Sâlikin Tecellîlerle Mânevî Sarhoşluğa Gark Olması ve Sarhoşluktan/Elemden Zevk Duyması: ‘Sekr’ ve ‘Sahv’

‘Şarâb-ı ‘ışkı gel nûş eyle sûfî,
Anı içmeyicek sekrân olunmaz.’1 

Sözlükte ‘kabı doldurmak, set çekmek, kapıyı kapatmak, sâkinleşmek, dinmek, harâret yatışmak, sarhoş olmak, öfkelenmek, mest olmak, temyiz kâbiliyetini kaybetmek, eşyâ arasındaki farkları görememek, iyiyi kötüden, hayrı şerden, sevap olanı günah olandan, doğruyu yanlıştan fark ve temyiz edememek, sarhoşluk hâlinde hezeyan ve saçma şeyler söylemek, kendini kaybetmek2 anlamlarına gelen sekr; ‘dînî his ve heyecanların, aşk, şevk, cezbe ve vecdin tesiriyle sarhoş olma, zâhirî ve bâtınî kayıtları bir yana bırakıp Hakk’a yönelme, kuvvetli bir tecellî ile kendinden geçip rûhî bir haz/zevk yaşama hâli’ şeklinde tanımlanmıştır.3 Mânevî bir hal ile huzûr-i ilâhîde sekr hâlini yaşayan sâlike/sarhoş olana ‘sekrân’, sarhoş görünene ‘mütesâkir’ denmiştir.4 Sözlükte; ‘uykudan uyanmak, sarhoşluktan ayılmak, birini uyandırmak, kendine gelmek, kendinde olmak, gün bulutsuz ve açık olmak, ayıklık5 gibi anlamlara gelen sahv ise; ‘hislerini yitiren ve kendinden geçen sâlikin, mânevî tecrübeden sonra tekrar hislerine dönmesi, kendine gelmesi, şuur ve idrak hâline kavuşması’ olarak târif edilmiştir.6 

Sûfîlerce, sahv hâli sekr hâlinden sonra gelen bir hal olarak takdîm edilmiştir.7 Sûfîler, psikolojik yapılarına ‘tarîk-i sekr/sekr yolu’ ve ‘tarîk-i sahv/sahv yolu’ şeklinde farklı usullerle seyrlerini/mânevî yolculuklarını şekillendirmişlerdir. Tasavvuf târihi içerisinde ‘coşkun’ ve ‘taşkın’ tarzı ifâde eden yönteme Bâyezid; ‘temkin’ ve ‘uyanıklık’ yöntemini belirleyen yola ise Cüneyd yolu denilmiştir.8 Çalışmamızın bu kısmında bu iki ismin öncülüğünde ‘sekr’ ve ‘sahv’ ehlinin özelliklerini dile getirmeyi düşünüyoruz.

Bâyezîd-i Bistamî Örnekliğinde Sekr Ehli ve Özellikleri 

Tasavvuftaki yolu ‘sekr’ ve ‘galebe’ olan Bâyezid’in adı Ebu Yezid Tayfur b. İsa Bistamî’dir.9 Tasavvuf târihinde özel bir yeri olan Bâyezid, sekr, melâmet, tevhid, ma’rifet ve muhabbet gibi hallerin tesiriyle söylediği şatahat türü sözleriyle tanınan bir sûfîdir. Bâyezîd’in temsilciliğini yaptığı bu sisteme göre riyâzet, çetin nefs mücâhedesi, tefekkür ve murâkabe hâliyle sâlik sekrin kendisini sürüklediği noktaya doğru yol almalıdır. Bâyezid, Allah Teâlâ’nın kendisine hitâb ettiğini ve ‘Nefsini bırak da öyle gel’ buyurduğunu söyleyerek seyr ü sülûkte tâkip ettiği usûlünü dile getirmiştir. Bâyezid ve yolunda gidenler, aç karın, çıplak beden ve yoğun ibâdet süreçleriyle ‘vahdet’ hakîkatine ulaştıklarını belirtmişlerdir.10 Ebu Said Ebu’l-Hayr, Hz. Mevlânâ, Hz. Feridüddin Attar, Hz. Yûnus Emre, Hz. Senâi ve daha birçok ismi Bâyezid’in takipçileri arasında zikredebiliriz. 

‘Kelâm-ı Sükerâ Makbûl Değildir’ 

Bâyezid ve takipçileri yollarını fenâ, cem, mahv, gaybet, cezbe ve galebeyi esas alarak hiçbir kayıtla mukayyet olmaksızın tam bir düşünce serbestisi içinde ortaya koymuş kimselerdir. Onlar, cezbe ve vecd hâlinin kişide sekr hâlini meydana getirmesinden dolayı sâlikten/kişiden gayr-i ihtiyârî şathiyelerin sudûr etmesi konusunda sâlikin mâzur görülmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Tasavvuf târihi boyunca birçok sûfî, Hallac-ı Mansur başta olmak üzere birçok sûfînin şathiyye türünden söyledikleri sözleri tevil etme yoluna gitmişlerdir. Bâyezîd-i Bistamî’nin ‘Kendimi tenzih ederim, şânım ne yücedir’; ‘Cübbemin içindeki Allah’tan başkası değildir’; ‘İki Âlemde Allah’tan başkası yok’; ‘Benim sancağım Muhammed’inkinden büyüktür’; ‘Çadırımı arşın hizâsında kurdum’ gibi cümleleriyle Hallac’ın ‘Ene’l-Hakk’ sözleri tasavvuf târihi içerisinde en çok tartışılan ve tevil edilen cümlelerdir.11 Sûfîler, sekr hâlindeki bir sâlikin elinde olmadan zikrettiği bu ve benzeri sözleri ‘kelâm-ı sükerâ makbûl değildir’ formülüyle hal yoluna gitmişlerdir. Yâni, ne dediğini bilmez bir halde bir başka ifâdeyle mânevî bir sarhoşluk içerisinde söylenen bu ve benzeri sözlerden dolayı bireyi/sâliki kınamamak ve bu sözlerinden dolayı bir cezâ ile cezâlandırmamak gerektiğini savunmuşlardır.12

Sekr ehlinin bu ve benzeri tavır ve sözlerine mukabil Cüneyd-i Bağdadî’nin başını çektiği bir de sahv ehli vardır.13 Şimdi bu yolun temsilcileri ve düşüncelerine bir göz atalım.

Cüneyd-i Bağdadî Önderliğinde Sahv Ehli ve Özellikleri 

Vecd, melâmet, ma’rifet ve tevhid söylemleriyle sekr meşrepli olduklarını belirten Bâyezîd-i Bistamî ve yolunda gidenlere karşı temkin ve sahv/kendine hâkim olma yolunu benimsediklerini belirten Cüneyd-i Bağdadî14 ve taraftarlarından bahsetmemiz mümkündür.15 Meşreplerine göre şekillenen düşünce sistemlerini incelediğimizde hiçbir kayıtla kayıtlanamayan coşkun sekr hâlini benimseyen Bâyezîd-i Bistâmî ve taraftarlarıyla temkin, dikkat ve şuurla şekillenen sahvı benimseyen Cüneyd-i Bağdâdî ve yolundan gidenleri müşahede ederiz. Bâyezîd ve yolundan gidenlerin yukarıda zikredilen işleyişlerine mukabil, Cüneyd ve taraftarları ‘az yeme, az uyuma, az konuşma, inzivâ, sürekli abdestli bulunma, kalbi mâsivâ ile meşgûl etmeme, sürekli zikir ve kalbi şeyhe raptetme’ şeklindeki ilkelerini sıralamışlardır. Haririzade, bu ilkelere ‘Cüneyd’in Esasları’ denildiğini nakletmiştir.16 Tasavvuf târihinde birçok sûfî Cüneydî meşrep olduklarını açıkça dile getirmişlerdir. Onlardan birkaç tânesini şu şekilde zikredebiliriz: ‘Ahmed b. Muhammed eş Şekkai, Muhammed b. HasanHutte, Ebü’I- Kasım el-Cürcani, Ebu Osman el-Mağribi, Ebu Ali el-Katib ve Ebu Ali er-Rüzbari.’ Necmeddin-i Kübra, Cüneyd’in yolunu ‘Tarîk-ı Ebrar’, Tayfuriyye yolunu ise ‘Tarîk-ı Şüttar’ şeklinde isimlendirmiştir.17

Cüneyd-i Bağdadî ile Bâyezîd-i Bistâmî’nin düşünce ve işleyişteki farkını net bir şekilde göz önüne seren şu örneği zikretmenin yerinde olacağı kanaatindeyiz:

Hüseyin b. Mansur Hallac, galebe hâlindeyken şeyhi Amr b. Osman’dan uzaklaşarak Cüneyd’e geldi. Cüneyd ona, ‘Niçin geldin?’ dedi. ‘Şeyh ile sohbet etmek için’ dedi. Cüneyd, ‘Biz mecnun olanlarla sohbet etmeyiz. Çünkü sohbet için sıhhat lazım. Şâyet sohbetimde bulunma imkânına kavuşursan bana da Sehl b. Tüsteri ve Amr’a karşı davrandığın gibi davranırsın’ dedi. Hallac, ‘Ey şeyh, sahv ve sekr kulun iki sıfatıdır. Vasıfları fânî olana kadar kul Rabbinden sürekli olarak mahcuptur’ dedi. Bunun üzerine Cüneyd, ‘Ey Hallac, sahv ve sekr konusunda hatâ ettin. Çünkü sahv Hakk ile berâber olan kulun hâlinin sıhhatinden ibârettir ve bunda da ihtilaf yoktur. Sekr ise şevkin son haddine ulaşmasından ve mahabbetin azamî derecede olmasından ibârettir. Sahv ve sekrden hiçbiri kulun sıfatı ve halkın iktibâsı dâiresine girmez. Ey Hallac, ben senin sözünde birçok fuzûlî şeyler, ma’nâsız ifâde ve tâbirler görüyorum. En iyi bilen O’dur.18

Bu örnek, her iki yolu benimseyenlerin de eleştiriye ve diyaloğa açık olduklarını gösteren önemli bir örnektir. Bu örnekle, sûfîlerin de içlerinde birbirlerini eleştirdiklerine ve gidişatlarını beğenmediklerine şâhit olmaktayız. Ayrıca, her iki tarafın da düşünce, söylem ve eylemlerini birbirlerine izah etmeye çalışmaları ve farklı meşreplerle hareket ettiklerini medenî bir şekilde ifâde etmeleri dikkat çekicidir.

Mânevî sarhoşluğu ifâde eden sekr ve temkini hâlini ifâde sahv konusunu genel olarak değerlendirdiğimizde sûfîlerin her iki hâli de kat edilmesi gereken aşamalar olarak gördüklerini söyleyebiliriz. Sûfîlerin, sâlikin meşrebi yâni kâbiliyetine göre hangi yolu seçerse seçsin Kur’ân ve Sünnet’in verilerinden ayrılmadan seyrini tamamlamaya gayret göstermesi gerektiğinden bahsettiklerini ifâde edebiliriz. Bu tavırlarıyla onlar, bireyin/sâlikin kâbiliyetine/meşrebine göre bir yol benimseyerek üstâdının kontrolünde yol alması gerektiği konusunun altını çizdikleri tesbîtinde bulunabiliriz. Bu da sûfîlerin bireyin/sâlikin psikolojik hâlini dikkate alarak onu terbiye etme anlayışlarının bir göstergesi niteliğindedir. 

Sûfî düşüncede sekr ve sahv halleri sâlikin üstâdının tâlimatları ve gösterdiği usûllerle/yöntemlerle sâlike faydalı hâle gelebilecek süreçleri ifâde etmektedirler. Sûfîlere göre riyâzet, vahdet veya Cüneyd’in dile getirdiği sekiz şarta riâyet ederek olsun seyrini/yolculuğunu gerçekleştiren sâlik, şerîata olan hassâsiyetini korumalı, böylece aşk ve vuslatın güvenli limanına gönlünü yaklaştırmalıdır.

Abdullah Sivaslı (Kasım 2016)

Dipnotlar:

1 Ahmed Kuddûsî, Divan, s.87.
2 İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, c.II, ss.170-171; Cürcânî, Ta’rifat, s.81; İsfehânî, Müfredât, ss.650-651.
3 Kelâbâzî, Taarruf, s.116-117; Serrac, Lüm’a, s.333-334; Sülemî, Tis’atü’l-Kütüb, s.32-33; Kuşeyrî, Risâle, s.71; Sühreverdî, Avarifü’l-Maarif, s.656; Altıntaş, Tasavvuf Tarihi, s.132. Sûfîler, ‘Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa bayılarak yere yığıldı’ (Arafa7/143) ayeti sekr halinde işaret etmektedir. Onlara göre, Musa (a.s) sekr halinin tesiriyle kendinden geçmiş ve bayılmıştır. Abdullah Kartal, ‘Sekr’, İA, c. XXXVI, s.334.
4 Anahatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatler, Ensar Yay., İstanbul 2012, s. 314.
5 İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, c.XIV, s.453; Asım Efendi, Kâmus, c.IV, s.1038.
6 Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s.613-614.
7 Serrac, Lüm’a, s.333-334; Kelâbâzî, Taarruf, s. 117; Kuşeyrî, Risâle, s.71; Sühreverdî, Avarifü’l-Maarif, s.656.
8 Hucvirî, Keşfü’l-Mahcûb, s.301; Ankaravî, Minhâcu’l-Fukarâ, s.344; Osman Türer, Ana Hatlarıyla Tasavvuf Tarihi, s.84-85; Mustafa Kara, Dervişin Hayatı Sûfînin Kelâmı, Dergah Yay., İstanbul 2005, s.40.
9 İran’ın Horasan eyaletinde bulunan Bistam kasabasında doğmuştur. Künyesi, Ebû Yezîd’dir. İsmi Tayfûr, babasının adı Îsâ’dır. Kabri yine Bistam’da bulunmaktadır. Çocukluğunun çoğunu evde ve camiide tek başına geçirmekteydi. Yalnız bir yaşantısı olmasına rağmen evine sık sık sûfîlik üzerinde tartışmak maksadıyla ziyaretçileri kabul etmekteydi. Allah ile baş başa kalmak amacıyla tüm dünyevî arzularını terk etmiş Melamî ve Kalenderî bir şekilde zühd hayatı sürdürmekteydi. Bâyezid, pek çok üstattan faydalanmıştır. Ancak bunlardan en önemlisi Ebû Ali Sindî’dir. Tasavvuf ilmi ile ilgili pek çok şeyi Ebû Ali Sindî’den öğrendiğini söyleyen Bistâmî, üstadından, ağırlıklı olarak, tevhîd ve hakikatlerine dair dersler almıştır. Ebû Ali de Bâyezîd’den fıkhî bilgiler öğrenmiştir. Bâyezîd’in vefatı ile ilgili olarak ise üzerinde ittifak edilen bir tarih mevcut değildir. Kaynaklar iki tarih üzerinde ağırlıklı olarak durur. Örneğin Sülemî, Bâyezîd’in vefat tarihi olarak hem 234/848 hem de 261/875 yıllarını duyduğunu aktarmış ve bu tarihler arasında herhangi bir seçim yapmamıştır. Camî (ö. 892/1492) de her iki tarihi aktarmış ve 261/875 yılının daha doğru olduğunu söylemiştir. Abdurrahman Câmî, Nefehâtü’l-Üns (Evliya Menkıbeleri), Çev. Lâmiî Çelebi, Haz. Süleyman Uludağ- Mustafa Kara, Marifet Yay., İstanbul 2005, s. 182; Süleyman Uludağ, ‘Bayezid-i Bistami’, İA, c.V, s.238-241; Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, İstanbul 1997, s. 82.
10 Uludağ, ‘Bâyezîd-i Bistâmî’, 239-241.
11 Muhammed Hilmi Efendi (Darendeli Hoca), Mizanü’ş-Şeriat Burhanü’t-Tarikat, İstanbul 1995, s.105.
12 Psikolojik açıdan sekr haline bakış için bkz., Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, TDV Yay., Ankara 1993, s.326.
13 Heyet, Tasavvuf Tarihi, Bakü İslam Üniversitesi Yay., Bakü 2011, s.189-190.
14 Bağdat’ta dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi bilinmemektedir. Seri as-Sakati, Hâris al-Muhasibi, Ebu Hamza al-Bağdâdî, Muhammed b. Ali al-Kassâb gibi ileri gelen mutasavvıfların sohbetlerinde bulundu. ‘Kim sülûkten, önce Kur’an’ı ezberlemez, hadis yazmaz ve fıkıh öğrenmezse ona iktida etmek caiz olmaz’ diyen Cüneyd-i Bağdâdî, mutasavvıfların imamı ve sözcüsü kabul edilmiştir. 298/915’te vefat etmiştir. Süleyman Ateş, Cüneyd-i Bağdâdî Hayatı Eserleri ve Mektupları, Sönmez Neşriyat, İstanbul 1969, s.83 vd.
15 Mehmet Necmettin Bardakçı, ‘İbnü’l-Arabî Öncesi Endülüs’te Tasavvuf’, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnü’l-Arabî Özel Sayısı-2), yıl: 10 [2009], sayı: 23, s.334-335.
16 Süleyman Uludağ, ‘Cüneydiyye’, İA, c. VIII, s.125.
17 Uludağ, ‘Cüneydiyye’, s.125.
18 Hucvirî, Keşfü’l-Mahcûb, s.300.

Ayrıca kontrol et

Esmâ’da Esrâr / Alemdar

Her şeyin Hâlık’ı, yaratan ve yaşatanı Mevlâ-i Müteâldir. O’ndan geldik O’na döneceğiz. Rûhundan ruh üflemesiyle …