aşamalarında gerçekleşen seyr u sülûk mertebelerinin başlangıcı seyr ilallâhtır. Seyr ilallah mertebesinde kişi sıradan bilgi ve ilgi düzeyinden sıyrılıp ulvî bilgilerin peşine düşer. Yücelik ve ulviyet arzusu kendisinde peyda olur, nesnel dünyânın sınırlı bilgileri kendisini tatmîn etmez olur. Ezelî bilginin idrâkine koyulup mutlak gerçeğin peşine düşer ve dervişin bu arayış serencâmı fenâ adıyla adlandırılır (İmâm-ı Rabbânî, 2002:I/227; 2018:I/497).

Seyr ilallâhın hakkını teslîm eden sâlik, seyr fillâh tecrübesini gerçekleştirmeye koyulur. Seyr fillâh; isimler, sıfatlar, şuûn, îtibâr, takdis ve tenzihlerden olan, söz ile ifâde edilmesi mümkün olmayan, bir işâretle gösterilemeyen, bir isimle adlandırılamayan, bir kinâye yoluyla açıklanamayan, hiçbir âlimin bilemeyeceği ve hiçbir idrak sâhibinin idrâk edemeyeceği bir mertebede son bulan vücûb mertebelerindeki ilmî hareketten ibârettir. Bu seyr, bakâ diye isimlendirilir (İmâm-ı Rabbânî, 2002:I/227; 2018:I/497).

Seyr fillâhtan sonraki üçüncü seyir seyr anillâh billâhtır. Bu üçüncü seyir, en yüce olanın ilminden en düşük olanın ilmine, en düşük olandan daha düşük olanın ilmine inen ve bu şekilde devâm edip tam olarak mümkün varlıklara dönene kadar süren ve vücûb mertebelerinin hepsinin ilminden aşağı inen ilmî harekettir. Sâlik burada Allâh’ı Allah’la unutan âriftir. Kaybettiği halde bulan, ayrı kaldığı halde kavuşan ve uzak olduğu halde yakın durumda bulunandır (İmâm-ı Rabbânî, 2002:I/227; 2018:I/498).

Seyr anillâh billâhtan sonraki dördüncü seyir, seyr fî’l-eşyâdır. Bu dördüncü seyir, nesnel dünyâya âit idrak düzeyinin ötesinde, aşama aşama eşyânın gerçek bilgisine ulaşmaktan ibârettir. Bu dördüncü seyir, birinci seyrin karşılığıdır. Dolayısıyla üçüncü seyr de ikinci seyrin mukâbilidir.

Başlangıçtaki seyr ilallâh ve seyr fillâh, fenâ ve bekâdan ibâret olan velâyeti elde etmek içindir. Üçüncü ve dördüncü seyr, peygamberlere mahsus olan dâvet makâmına ulaşmak içindir. “Salât ve selâm umûmî olarak bütün peygamberlerin üzerine, husûsî olarak en fazîletlileri olan Efendimiz üzerine olsun” diyen İmâm-ı Rabbânî, onlara tam mânâsıyla tâbî olan kâmil zâtların da bu büyük peygamberlerin makâmından bir nasîbinin olacağını müjdelemektedir (İmâm-ı Rabbânî, 2002:I/227; 2018:I/498). İmâm-ı Rabbânî ilk iki seyri velâyet, kemâl ve irşad mertebeleri için zorunlu gördükleri gibi, son iki seyri de tekmil ve irşad makâmı için zorunlu görmektedirler.

Özetle, kulu Allah’tan alıkoyan yetmiş bin perdenin varlığından bahsedilmektedir. Emir ve halk âlemlerine âit yedi latîfenin her birinde on bin perde aşılmaktadır. Bu şekilde seyr ü sülûk tamam olduğunda perdeler bütünüyle açılmış olmaktadır. Seyr fillâhı elde eden sâlik, vuslat makâmına ermiştir. Bunlar velâyet sâhiplerinin seyr u sülûklerinin netîcesi, toplayıcı olan kemâl ve tekmillerinin bir hülâsasıdır (İmâm-ı Rabbânî, 2002:II/101; 2018:II/616).

Eylül 2019, sayfa no: 10-11-12-13-14-15

Ayrıca kontrol et

İletişim Dili

İletişim Dili Alemdar İlk insan, ilk peygamber Âdem (as)’dan Efendimiz’e (sav) kadar Rabbimizle iletişim vahy-i …